Site icon Kitaptan Sanattan

Yelda Kırçuval: ‘Aman boş ver’ mantığı, gelişimin en ölümcül hastalığıdır!

YELDA KIRÇUVAL

Yelda Kırçuval:
‘Aman boş ver’ mantığı, gelişimin en ölümcül hastalığıdır!

On parmağında on marifet… Haberci, televizyon programcısı, moderatör, yazar, eğitmen… Bu saydıklarımı bir arada yaparak adından her zaman söz ettiren Yelda Kırçuval ile medyayı, romanını, yaptığı ilkleri, kitaplarını, hayatı konuştuk.

Söyleşi: MELİKE BİRGÖLGE

TRT’de aldığım diksiyon, fonetik, artikülasyon eğitimiyle başlayıp bugüne uzanan bir meslek hayatım var. On beş yıl haber spikeri olarak pek çok özel televizyon kanalında habercilik alanında görev yapıp sonra program departmanına geçerek televizyonda programcı kimliğimle meslek hayatımı pek çok özel televizyon kanalında devam ettirdim. Haberci, programcı kimliğimle sonrasında da üç kitap yazdım. Ayrıca Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi Sinema-TV Bölüm Başkanlığı görevini yürütmekteyim.

Çok yönlü olmanın artılarını televizyonda program yaparken, kitap yazarken, okulda öğrencilerime ders anlatırken, ikili ilişkilerimde sorun çözücü iletişim kurarken, konuşmacı olarak sahnede yerimi alırken kısacası üretirken hep bana kolaylık sağladı. Her başlık birbirini besleyen alanlar. Doğal olarak beni de doyuran ve bakış açımı çok yönlü kılan alanlar.

MEDYA BİR İLLÜZYON!

Çok uzun bir karşılığı var ama en özeti şöyle; medya bir illüzyondur ve bunu bilerek yorumladığınızda doğru bilinen yanlışların hangi temellerle bu noktaya geldiğini daha anlaşılır kılıyor.

ALDIĞINI VERME MEZİYETİ, YAŞAM FELSEFEM!

Aslında yaptığım her şey sonrasında yapacaklarıma yol açtı. Zincirleme bir akış ve bu akışın yönetmeni de benim. Eğitimci kimliğimin temellerini de aslında habercilik yıllarımda zaten atmıştım. Aldığını verebilme meziyeti her zaman yaşam felsefem olmuştur.

YANLIŞIN ESİRİ OLMANIN SEBEBİ KARAKTER AŞINMASIDIR!

Çünkü korkularımızın esiriyiz. Sistemin dayattığı ‘en’ olma duygusu bizi kendimizden gün geçtikçe uzaklaştırdı ve uzaklaştırmaya da devam ediyor. Yanlışın esiri olmanın en önemli sebebi karakter aşınmasıdır. İşte o ‘en başarılı, en güzel, en mutlu, en sevilen, en paralı, en dikkat çeken… vb.’ suni ‘en’lerin esiri olduk vesselam… Buna sebep olan da dijital dünyayı doğru okuyamamamız, doğru algılayamamamız, esiri olmamız diyebilirim.

 

YARAMIZI SARMASINI İSTEDİĞİMİZ, EN ÇOK CANIMIZI YAKAN EN SEVDİKLERİMİZ OLMAZ MI HEP?

Kendine yetememe hâli. Bir insan kendini çözemezse duygularını ve karakterini besleyen asıl kaynağa ulaşamazsa hep bir kurtarıcı arar durur. Ve o kurtarıcı da hep yanlış limandadır. Demiri de o yanlış limana attık mı yandık. Ki hep yaramızı sarmasını istediğimiz en çok canımızı yakan en sevdiklerimiz olmaz mı? Kısacası insanı insan acıtıyor en çok da en sevilenden geliyor bu acı. Ne yazık ki bu paradoksla yaşamaya mahkûm insanlık.

SEVGİ AÇLIĞIYLA GELİŞEN BİR BİREY, SEVGİYİ EĞRETİ YORUMLAR!

Şimdi şöyle bir insan kendi canını acıtıyorsa ya da buna izin veriyorsa tamamlanmamış bir kişiliktir. Sevgi eksikliği en temel sorun olarak karşımıza çıkar. Sevgi açlığıyla gelişen bir birey sevgiyi eğreti yorumlar. Bu eğreti hal, değersizlik duygusuna karşılık gelir. Kişi sevilmediğine kanaat getirip bu iliklerine kadar işlediyse zaten kendini değerli de göremez. Değersiz hissedenin kendi acısına seyirci kalması da malum sondur.

Çünkü o acı onun bir parçası artık. Kendi oluşturduğu, beslediği büyüttüğü, emek verdiği, kendini feda ettiği acısından neden kopmak istesin? Ona göre o bir acı değil yaşam biçimi, besin kaynağı. Hatta aldığı nefes kadar bütünleşen bir parça. Acıyı sevip, koruyup kollayan birinin bunun aksini idrak etmesini beklemek pek de gerçek olmaz. Ta ki kendisi görmek isteyecek bir kopuş yaşayana kadar…

Farkında değildir küstahlaştığının. Vicdan temizliği ve toplumsal kaygılar da diyebiliriz. Aslında kendisinde var olan tüm eksiklikleri başkasına acıyarak kendince insani bir görüntü verdiğini zanneder. Oysaki samimiyetsiz acıma duygusu elbette küstahlıktır. Bu yüzden böyleleri için acımak onların en küstah halidir.

‘Ben’ duygusuyla hayatını yöneten, yürütenler kendisi dışındakilere oklar çevrilirse en büyük açıkları çıkacağı için asla taviz vermezler. Kazara o tavizi verdikleri an; ne kadar göründüklerinin aksi az gelişmiş kimlikler oldukları açığa çıkacaktır. Oysaki ‘ben’ duygusundan ‘biz’ duygusuna geçebilseler Warhol’un da dediği gibi bu yarıştan kurtulup gerçek mutluluğa erişecekler.

Warhol’un insanların mutsuzluklarını yorumlarken anlamlandıramamasını ben de yıllardır düşünenlerdenim. Kendim de mutsuz olduğum an sonrasında; ‘Ne oldu şimdi Yelda? Üzüldün, mutsuz oldun ama hâlâ nefes alıyorsun. Yani yaşıyorsun. Bundan daha önemli ne olabilir. Geç git artık şu olaydan. Üzülme.’ dediğim çok olur. Warhol’un bakış açısı bana de bir şeyi gösterdi; ‘Zaman geçiyor geçmesine de sen o zamandan nasıl geçiyorsun?’ sorusunun yanıtında gizli bu sorunuzun yanıtı. Hadi şimdi iş düşünün; geçen günlerden siz nasıl geçiyorsunuz? Mesela salı gününden, çarşamba, perşembe… Pazar… Nasıl geçiyorsunuz bir bakın. Bu da benden size gelsin. Bence bir düşünün. Yanıtı sizde.

KENDİN DIŞINDA DEĞER BİÇTİKLERİN SENİ BİR GÜN GELİR EN DEĞERSİZ HÂLE GETİRİR!

Asla çare olmaz. Daha çok batağa sokar insanı. Ya anlamaz, ya da anlamamazlıktan gelir. Bir insan kendini başkaları üzerinden değerli kılmaya çalışıyorsa tehlike çanları çalıyor demektir. Seni değerli kılan kendin dışında değer biçtiklerin seni bir gün gelir en değersiz hâle getirir. Kullanılan bir değer mi değerini kendi varlık sebebinden alan bir değer mi? Arayışı başkalarında aramak yerine kendinde; sana en gerçek değeri verecek olan bizzat kendinde aramalısın.

Hala sorguluyorum desem. Anlamak gerçekten zor. Kuramsal yaklaşımla şunu söyleyebilirim; tüketim malzemesi olarak kabul görüş ne yazık ki!

Kompleksin esiri oldukları için… Eğer kendi duygularına dönerlerse onlar için bir kayıp olacağına inandıkları için.

MEDENİ İNSAN; HER ŞEYİ FÜTURSUZCA YAPAN, ÖZGÜR, ADAPSIZ İNSAN DEMEK DEĞİLDİR!

Aslında bu sorunuza biraz toplumsal bakmayı tercih ederim. Burada medeni insan tanımını irdeleyerek; medeniyetle adapsızlığın karıştırılması en temel etkenlerden… Medeni insan her şeyi fütursuzca yapan, özgür, adapsız insan demek değildir. Sanki böyle olduğunuzda toplumlar medenileşir algısından kurtulmak gerekir kanımca. Medeni insan adaplı, insan gibi yaşayan yani toplumsal değerlerine sahip çıkan, ahlak anlayışı olan insandır. Kısacası modernlik ve medeniyet algısının bireysel algısının üzerinden itinayla geçmek gerekir.

Aşk ebediyettir. Değişmez, dönüşmez.

SİSTEMİN DİŞLİLERİ OLAN İNSANLIK, DİJİTAL DÜNYANIN DA TÜKETENİN ÜRETİCİSİ!

Bu gidişle zor desem… Sistemin dişlileri olan insanlık, dijital dünyanın da tüketenin üreticisi olarak yerini çoktan aldı bile. Bir umut o ki görme biçimini değiştirebilme. Ama bu gayreti gösterecek bir insanlık için bireysel çaba gerekli. Bunun için de doğru medya okuryazarlığı… Medyayı doğru okumak çıkış yolu olabilir.

 Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi’nde Sinema-TV Bölüm Başkanlığını yürütüyorum ve yetenekli öğrencilerimin hayallerine kayıtsız kalmamak adına elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Lâkin gücümün yetmediği noktada ‘Daha ne yapabilirim?’ sorusu, kitabımın geliriyle sanata katkı sağlamayı bir borç biliyorum. Çocuklarımız ve gençlerimizin ülkemizi bir adım daha öteye götüreceği gerçeği aslında bireysel çabaları kitlesel kalabalığa çevirmede olumlu karşılık bulacaktır. Umut ediyorum hiçbir hayal karşılıksız kalmaz. Hepimiz taşın altına elimizi koyarsak aydınlık yarınlar bizimle olacaktır.

Elbette dijitalleşen dünyamızın sosyolojik ve psikolojik yansıması… Değişen, dönüşen dünyaya en sağlam öngörüsüyle ışık tutan Andy Warhol’un hayatı,eserleri günümüzü yorumlarken tam da ihtiyacım olan önermeleriyle kayıtsız kalamamama neden oldu ve okuyucumla buluşturdum.

ANDY WARHOL, YAPAYLIĞA KARŞI OLMANIN YANI SIRA SOSYAL MEDYANIN ASOSYAL KİMLİKLERİ GERÇEĞİYLE DE YÜZLEŞTİRİR!

Beni en çok etkileyenlerden sizin de bahsettiğiniz ‘Sleep’ filminde uyuyan bir insanı kesintisiz çekmesi… ‘Neden sinemada kurguya karşıydı? Neden uyuyan biri?’ gibi pek çok soruya yanıt ararken aslında insanın doğasını bozan pek çok şeye karşı oluşunu anlatma şekli beni ciddi etkiledi. Warhol, ‘Eğer bir sinema filmi çekiyorsanız ve doğal akışı yansıtmak istiyorsanız asla kurgu yapmamalısınız’ der. Ve bir insanın en doğal halinin de uyurken olduğunu söylerken, aslında sonrasında resim sergisine girenlerin neden kendilerini bir süpermarkette gibi hissettiklerinin ince bağlantısıyla karşılaştım. Andy Warhol her türlü yapaylığa karşı olmaya ek olarak tüketim dünyasının kaçınılmaz bir gerçeğiyle yüzleştirir; sosyal medyanın asosyal kimlikleri… Üstelik 1960’larda bu öngörüye sahip. Nasıl ilham alınmaz Andy Warhol’dan değil mi ama?

Hızlı tüketim dünyasının dijital kurbanları… Artık değişimi sağlamak gerektiğini idrak edip özüne, içlerine dönüp kendilerine nasıl bakmaları ve çoklu kişisel bozukluklarıyla nasıl baş etmeleri gerektiğini dahi irdeleyemeyen bir dünya. Üstelik bu perdeyi bizler kendi irademizle ve ısrarla indiriyoruz desem…

‘AMAN BOŞ VER’ MANTIĞI, GELİŞİMİN EN ÖLÜMCÜL HASTALIĞIDIR!

Sıradanlığın dışında dünyayı takip etmek. Dünyada olan bir şeydi yazarların kitaplarına teaser çekmek. Ben de ‘Hemen yapmalıyım’ dedim. Üstelik bize dayatılan ‘Aman boş ver, ne gerek var’ sığlığındaki algıya kulak tıkayarak. Dijital çağın hızına yetişmek için bahaneler üretmek bizi lokomotifin gerisinde bırakır ki, bu söylem gelişimin en ölümcül hastalığıdır. Bu yüzden kitabıma teaser çekip meslektaşlarıma da öncü olacağımı düşündüm. Fark yaratmayı ve risk almayı severim. Elbette güzel geri dönüşler aldım ama anlayamayanlar da olmadı değil hani.

Bir iletişimci olarak bu belgesel fikrinin temellerini mesleğimde yirmi yılı devirdikten sonra dijital dünyaya geçişle hemen kolları sıvamama sebep oldu. Yeni medya düzenini önce kaleme sonra da bir belgeselle izleyiciyle buluşturma hali de bugünlerde yaşadığım tatlı heyecanlardan.

TERS AÇILARI SEVERİM, DÜZ OLANI DAHA DA BELİRGİNLEŞTİRİR!

Ayrıca eş zamanlı yazdığım iki kitap ve uzun zamandır üzerine çalıştığım televizyon programı… Ters açıları severim, düz olanı daha da belirginleştirir. Hayat akıp giderken bize düşen de geriye bıraktıklarınla an’a en manidarından notlar düşmek…

 

Gülseren Budayıcıoğlu: ‘Gerçek Hikâyeleri Anlatmak Gizliliği Asla Zedelemedi’

Exit mobile version