İstanbul’un ruhuna dokunan yazar: ‘MARIO LEVI’

Sadece Yunus Nadi Roman Ödülü‘nü aldığı “İstanbul Bir Masaldı” romanı ile değil daha pek çok kitabı ile İstanbul semtlerini insan-yaşam öyküleriyle anlatarak edebiyat dünyasında ustalığını konuşturan Mario Levi ile samimi bir söyleşi gerçekleştirdik. İstanbul’un ruhuna dokunan romanlarında olduğu gibi bu söyleşide de hem kendi yaşamınızdan hem de ‘öteki’ olanı anlamak adına bir şeyler bulacağınız bu söyleşiyi zevkle okuyacaksınız.

Söyleşi: Pınar Küçükyıldırım

  • Seni İstanbul aşığı bir yazar olarak tanımlamam kuşkusuz hata olmaz. Genellikle romanlarında okuru hep İstanbul’un bazı semtlerinde belli dönemlerin ruhuna temas ettiriyorsun. Peki İstanbul’da en sevdiğin, sana en ilham veren semt neresi?

Bu çok yerlere gidebilecek, farklı soruları da doğurabilecek bir soru ama çok lafı uzatmadan söyleyeyim; benim için tabii ki Kadıköy, Kadıköy’ün merkezi, çarşısı ve çevresi. Yeldeğirmeni ve Moda… Kadıköy dendiğinde ilçeye bağlı Caddebostan, Erenköy ve Suadiye’nin de bende çok ayrı yeri var.

Bunun dışında gönül bağım olan diğer yer de Şişli. Şişli, Osmanbey, Kurtuluş, Feriköy, Pangaltı, Maçka, Teşvikiye’yi aslında İstanbul’da bir ada olarak düşün. Her yerinde işlediğim anılar var. Bağlar sadece fiziksel güzellikleriyle değil aslında hatıralarla ilgilidir. Bu açıdan bakınca Eminönü’nün çağrışımları da bende çok farklıdır. Bahçekapı, Mısır Çarşısı, Cağaloğlu, Babıali Yokuşu… Hepsinde hafızama kazınmış anılarım var.

  • Peki mesela ilk akla gelen Galata, Haliç veya Beyoğlu hakkında düşüncelerin?

İstanbul’u çok bilmeyenler için ilk akla gelenlerdir ama bana ilham veren yerler yaşanmışlıklarımın olduğu yerler.

‘EDEBİYATIN REKLAM ARACINA DÖNÜŞMÜŞ OLMASI BENİ EDEBİYATTAN UZAKLAŞTIRIYOR.’

  • Reklam evi metin yazarlığı yaptın. Pazarlama dünyasının takibinde olan Mediacat dergisinde köşe yazarıydın. Şu anda da özel bir üniversitede iletişim bölümü reklam ve tüketici davranışları öğretim üyesi olarak çalışıyorsun. Pazarlama ve reklam dünyasının da içinde bulunmuş biri olarak edebiyatta son dönemdeki yoğun PR faaliyetlerine (halkla ilişkiler ve reklama) bakış açın nedir?

Açıkçası cesaret kırıcı ve rahatsız edici buluyorum. Hatta zaman zaman öfkeye kapılıyorum. Daha açık söyleyeyim, içimden kusmak geliyor. Edebiyatın da reklamın aracına dönüşmüş olması beni de edebiyattan uzaklaştırıyor.

‘Çok satan kitap kötüdür’ fikrine asla katılmıyorum. Aralarında çok iyi kitaplar da var. Az satan kitap da kötü değildir. Ancak edebiyatın içinde değerlendirilen bir kitabın çok satmasının bir başarı ölçüsü olarak görülmesine itirazım var.

Birileri çıkıp ben çok satan bir roman yazmak, meşhur olmak ve çok para kazanmak istiyorum, diyebilir. Buna hiçbir itirazım yok. Başarırsa da tebrik ederim. Ancak edebiyat başka bir konu… ‘Ben en iyisi bu konuda bir kitap çıkarayım ve parsayı toplayayım’ demenin yazarlık ve edebiyatla ilgisi yoktur, ki bunu aslında benim diyen, yazar olarak bilinen birçok yazar yaptı.

İnandığını yazmaya çok değer veriyorum. Önemli olan birilerine değmek, o inanç mutlaka başkalarına geçer.

  • Son dönemde parayı bastıranın kitap yazması, biraz da reklamla pompalayarak ‘yazar’ ünvanı kazanması hakkında ne düşünüyorsun? Edebiyatın gittikçe para kazanma üzerine bir sektör olarak perçinlenmesi sence edebiyata zarar veriyor mu? 

Edebiyata zarar verecek olan yazılmış ve basılmış kitabın niteliksizliğidir. Tanıdıklarım arasında çok iyi kitabı olmasına rağmen yayınevleri tarafından içten içe çok satmaz düşüncesiyle, kibarca, ‘çizgilerine’ uygun olmadığı söylenerek kitabı basılmayan yazarlar da var. Ben bu yüzden nitelikli kitabın parayla basılmasına karşı değilim. İdeali nedir dersen yayınevinin eski usül basması bence de. Yazı atölyelerimdeki öğrencilerimden ikişer üçer kitap çıkaranlar oldu. Kimi para ile bastırdı. Kimi parasız. 1980’li yıllarda böyle bir imkân yoktu, tek tük dedikodu kıvamında duyuyorduk bunları…

Şimdi bir de gözlemlediğim değişik bir durum var, editörlük mesleği şekil değiştirdi. Yazı atölyelerime gelen bazı öğrencilerime şunu diyorum: ‘Daha sen -de -da nerede ve ne zaman ayrı yazılır bilmiyorsun, nasıl yazar olacaksın? ‘Efendim, editör düzeltir’ diyorlar. Oysa editörlük bu değil. Editör kitaptaki olağandışı hataları yakalar.

Bir sürü ilginç ve komik editör anım var. Mesela bir romanımda kadın karakter istemediği bir hamilelik yaşıyor, geç fark ediyor, doktora gidiyor. Doktor ona diyor ki alamayız bu çocuğu, sen 10 aylık hamilesin! Böyle yazmışım mesela! Kitap öyle çıksa rezil olmuştum! Editör işte aslında bunları düzeltiyor! Senin Türkçe’ni, gramer hatalarını değil! Yazar olmaya kalkmadan önce dili iyi bilip kullanacaksın.

  • Bir röportajında ‘roman burjuvazi ürünüdür’ demişsin, konu kısa geçilmiş… Biraz bu konuyu açıklar mısın? Roman, neden burjuvazi ürünü olsun ki?  

Roman en yeni tür edebiyat tarihinde. Diğer türlerden çok daha sonra gelişmiş. Çağdaş anlamda ilk roman diyebileceğimiz Don Kişot’un ilk cildi 1605 yılında, ikinci cildi 1615 yılında yayınlandı. Dolayısıyla 17. Yüzyıl’ın başları. Daha sonra sömürgecilik, İngiltere’de Sanayi Devrimi, ardından Fransız İhtilali derken burjuvazi ve paranın gücüyle her şeyi satın alabilenler tarih sahnesinde yerini aldı. Fakat bu burjuvazinin kendini eğitmesi de gerekti. Bu sadece eve en güzel eşya veya tabloların alınmasıyla olmayacaktı. Ezelden beri de hikayeler dinlemesine ihtiyacı vardı insanın. Klasikler de 19. Yüzyıl’da yazıldı.

Edebiyat aynı zamanda birçok sorununu halletmiş olanların merakı. Evet, vakti zamanında toplumcu gerçekçi edebiyat bir zamanlar bunun tersini savundu. Bir ara proletaryayı tırnak içinde ‘eğitmeli’, ‘bilinçlendirmeli’’ diye düşünerek de edebi eserler yazılmalı dendi. Edebiyat tarihine bakıldığında bunun böyle olmadığı görülüyor.

Çocuklarına geçtim yeterli eğitimi vermeyi, yeterli beslenmeyi sağlamayan bir ailenin edebiyatı düşünmesini beklememeliyiz. Maalesef bunu da saygıyla karşılıyorum. Şüphesiz öyle bir koşulda olup da bir hırsı olan, yazmayı edebiyatı bir değer olarak görebilenler de olabilir, bu başka. Ancak oturup çocuğuna et alamayan birinin kitapçıdan kitap almasını bekleyemeyiz. Bu durum o insanların duyarsız veya cahil olduğunu göstermez. Bu durumda ve koşullarda daha önemli başka bir ihtiyaç var.

  • Bundan 10 küsur yıl önce bana yazmak için ana kural, ‘sana bakan tüm gözleri gökdelenden aşağıya atmak ve kendinle bile yüzleşecek kadar cesur olmaktır’ demiştin…

Ne kadar güzel bunu unutmamış olman…

  • Daha önce hiç seni tanıyan ve dikkatli bir okurundan ‘Mario, aslında sen burada kendini anlatmışsın’ yorumu geldi mi? Ne hissettin? Yazara böyle bir yorum geldiğinde ‘yakalanma hissi’ne kapılıyor mu? 

 Hayır, hiç kapılmadım.

  • ‘Bu karakter sen misin’ diyen olmadı mı?

Oldu, çok oldu. Bunun sorulmasından da rahatsız değilim. Bugüne kadar 14 kitap yayınladım ve yayınlanacak 3 kitabım daha var. Aslında hepsinde kendimi anlattım!

Bunu biraz açayım… Yaşadığım aşkları da, ergenlik sorunlarımı da, ailemle sorunlarımı da anlattım. Ama her zaman gerçekten yaşadığım, başımdan geçmiş bir olay veya ilişkiden bahsetmiyorum. Aslında hayatında karşına çıkmamış olan bir insanı roman kahramanı yapıp anlatabilirsin… Mesela ben hayatımda deniz subayı iken yaşadığı aşk yüzünden kovulan birini tanımadım ama böyle bir adamı anlattım. Çünkü ona benzer insanlar çok çıktı hayatımda ve bunlar da benim kendimi anlatmama dahil. Anlattığım tüm kahramanlar, hayali veya gerçek, yaşanmış veya yaşanmamış benim süzgecimden geçmiş olanlardır.

Sorunla bağlantılı olarak bir anım var. ‘Lunapark Kapandı’ romanı birçok insanın hayatında derin izler bıraktı ve yorum yapanların çoğunluğu da kadındı. ‘İnci ile büyük bağ kurdum ve ağladım bile, teşekkür ederim’ diyenler oldu. Oysa roman ne anlatıyordu? 40’lı yaşlarının ortalarında reklam yazarlığından çok sıkılmış, aslında sadece işinden değil, hayatından da sıkılmış, evliliğinden de sıkılmış bir adam… 30’lu yaşlarında bir kadınla karşılaşıyor ve bir tutku ilişkisi yaşıyor.

  • E, bu sensin sanki?

Evet, özetle Lunapark Kapandı romanımın konusu bu… Roman çıktı ve üstelik bu karakteri de ‘ben’ kişisiyle anlatmıştım. Röportajlar yapılırken, genellikle ‘bu otobiyografik bir roman mı’ diye kibarca, jargonuna uygun sorulan tüm sorulara yuvarlak yazar lafları ettim.

Sonra bir kız geldi. Soruyu doğrudan sordu. ‘Siz bunu yaşadınız mı?’ dedi. Yine ben yuvarlak laflar ederken, durdurdu ve direndi.

‘Hayır, benim sorum, siz bunu yaşadınız mı?’ dedi. Ben de ‘Tamam, sana şimdi bir cevap vereceğim ve bunu yayınlayacaksın’ dedim. ‘Tamam’ dedi. Ben de cevap verdim: ‘Yaşadım, sana ne?’

Sonuç olarak röportajında soruyu da bu cevabımı da yayınlamadı. Nedenini de hala bilmiyorum.

‘BURADAKİ İNCE SINIR YAZARIN PEDOFİLİYİ ANLATIRKEN ÖVMESİDİR.’

  • Abdullah Şevki’nin Zümrüt Apartmanı kitabı hakkında çıkan son haberlere istinaden bir sorum olacak. Sence edebiyat ne derece özgür olmalıdır?

Edebiyatta pedofili her zaman olmuştur, bu yeni bir konu değil. Çok eski metinlerde de pedofili görüyoruz. 7., 8. Yüzyıldaki metinlerde bile bu var. Pedofiliyi ‘iğrenç’ buluyorum. Bu sıfatı, ‘iğrenç’ sıfatını çok zor kullanırım ama bu noktada çok rahat kullanıyorum. ‘İğrenç’. Ancak metin edebi bir metinse ben eleştirmem bunu. Önemli olan metnin edebi değeridir. Örneğin Marquis de Sade sapıktır, sadizmle bilinir ama aynı zamanda çok değerli bir yazardır. Buradaki ince sınır yazarın pedofiliyi anlatırken övmesidir. Övüyorsa bir sorun vardır.

  • Cümleleriyle övmüyor belki ama oradaki karakter bu durumdan ne kadar haz aldığından bahsediyor mesela. Bu sahnede pedofiliye eğilimi olan birçok okuru cezbedebilir aslında…

Açıkçası okumadan bir şey söyleyemem. Okumayı da düşünmüyorum. Bu ihtiyacı duymuyorum ama söylediğin doğru. Şu yönü de var; bu edebiyatın konusu değil ki! Benim çok sevdiğim bir Thomas Mann romanı var ve bunun Luchino Visconti tarafından çekilen çok muhteşem de bir film uyarlaması var. İsmi, ‘Venedik’te Ölüm’. Sinema tarihinin bence en güzel filmlerinden biridir. Hayatının çok zor döneminde olan ileri yaşlarda bir bestecinin kendini toparlamak için gittiği Venedik’te aşık olduğu 15-16 yaşlarında bir erkek çocuğuna olan aşkını anlatır. Film veya roman boyunca iki karakter aslında hiç konuşmazlar. Birçok insan bunu aşağılık bir pedofili olarak görebilir ama bu onların sorunudur. Çünkü burada anlatılan saf aşktır. Bunu anlamak için edebiyat tarihi ve Antik Yunan estetiğini de bilmek gerekir. Bu gibi tartışmalar geçer gider, bunlar edebiyat magazinidir.

  • Son kitabında okura hem Kadıköy sokaklarını teneffüs ettiriyorsun hem de üzerine durup uzun uzun düşünülecek hayata dair keskin cümle/tanımlamaların var. O cümleler karakterin ağzından, zihninden mi dökülüyor yoksa senin/ yazarın birikimiyle oluşan cümleler oluşturulan karakterlere mi yön veriyor?

Bunu nasıl karşılarsın, şaşırır mısın bilemiyorum ama aslında son romanımdaki karakterlerin hiçbiri gerçek değil.

‘SOKAKTA GÖRDÜĞÜM BİR İNSANIN TEK BİR GÖRÜNTÜSÜ VEYA BİRKAÇ LAFI BİR HİKAYE YARATMAMA YETEBİLİR.’

  • Kitap siyah-beyaz fotoğraflar içerince insan yaşayan/yaşamış karakterler sanabiliyor…

Bu bir algı meselesi. Okur oradaki Süreyya, Kelebek Taci, Şevki Bey’i nasıl görüyor, Kaya’yı nasıl görüyor? Eğer okur bu kahramanları gerçekten yaşamış ve bana ilham veren kahramanlar olarak görmeyi tercih ederse de bu beni mutlu eder. Ancak bu tamamen bir gözlem meselesi. Sokakta gördüğüm bir insanın tek bir görüntüsü veya birkaç lafı bile bir hikâye yaratmama yetebilir. Aslında ben karakter çıkışlı hikayelerden oluşmuş bir roman yazdım. Üzerine de okuduklarım, yaşam tecrübem, eski yazdıklarımın bana öğrettiklerinden yola çıkarak tasarladığım karakterin üzerine hikayelerini yazdım. Hikayelerini yazarken de gerisi kendiliğinden geliyor.

  • ‘İstanbul Bir Masaldı’, 1920’ler-1980’ler arasındaki İstanbul’u, ‘Karanlık Çökerken Neredeydiniz?’ 1970’li yıllara ait İstanbul’u, ‘Lunapark Kapandı’ 1990’lı yıllara ait bir İstanbul’u anlatıyordu.  ‘Bir Cuma Rüzgârı-Kadıköy’ romanındaysa ilk kez bugüne ait hikâyeler anlatıyorsun.  Güncel döneme ait bir roman yazmakla geçmişte yolculuk ettiren bir roman yazmak üzere ‘hazırlanmak’ arasında nasıl bir fark var?

Çok büyük fark var. Güncele dair yazmak daha kolay. Belki başka röportajlarda da okumuşsundur. ‘Bir Cuma Rüzgârı-Kadıköy’ aslında 7 ciltlik bir dizinin ilk kitabı. Hepsi de bugüne ait senin de vurguladığın gibi. İkinci kitap da, bir Şişlili olarak sana sürpriz olsun, Şişli olacak. Bugünün Şişli’sinde geçecek. Ancak bazı kahramanlar belli yaşa gelince geçmişin Şişli’sini de yaşıyor ve hatırlıyor olabilir. Ekim’de gelecek, kısmetse… Bugündeki geçmişteki izleri anlatırken okuru bazı sorular sormaya yöneltmek istiyorum. Aslında okuru soran bir okur olarak görmek istiyorum. Edebiyatın temel işlevlerinden birinin soru sormak olduğunu düşünüyorum.

  • Edebiyattan bu kadar bahsettikten sonra hazır seninle tekrar buluşma fırsatı yakalamışken başka merak ettiğim konular da var. Altmışlı yaşlarını sürerken tekrar baba oldun.  Çocukluğunu ‘uyumsuz ve mutsuz’ olarak tanımlayan biri olarak, iki yetişkin kız çocuğun varken 25 küsur yıl sonra 3. kez baba olmak, Masal’ı kucaklamak, onunla vakit geçirmek nasıl hissettiriyor?  

Masal şu anda benim ender ve çok az kalan hayat sevinçlerimden biri. Baba olmak her zaman için bende bir soru işaretiydi. Kızlarım Deniz ve Pınar için de öyleydi ama şu an onlar 30 yaşındalar.

  •  Masal aslında torunun da olabilirdi yani?

 Tabii ki öyle. Beni parkta görenler dedesi olduğumu düşünüyor ama ben gururla şöyle diyorum: ‘Hayır efendim, dedesi değilim, BEN BABASIYIM’
Laf aramızda, insanların yüzündeki o mahcubiyeti görmek de ayrıca beni mutlu ediyor.
Asıl soruna dönecek olursak, bence biz erkekleri kadınlar eğitir. Ben buna samimi olarak çok inanıyorum. Hayatımdaki kadınlara baktığımda, annem, babaannem, anneannem, sevgililerim, eşlerim ve en nihayetinde kızlarım….

  • 3 kız çocuğun olduğunu da düşününce kadınlar tarafından eğitilme sürecin oldukça verimli geçmiş gibi…

Evet ve yaşadığım bu deneyim çok keyifli. Ben sorunlu bir çocukluk yaşadığımı ne zaman açık açık söyleyebildim biliyor musun? Ancak bunu aşabildiğimde… Acılar canlıyken anlatamazsın, anlatması kolay değildir. Her ne kadar geçmişin izlerini taşıyor olsam da şimdi bunları iyi ki yaşamışım diyorum. Aksi takdirde ben yazar olamazdım. Bana çocukluğumda yapılanları onlara asla yapmıyorum ve yapmayı da düşünmüyorum.

  • Mutsuz çocukluk ardından çocuk yapma kararı, hem de 3 tane çocuk yapma cesareti nereden geliyor peki?

Açıkçası az önce dediğim gibi geçmişin izlerini elbette taşısam da o acıları aşmıştım.
Kaldı ki, bir ilişkiye girdiysen, adı evlilik, sevgililik ya da birliktelik olsun hiç fark etmez, aynı evde de yaşaman şart değil ama özetle yaşadığın şey, ‘aynı çatı altına girdiğin bir ilişki’ ise, bu tip kararları tek başına veremezsin…

  • ‘Aynı çatıya girilen ilişki’ tabirini çok sevdim ama cümlenin sonunu kötü bağladın. Mecburiyetten mi oldu? Yani, eşlerin mi istedi?    

Hayır, asla. Bir kere karşında sevdiğin bir insan var ve ondan bir çocuk yapmayı istemek inanılmaz heyecanlandırıcı bir şey!
Evet, problemli bir çocukluğum oldu ve üstelik tek çocuktum; kardeşim, büyüğüm de yoktu…  Ama bu bana ne öğretti biliyor musun? Kendi kendime yetmeyi öğrendim. Bugün ben tek başıma kalmaktan da korkmam. Bir ilişkiye girdim aman onu asla kaybetmeyeyim, sonra yalnız kalırım korkusu da bende yıllardır yok. O yüzden de baskıyla mecburiyetle olmadı hiçbir şey. Karşımdaki, sevdiğim ve hayatı paylaştığım kadından çok isteyerek yaptım çocuklarımı.

  • İlişkilerdeki o tip bir ruh hali ve ‘kaybetmemeliyim’, ‘yalnız kalmamalıyım’ hırsı zaten bana bencilce ve hatta bazen patolojik geliyor…

Bence de… Elbette öyle.

  • Üç kere evlendin. Senin için ‘aşk’ ve ‘evlilik’ ne demek? Evlenmeden birlikte yaşamak yetmiyor mu âşık olunduğunda? 

Yeter, elbette ki yeter ama bunu da bir deneyeyim diyorsun…

  • E denemişsin işte, bir kere denemek yetmedi mi? Neden üç kere peki?

 Bir mahsuru yok yani bence.

  •  Korkmuyor musun bir daha evlenip boşanmaktan? Karşı taraftan evlenelim baskısı mı yaşıyorsun?

 Hayır, ben bu işlerden hiç korkmuyorum! Baskı değil ama bu bir talep olabilir ve sonuç olarak da ne fark eder, evlenirim diyorum. Neticede bir imza atıyorsun ve oluyor, bitiyor…

  • Aşkı, evlilik denilen kurumsal yapıya sokmaktan çekinmiyorsun yani…

 Hayır, çekinmiyorum ve bu konuya çok başka bakıyorum.

Sen sormadın ama birçok insan şunu da düşünüyor, evlilik ve sonra boşanırkenki varlık paylaşımı vb… Tüm bunlar umurumda değil.

Beraberken bir şeyleri paylaşıyorsun işte ve dünya malı dünyada kalır. Şu an sahip olduklarımız var ve şükrediyorum ama bunların hepsi bir süreliğine bize verilen emanetler aslında… Sonra bu emanetler başkalarına gidecek… Bu dünyadan giderken beraberinde bir şey götüremeyeceksin. Bu tip mülkiyet kaygılarına düşmek de ilişkileri çok zedeliyor.

  • Toplumsal açıdan baktığında evliliğin daha rahatlatan bir yanı var mı peki?

Ne rahatlatan ne de bağlayan bir yanı var. Hayat nasıl akıyorsa öyle akıyor. Önemli olan bir şeyi paylaşarak yaşıyor musun? Maddi ve manevi bir şeyleri paylaşıyor musun?

Nikah memuru cüzdanı verirken ‘iyi günde, kötü günde’ der ya… İlişki içindeyken hakikaten samimiyetle, maddi-manevi paylaşıyorsan ve en önemlisi bu ilişkiyi yaşarken bir yandan kendini de yaşayabiliyorsan, hiçbir sorun yok. İster nikahlanmışsın ister nikahlanmamışsın…

  • Herkes mutluluk peşindeyken ve mutluluk tacirleri, yaşam koçları, kişisel gelişim kitapları vb bunun üzerinden nemalanıyorken bir yandan da sanat ve üretimin aslında acıdan kaynaklanmasına dair fikirlerin neler? 

Bu bir ticaret. Elbette bunu alacak olan aptallar varsa, bunu satacak olan tüccarlar da vardır. Bence bir gömlek pazarlamakla bu tip kitapları pazarlamak arasında tek bir fark yok.

Beri tarafta edebiyat, acı kaynaklıdır. Senin hayatla alakalı bir çatışman olması lazımdır. Bu, keder, hüzün, öfke, isyan olarak kendini gösterebilir. Tüm muhtemel olumsuz duygular edebiyatın kaynağında vardır. Ondan sonra süreç işlemeye başlar ve eğer bu kaynaktan yola çıkarak o zorlu yazma sürecinde -ki, bu zorlu süreçtir, yazarken ağlaman gerekir, bunu yaşaman lazımdır- ortaya inandığın bir metin çıkarsa, hele bir de o metin birilerine ulaşabilirse işte o zaman yaşanan o mutluluğun eşi benzeri yoktur.

  • Yazıp yazıp zaman harcayıp ortaya çıkanla yüzleşince mutsuz olduğun olmadı mı hiç? 

Ya, Pınar… Bunların hepsi elbette oldu. Yazdım çizdim, bozdum, imha ettim, kızdım, kendimi beğenmedim. Hatta 3 koca yıl tek bir satır bile yazmadım. 1986’da ilk kitabım yayınlandıktan sonra kendime ‘Bu olmadı Mario’ demekten vazgeçtim.

  • Seninle konserlerde de sık sık karşılaştığımızdan müziğe olan ilgini de biliyorum. Az önce bahsettiğin 1986 yılındaki romanın da yüksek lisans tezin aslında. Neden birçok müzisyen arasından Jacques Brel üzerine yazmayı tercih ettin? O dönemdeki popülerliği mi, hayatı mı yoksa Brel’in şarkı sözlerindeki iç burkan hayat öyküleri miydi cezbeden seni?

Evet, dediğin gibi Fransız Chanson geleneğinde şiir gibi şarkılar çoktur. O zamanlar ben daha popüler olan şarkıcıları tanıyordum, Charles Aznavour ve Edith Piaf gibi… Bir akşam Halit Kıvanç’ın bir genel kültür yarışmasındaki bir soruyla birlikte Jacques Brel’in Ne Me Quitte Pa parçasının bir bölümünü dinledim. Sadece 10-15 saniyeydi ve dinleyince çarpıldım! Bu adamı tanımalıyım dedim. O günlerde plak, kaynak bulmak çok zordu. Sonra çabamla onunla bir bağ kurdum. Fransız Dili ve Edebiyatı’nda çok değer verdiğim bir hocamla odasında bir gün İspanyolca çalışıyorduk ve 4.sınıfta, tez verme aşamasındaydım. Öylesine, nasıl olsa kabul edilmez diye düşünerek tezimi Jacques Brel üzerine yazabilir miyim diye sordum ve o da, evet tabii ki dedi.

Tüm bunları hatırladığımda ne güzel anılar biriktirmişim diyorum… Fransız şarkıcılar arasından en çok Jacques Brel bana yakın geldi.

  • İstanbul’da 500 yıllık geçmişi olan Yahudi bir aileden geliyorsun. Anadiliniz de Ladino. Türkçe’ye bu denli hâkim olmanın ve doğru Türkçe kullanılmasının gerekliliğini savunmanın altında ne yatıyor? Türkçe gittikçe başka dillerle birlikte kullanılarak ya da başka dillerden tuhaf çevirilerden etkilenerek yozlaşıyor. Ne dersin? Yorumların?

Bu aslında acı bir hikâye. Ladino konuşurken beni duyanlar, alay ediyorlardı. Çocukken, ilkokuldayken kendime şunu söyledim. Öğrendiğim Türkçe ile ezeceğim sizi dedim.

  • Onların umurunda değildir ki…

 Bak umurunda olan biri var, mesela sen bana bunu sordun… Bu bir kendime verdiğim söz, hırs ve hınçtı. Bu bence aynı zamanda Yahudilikle ilgili bir mesele ve tavır. Dünya edebiyatına baktığında Yahudi yazarlar kendini ifade etme dili olarak yaşadıkları ülkenin dilini tercih ettiklerinde, o dili en iyi kullananlardır. Kafka Çek’tir ama Almanca’yı en iyi kullanan yazardır. Marcel Proust da Fransız ama Yahudi’dir. Elias Canetti de Yahudi’dir ve Bulgar’dır. Dillerini en üst seviyeye çıkarma tavrı ve hırsı hepsinde vardır.

  • Peki Ladino dili şu an Türkiye’de kullanılmıyor olsa da İspanya’dan biri geldiğinde konuşabiliyor musunuz? Bu dil Türkiye’de şu an neye dönüştü?

Ladino bir şeye dönüşmedi… Kaybolmaya mahkûm bir dil. Çağdaş İspanyolca’yı iyi konuştuğumu söylüyorlar. İspanya’da ve Fransa ve Almanya’da İspanyolca söyleşiler yaptım. Ufak bir fantezi için ‘şimdi Ladino konuşacağım bakalım anlayacak mısınız’ dedim. Genelde anlıyorlar. Değişen sözler. Cümle yapısı, söz dizimi aynı sadece sıfat ve isim yerleri değişiyor yer yer. Artık Ladino’yu yeni kuşaklar öğretmiyor.

  • Sen öğrettin mi kızlarına?

 Hayır, ben de öğretmedim kızlarıma. Ladino’yu evde öğrenen ve konuşan son kuşak biziz.

‘TÜRKÇENİZ İYİ OLMADIKÇA HİÇBİR YABANCI DİL ÖĞRENEMEZSİNİZ.’

  • Türkçe’nin yozlaşması için ne düşünüyorsun?

 Maalesef bu bir gerçek ve çok üzülüyorum…Elimizden geldiği kadar bunu düzeltmek, kötü akışı tersine çevirmek için çaba göstermemiz gerektiğini ve sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. Bunu yazar olarak yapamam belki ama öğretmen olarak yapmayı tercih ediyorum. Onlara sürekli telkinlerde bulunuyorum. Yabancı dil kesinlikle öğrenin. Birle de yetinmeyin ama Türkçeniz iyi olmadıkça hiçbir yabancı dili öğrenemezsiniz diyorum. Bir dili öğrenebilmek o dilde düşünce geliştirmektir. Sorun sadece gramer ya da kelime dağarcığı da değil. Sorun düşüncenin geliştirilememesi. Maalesef Türk eğitim sistemi bu açıdan berbat. Öğrencilerime de söylüyorum, kötü eğitimin kurbanısınız diyorum.

  • Türkiye’de Yahudi bir yazar olmaktan dolayı bazen nefret söylemlerine ve sosyal medya lincine maruz kaldığını biliyorum. Yok yere linç edilmek sende bir öfke uyandırıyor mu? 

 Dönemsel olabiliyor. Böyle bir şey yok dersem yalan söylemiş ve birilerine yaltaklanmış olurum. Yer yer çocukluğumdan başlayarak Yahudi varlığımdan rahatsızlık duyan ve hissettiren insanlarla karşılaştım. Türkiye’de antisemitizmin Avrupa’daki gibi sistemleştirilmiş olduğunu düşünmüyorum. Bence çok daha naif. Almanya’daki gibi kurumlaşmış, daha da ileri gideyim Fransa’daki gibi bir antisemitizm Türkiye’de yok. Ancak son zamanlarda çok arttı. İsrail düşmanlığı maskesi altında arttı. Maskesi altında diyorum çünkü bugün aydın, düzgün bir insanın antisemitim diye ortaya çıkması kolay değildir ama Anti İsrail’im demesi kolaydır. Yahudi olarak İsrail devletinin varlığına çok büyük bir sempatim var ama şu andaki hükümetlerin siyasetine taban taban zıt bir yerde duruyorum ve son derece karşıyım. İsrail vatandaşı olsaydım var olan hükümete karşı mücadele etmek için elimden geleni yapardım. İsrail’i İsrail yapan son derece dürüst ve temiz insanlar da var.

Bu saldırılarla sosyal medyada karşılaştım. 5-6 yıl, en çok 7 yıl önce Yahudi soykırımı yıldönümünde Twitter’da basit bir tweet attım ve ‘Bir daha asla…’ yazdım, her yerde kullanılan da bir tabirin Türkçesi. Altına gelen yorumlara ve hakaretlere, linç isteğine inanamazsın Pınar… ‘Keşke Hitler hepinizi yaksaydı, yok etseydi’… ‘Siz bunu söyleyip mağduru oynuyorsunuz da Filistinliler’e yaptığınızı nasıl açıklayacaksınız?’ gibi yorumlar!

  • Ben yapmadım deseydin onlara…Moda’da kitap yazıp duruyorum, plaklarımı dinliyorum, okuyorum, düşünüyorum, evleniyorum, boşanıyorum, ne bileyim çocuk yapıyorum filan deseydin ya onlara…

 Ben bunu 1 yıl sonra Yahudi Kongresi’nde anlattım. Aynısını söylediler. Sen mi yaptın ki dediler ve çok güldük. Ama maalesef bunu söyleyenler, yazanlar buna inanarak yapıyorlar…

  • Bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi demiş ya Tezer Özlü… Kadınların da hayatı bu anlamda çok daha zor…

 Evet, kesinlikle katılıyorum.

  • Samimiyetimize dayanarak son bir soru soracağım. Azınlık olmanın bir avantajı, somut bir avantajı yok mu peki?

Evet pozitif bir tarafı var… Kültür… Yani, Yahudi olmayanın bilmediği ve hissedemeyeceği bir inanç, kültür ve mirasını biliyorsun. Hikâye etme geleneği ve konu bulmada çok ilham verici bir durum. 2 kültür bir arada. Yahudi evinde ve ailesinde büyüyorsun, yaşattıklarını yaşıyorsun, azınlık psikolojisini yaşıyorsun. Bir yandan da Müslüman bir ülkede yaşıyorsun. Sabah ezanının duygusunu, sıcak ramazan pidesi nedir biliyorsun.

Bu ülkenin geçmişi Osmanlı’dan itibaren farklı dinden insanlarla dolu. Ancak azınlıklar -yani adlarını koyalım istersen- Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler asla birbirlerine destek çıkmaz, bu koca bir efsanedir ve yalandır. Çünkü hiçbiri birbirini sevmez ve çekişme vardır aramızda.

  • Azınlık derken aslında tüm azınlıkların birbirine desteğini değil de kendi cemaatini kastediyorum. Yahudi olmanın, çevrenin, yazarlığına, önünün açılmasına somut bir avantajı oldu mu?

Hayır, şöyle söyleyeyim sana… Ne Türk Yahudi cemaatinden ne de dünya cemaatinden somut bir fayda görmedim. Bu konuyu açman çok iyi oldu. Bazen bu düşünülüyor ama ben de şöyle diyorum. Keşke görseydim, görseydim de itiraz etmezdim. Yok, Pınar, yok… Keşke görseydim! Hayır asla demezdim inan bana. Kitaplarım 34 dile çevrildi ama hangi dil yok aralarında? Hala İbranice’ye çevrilmedi mesela…

Şu anımla tamamlayayım bu sorunu. İlk İtalyanca’ya çevrilen kitabım ‘İstanbul Bir Masaldı’ kitabım. Peki sanıyor musun bunda İtalyan Hahambaşılığı’nın bir katkısı oldu? Hayır… Kimin oldu biliyor musun? Ferzan Özpetek’in.

2003’te La Republicca benden buradaki patlamalara dair hislerime yönelik birkaç yazı istemişti. Baldini & Castoldi Yayınevi’nin baş editörü buradaki yazılarımı okuduktan sonra tanıdığı tek Türk olan Ferzan Özpetek’e beni sormuş, hakkımda bilgi almış ve Ferzan da ‘Çok iyi bir yazardır, mutlaka kontak kurun’ demiş… Kitabımın İtalyanca yayınlanma hikayesi böyle başladı.

‘İstanbul Bir Masaldı’, sonrasında, Almanya’nın en büyük ve prestijli yayınevinden yayınlandı. 2008’de Frankfurt Kitap Fuarı’nda Türkiye onur ülkesiydi ve bu vesileyle kitap Almanca’ya tercüme edildi. Hiç unutmam çok ünlü ve yaşını başını almış bir çevirmenimiz, çok ünlü bir yazarın ablası olan ve Alman ekolünden gelen biri, kitabımın bu prestijli yayınevinden yayınlandığını duyunca bana aynı senin söylediğini söyledi: ‘Kesin lobinin katkısı olmuştur!’

  • Demek ki insan düşünüyor…

Düşünüyor elbet ama problem nerede biliyor musun? Problem böyle bir desteğin, yardımın, avantajın olmamasında!  Keşke olsaydı ama yok.

  • Olmayan bir şeye özeniyormuşuz meğer… Çok teşekkür ederim Mario…

Ben de teşekkür ederim.

Söyleşi: Pınar Küçükyıldırım

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR