Türk Görsel Sanatında Yeni Dokunulmazlık Rejimi: Pazar Tahakkümü, Rafine Sansür Ve Otosansür Ağları
Vecdi Uzun yazdı…

Türk Görsel Sanatında Yeni Dokunulmazlık Rejimi:
Pazar Tahakkümü, Rafine Sansür Ve Otosansür Ağları – Vecdi Uzun yazdı…
Türkiye’de modernleşme ve erken Cumhuriyet dönemlerinde kurumsal otoriteler, resmi ideoloji ve akademik hiyerarşiler üzerinden şekillenen o geleneksel “eleştirilemezlik” alanı, 1980 sonrasındaki neoliberal dönüşümle birlikte radikal bir kabuk değişimine uğradı. Dünün devlet eksenli, ideolojik ve dinî tabuları; yerini bugünkü küresel sermaye akışlarına, prestij ekonomisine ve kapalı elit ağlarına bıraktı. Günümüz çağdaş sanat ekosisteminde eleştirinin sınırlarını belirleyen ve aşılması zor bariyerler inşa eden dinamikler, artık kaba bir devlet sansüründen ziyade, pazarın kendi kurumsal işleyişini ve konforunu korumak adına ürettiği o rızaya dayalı reflekslerdir. Bu dönüşüm, finansal sermaye ile kültürel sermayenin güçlü bir şekilde eklemlenmesiyle başladı ve sanatsal başarının ölçütünü estetik ve entelektüel derinlikten ziyade ticari bir rasyonaliteye, yani pazar temelli bir mantığa yaklaştırdı. Bu sorun sadece bize ait değil, hemen hemen tüm dünya çağdaş sanatla birlikte bu yola doğru hızla koşmaktadır.
Bu yeni ekosistemde dokunulmazlık; Çok Satan + Pahalı Satan + Çok Sergi Yapan = Eleştirilemez formülü üzerinden tıkır tıkır işletiliyor. Bu üçlü sacayağı bir sanatçının etrafında birleştiğinde, artık ortada sadece bağımsız bir yaratıcı değil, kurumsal ve finansal açıdan sarsılması son derece güç bir odak var demektir. Yapıtın kendisi pazar ölçeğinde yüksek değerlerle alıcı bulduğu andan itibaren, estetik bir nesne olmanın ötesine geçerek kurumsal bir güvenceye dönüşüyor. Dolayısıyla bir eleştirmenin çıkıp o eseri “teknik olarak yetersiz, taklit veya kavramsal olarak sığ” olarak nitelendirmesi, koleksiyonerlerin ve galerilerin envanter değerini ve kültürel prestijini sarsma riski taşır ki; pazar, bu kurumsal varlığı korumak adına eleştirel sesi çoğunlukla yalıtır ve odak noktalarının dışına fırlatır. Yüksek satış rakamlarını sanatsal yetkinliğin mutlak kanıtı gibi sunan bir “Fiyat = Kalite” illüzyonu yaratılırken, diğer yandan popüler kültür alanında görünür olan bu figürlerin arkasına devasa bir PR gücü yığılır. Eleştirmen bu figürleri hedef aldığında, karşısında sadece kurumsal aktörleri değil, popüler kültürün gürültüsü içinde eleştiriyi doğrudan “kıskançlık” veya “vizyonsuzluk” olarak etiketlemeye hazır kitleleri ve ana akım medyayı bulur.
Finansal dinamiklerin yarattığı bu kalkan, Türkiye’de çağdaş sanatın ana taşıyıcı ve fonlayıcı gücünün kamusal bütçelerden özel holdinglerin inisiyatifine geçmesiyle kurumsal bir meşruiyet zırhına kavuştu. Belirli sanat merkezlerinde sürekli sergi açan ve “her yerde olan” bazı sanatçılar, sanat ortamının hafızasını ve gündemini belirleme tekelini ellerinde tutuyorlar. Nitelikli sanat yazarlarının büyük kısmı, geçinebilmek veya entelektüel varlıklarını sürdürebilmek için teliflerine veya sergi katalog yazılarına ihtiyaç duyduğunda, bu kurumsal yapıların sergi politikalarını veya lokomotif sanatçılarını radikal biçimde sorgulamak eleştirmenler için sektörel bir izolasyona dönüşüyor. İşte bu bağımlılık ilişkisi, sermayenin kendi kurumsal imajını tazeleme veya toplumsal dinamikleri absorbe etme aracı olarak sanatı kullanmasının, yani kültürel aklamanın önünü açıyor. Bir holdingin sanayi yatırımları tartışılmaya devam ederken, aynı holdingin müzesinde açılan “ekoloji”, “sürdürülebilirlik” veya “emek” temalı didaktik bir serginin kurumsal medya tarafından yere göğe sığdırılamaması ve bu çelişkinin sanat yazınında teorik bir kör nokta olarak kalmaya zorlanması tam da bu yüzdendir.
Kurumsal sermayenin bu görünürlük tekeli, çağdaş sanat dünyasında gücün odağını yaratıcı eylemi gerçekleştiren sanatçıdan ziyade, anlamı inşa eden ve dolaşıma sokan küratöre kaydırarak network hiyerarşisini derinleştiriyor. Türkiye’de uluslararası ağlara bağlı, fonları ve görünürlüğü dağıtan son derece dar bir küratöryel klik mevcuttur ve bu kapalı devre ağ, eleştiriyi analitik bir süzgeç olmaktan çıkarıp bir “ilişki yönetimi” pratiğine dönüştürüyor. Bugün eleştirilen bir küratörün yarın bir fon jürisinde veya bienal komitesinde karar verici olarak eleştirmenin karşısına çıkma ihtimali, sanat ortamını birbirini sürekli ağırlayan ve onaylayan yapay bir “nezaket toplumuna” hapsediyor. Üstelik birçok çağdaş sanat sergisi, plastik ve felsefi altyapısını örtmek için sergi metinlerinde o kadar ağır, karmaşık ve postmodern bir jargon (Deleuze, Guattari, Baudrillard referanslı) kullanır ki, bu kavramsal bulamaç genç eleştirmenlerin “anlamadığını itiraf etmemek” adına eseri eleştirmekten çekinmesine yol açan dokunulmaz bir kalkana dönüşüyor.
Bu söylemsel kalkanın ardına gizlenen pazar, eleştiriden kaçmak için dönemin yükselen entelektüel ve teknolojik trendlerini de kendi lehine kullanıyor. Bir yapıt; kadın hakları, kuir teori, azınlık hakları veya göçmen krizi gibi yakıcı ve haklı bir politik meseleye eklemlenmişse, eserin plastik değeri, özgünlüğü veya estetik derinliği tamamen tartışma dışı bırakılıyor. Eserin didaktik, aceleye getirilmiş veya yüzeysel olduğunu söyleyen eleştirmen anında “siyasi olarak duyarsız” ilan edilerek aforoz edilirken; sermayenin korunaklı duvarları ardında yapılan bu “konforlu muhalefet”, pazarın en çok dolaşıma giren metası haline geliyor. Benzer bir koruma kalkanı, son yıllarda yükselişe geçen yapay zekâ sanatı, veri görselleştirmeleri ve sürükleyici enstalasyonların yarattığı teknolojik gösteri estetiği ile de kuruluyor. Devasa projeksiyonların ve algoritmik şovların yarattığı duyusal büyülenme, bu işlerin sanatsal bir felsefe taşıyıp taşımadığı sorusunun sorulmasını engelliyor ve dijital üretimi ana akım estetik sorgulamanın menzilinden çıkarıyor.
Tüm bu pratikler, Türkiye’de sansürün ve baskının yapısında yaşanan köklü bir paradigma değişimine işaret etmektedir: Dün sansürü devlet koyardı, bugün sermaye koyuyor. Cumhuriyet tarihi boyunca ve özellikle darbe dönemlerinde sansürün kaynağı netti; polis baskınları, mahkeme kararları ve sergilerin fiziki olarak kapatılması şeklinde, cepheden ve şiddetli işlerdi. Bu kaba baskı rejimi gürültülüydü, ancak sanatçıya net bir karşı kutup tanımı verirdi, eseri politik bir direniş odağı haline getirerek politize ediyordu. Bugünün sermaye sansürü ise sergi basmaz ya da eseri polis zoruyla yırtmaz. Sadece riskli gördüğü figürleri fon mekanizmalarının dışında bırakır. Sanatçı fiziksel olarak var olsa da kamusal ve finansal olarak görünmez kılınır. Büyük kurumlar, devletle karşı karşıya gelmemek veya pazar dengelerini sarsmamak için riskleri önceden sezer ve üretim aşamasında steril bir ön sansür uygular. Dünün sansürü sanatı yeraltına itip bilerken, bugünün sermaye sansürü sanatı ehlileştirerek vitrin süsüne dönüştürüyor.
Bu tarihsel kırılmanın yapısal çekirdeğinde, tepeden inme dayatılan resmi bir yasaktan ziyade, aktörlerin hayatta kalmak ve ekonomik varlıklarını sürdürmek amacıyla rıza gösterdikleri, adeta görünmez bağlarla örülü bir gönüllü otosansür ağı yer alıyor. Pazarın finansal çarklarının dönmesi, galerilerin komisyon bütçelerini doldurması ve koleksiyonerlerin yatırım portföylerinin değer kazanmaya devam etmesi için, sanki bu ekosistemin lokomotifi olan kurumsal figürlerin prestijinin sarsılmaması şarttır. Bu ekonomik zorunluluk, sistemdeki her aktöre (sanatçıya, galeri çalışanına, sergi yazarından dergi editörüne kadar) görünmez bir sessizlik sözleşmesi imzalatır. Mekanizmanın en yıkıcı yanı, sansürü uygulayanın ve kurbanın aynı kişi olduğu trajik bir “kendi kendini ehlileştirme” süreci yaratmasıdır. Bireyler, pazarın dışına itilme veya prestijli davet listelerinden çıkarılma korkusuyla, daha üretim ve yazım aşamasına geçmeden zihinlerindeki radikal fikirleri törpülerler ve eleştiri mekanizması, pazarın çıkarlarını korumak adına aktörlerin kendileri tarafından sabote edilir.
Bu çok katmanlı kuşatmanın sanat dünyasındaki tahribatı ise son derece yıkıcıdır. Sanatçılar, holding müzelerinin ve zengin koleksiyonerlerin neyi satın aldığını görerek üretimlerini garantici bir yaklaşımla şekillendirdikçe estetik bir tek tipleşme ve risksiz sanat üretimi baş gösteriyor. Sermayeyi ürkütmeyecek, dekoratif değeri yüksek steril işler ön plana çıkarken, radikal işler yerini güvenli limanlarda üretilmiş “vitrin sanatına” bırakıyor. Sanat eğitimini yeni tamamlamış genç kuşaklar başarının ölçütünün entelektüel derinlik değil network ve ticari güç olduğunu görerek inançlarını kaybediyorlar ve pazarın öne çıkan isimlerini taklit etmeye yöneliyorlar. Ekonomik krizler ve yüksek kiralar karşısında holding desteği alamayan bağımsız atölye ve galeriler kapandıkça, sanatın ana akıma meydan okuduğu “çeper” kuruyor ve sanat tamamen steril plazalara sıkışıyor. Sonuçta neyin kalıcı ve değerli olduğuna sanat tarihçileri değil; müzayede evleri, galeri PR ajansları ve kurumsal koleksiyon ağları karar vermeye başlıyor. Estetik değer ile finansal değer eşitlendiği için, gelecek kuşaklara aktarılan çağdaş sanat mirası toplumun gerçek üretimini değil, sadece belirli bir azınlığın yatırım portföyünü yansıtan bozulmuş bir hafıza haline geliyor. Sanat, holding binalarının koridorlarında elit bir zümrenin statü sembolüne dönüştükçe halktan kopuyor ve izleyici, sergilenen ağır kavramsal metinlerin arkasındaki ticari çarkları hissettiğinde çağdaş sanata karşı derin bir güven krizi geliştiriyor.
Sermayenin, pazarın ve içselleştirilmiş otosansür ağının bu ezici kurumsal ağırlığına rağmen, sanat ekosisteminin vicdanı ve entelektüel hafızası rollerini üstlenerek direnmeye çalışan bağımsız eleştirmenler, yazarlar ve dijital platformlar da mevcuttur. Ancak bu aktörlerin hareket alanı da ciddi yapısal paradokslarla doludur. Kamu desteğinin yok denecek kadar az olduğu bir ortamda bağımsız yayınlar; uluslararası kültür fonlarına, sivil toplum hibelerine ya da ironik bir şekilde eleştirmekle yükümlü oldukları holding kurumlarının ilan/reklam bütçelerine bağımlı kalmaktadır. Nitelikli eleştiri metni yazmak derin bir birikim gerektirse de, bağımsız platformların yazarlara ödediği teliflerin son derece düşük olması eleştiriyi profesyonel bir meslek olmaktan çıkarıp gönüllü bir entelektüel faaliyete indirgemektedir.
Yine de bu tekelci yapıya karşı duran platformlar taktiksel bir çeşitlilikle direnç odakları kurmayı başarırlar. Örneğin, e-skop sanat tarihi ve estetik teorisi ekseninde makro kapitalist tahakkümü deşifre ederken; Sanatatak ana akım kurumların ve popüler figürlerin estetik hegemonyasına karşı daha doğrudan, kışkırtıcı bir polemik dili kullanır. Unlimited Rag ve Ek Dergi ise pazarın çeperinde kalan genç sanatçılara ve alternatif pratiklere alan açarak derinlikli analizler sunar. Bu bağımsız eleştirmenlerin yazdığı sert yazılar, çok satan bir sanatçının ticari değerini doğrudan düşürmez veya finansal pazarın çarklarını anında durduramaz belki; ancak bu eleştiriler geleceğe yönelik alternatif bir sanat tarihi arşivi oluşturur. Pazarın yarattığı sabun köpüğü şöhretlerin arkasındaki boşluğu ifşa eder ve bienal süreçleri ya da sansür vakaları gibi kurumsal krizlerde kamuoyu yaratıp pazar aktörlerini şeffaflığa davet etme gücünü ellerinde tutar.
Neoliberal çağdaş sanat ekosisteminde kurulan bu gönüllü otosansür ağı, piyasanın en istikrarlı koruma kalkanıdır. Paranın pürüzsüzce akması ve kurumsal prestijin zedelenmemesi adına inşa edilen bu sistemde bağımsız mecralar, adeta devasa bir finansal okyanustaki küçük direnç adacıkları gibi hayatta kalmaya çalışmaktadır. Pazarın ezici gücünü ve bunun sanat dünyasındaki yıkıcı etkilerini tek başlarına yok edemezler belki, ama sanatın tamamen içeriksizleşerek salt bir borsa spekülasyonuna ve ehlileştirilmiş bir vitrin süsüne dönüşmesinin önündeki en hayati entelektüel barikatı oluştururlar.
Vecdi Uzun





























































