KİTAPKÖŞE YAZILARISalime Kaman

Körleşme Romanı Üzerine

Salime Kaman yazdı...

Körleşme Romanı Üzerine – Salime Kaman yazdı…

Körleşme romanı, Elias Canetti (1905-1994) Avusturyalı yazar tarafından yazılmıştır.

1935 yılında kitap, Viyana’da ‘Die Blendung, 1947 Yılında İngiltere’de ‘Auto- da- Fe’, 1981 yılında Türkiye’de Payel Yayınları tarafından ‘Körleşme’ adıyla yayınlanmıştır.

Kitabı okudum. Göz rahatsızlıklarım nedeniyle okumam uzun sürdü. Ancak okumadığım sürede de okuduğum bölümleri katman düşündüm. Bu düşünce ağıyla kitabı bitirir bitirmez yazmaya başlıyorum. Sizler için!

Kitabın, 17. baskısı 2025 yılında Sel Yayıncılık tarafından İstanbul’da basılmıştır. Türkçe’ye Ahmet Cemal tarafından çevirisi yapılmıştır. Kitap 565 sayfadır.

20. yüzyılın en büyük romanları arasında sayılan eser tamamlanmasından dört yıl sonra yayınlanmıştır.

Çocukluğu ve gençliği farklı farklı yerlerde geçiren yazar Elias Canetti, 1905 yılında Bulgaristan’da doğmuştur. Daha sonra hayatı ve yaşadığı yerleri, ‘Bu dünyanın karmaşık bir zihinsel coğrafyası var’ sözleriyle tanımlar.

Bulgar asıllı Elias Canetti, modernist romancı, oyun yazarı, anı ve kurgusal olmayan düzyazı yazarıdır. Eserlerini Almanca yazan Elias Canetti, geniş bir bakış açısı, fikir zenginliği ve sanatsal güç ile işaretlenmiş yazıları için 1981 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alır.

Elias Canetti’nin yazar kişiliğinin ortaya çıkmasını, Avusturya edebiyatı ve bu edebiyatın içinde geçirdiği ortamların ve temel ögesinin de 20. yüzyıl başlarındaki Viyana’sı olduğunu, bu şehrin çok kaynaklı kültür evreleri ve etkilerinin sağladığını anlatır.

Yazarın 26 yaşında kaleme alıp 30 yaşında yayımladığı Körleşme kitabı yazarın başyapıtıdır. Kitap, 1935’te yayınlandıktan kısa bir süre sonra Nazi yönetimi tarafından yasaklanır. Yirmi sekiz yıl sonra, 1963 yılında üçüncü baskısıyla üne kavuşur.

Kitabın yazıldığı yıllarda ve bitiminden hemen sonra, döneminin uyarıcısı ve yansıtıcısı bir eser olarak geç de olsa hak ettiği yerini alır.

2. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra ve günümüze uzanan zaman diliminde insanoğlunun tinsel anlamdaki körleşmesinin hiç son bulmadığı, hatta günümüze kadar ulaştığı da söylenebilir.

Tıpkı, Albert Camus’nun 20. yüzyılı ‘Korku Çağı’ olarak ifade etmesi gibi.

Ya 21. yüzyıl da tinsel körleşme son bulmuş mudur?

Hayır, tam tersi aidiyet duygusu olmayan kişilerle tinsel körleşme daha da yayılmıştır. Bireyin yaşadığı mekanla ve içinde bulunduğu toplumla ilişki kurması anlamına gelen ait olma duygusu Albert Camus’nun söylediği gibi Korkularla köreltilmeye çalışılmıştır. İnsana ait tüm kavramlar altüst edilmiştir ve edilmeye çalışılmaktadır.

Nedir bu kavramlar?

Sosyoloji, psikoloji ve felsefe, insanı ve toplumu anlama çabasında birbirini tamamlayan farklı disiplinlerdir. Bu kavramlar, insanın “niçin” ve “nasıl” sorularına farklı disiplinler açısından yanıtlar aramaktadır.

Yaşadığımız dönemde;

Niçin?
Nasıl?

Denilebiliyor mu?

Korku her disiplinin sarmalı oldu.  Sanat itilip kakıla geçmişiyle bugünüyle can çekişir durumda diğer kavramlardan farklı değil. Hızla yok ediliyor. Sanatla gören, sanatı gören, daha doğrusu gören gözler körleşti kalanlarda körleşiyor.

Korku sarmalı zihinleri sarınca, zihin/tin körleşecek. Yani bireyin dolayısıyla toplumun akıl yürütme, ayırt etme, öz farkındalık ve anlama yetenekleri işlevini yitirecek, yüzeyselleşecek ve her şeye herkese yabancılaşacak.

Körleşme Romanı Üzerine

Elias Canetti’nin Körleşme romanı, üç bölümden oluşmaktadır.

Birinci bölüm, ‘Dünyasız Bir Kafa’, ikinci bölüm ’Kafasız Dünya’, üçüncü bölüm, ‘Kafadaki Dünya’dır.

Romanda karakterlerin karşılıklı konuşmaları azdır. Bununla birlikte, karakterler sürekli bir kendi kendine konuşma halindedir. Her şey kafalarda başlar, gelişir, işlenir, konuşulur. Hislerini kızgınlıklarını, hayallerini ve isteklerini sürekli kafalarının içinde konuşurlar. Bu kendi kendine konuşmalarda, başkası tarafından engellenen arzuları, olası söz hamlelerine verilecek cevapları kafaların içinde döner durur.

Karakterler, kendi kendine itiraflarda bulunurken, sıklıkla ötekine duyduğu öfkeyi ve nefreti de kafasında itiraf ederler. Ama hep kafalardadır. Sorular, cevaplar, karşı duruşlar…

Birinci bölüm, Dünyasız bir kafa’:

İlk cümle, “Burada ne yapıyorsun çocuğum?” dur.

Soru basit ama çok derindir.

”Hiç  

Cevap da basit, ama onun içindeki anlam katmanları çok derindir.

Dünyasız Bir Kafada; sinoloğ olan Prof. Kien tanıtılıyor. Kişiliği, düşünce yapısı ve yaşam tarzı. Uzun boylu, zayıf bir adam olan Profesör Kien, orta yaşlı kitaplara özel bir tutkusu olan bir sinolog. İnsanlarla kurduğu sınırlı iletişimi nedeniyle dışarıdan kendini beğenmiş ve işi dışında herhangi bir şeye ilgisi bulunmayan bir adam. Toplumdan izole olmuş bir bilim adamı. Fazla konuşmayı sevmeyen ve bunu vakit kaybı olarak gören birisi. O’nun için bilim var, gerçekler var ve tabi ki da kitapları var. İnsanlar gereksiz bir ayrıntı O’nun için. Sessiz mizacı ve kabuğuna çekilmiş görüntüsüyle etrafında merak uyandıran Prof. Kien, insanlardan uzak durma kararının doğruluğuna kendini o kadar çok inanmıştır ki, tek akrabası olan kardeşi ile bile görüşmez. Her şeyden, herkesten uzak yaşar, insan sesinden, dış dünyanın seslerinden, gürültülerinden rahatsız olur.

Kendi özüne, varlığına, hayata veya dünyaya karşı yabancıdır ve öyle de yaşar. Hayata, kendi potansiyeline ve “kendi” varlığına yabancıdır.

Yazar Elias Canetti, bu ontolojik yabancılaşmayı roman kahramanı olan Prof. Kien üzerinde sergiler. Hem de 3000 yıllık bir geçmişe sahip Çin uygarlığını, dili, kültürü, dünü ve bugünüyle araştıran bir bilim insanı üzerinde bir sinoloğ Prof. Kien üzerinde sergiler. 1931yılında yazdığı bu kitap ve romanının baş kahramanı üzerinde sergiler.  Düşündürücü…

Dış dünyadan kendini soyutlanmış, yirmi beş bin kitaptan inşa ettiği evinde daha doğrusu kendi kalesinde yaşamını sürdüren bir bilim insanı.

Sinolog Prof. Petter Kien, Çince uzmanıdır. Uzak  doğu kültürünün hassas ve derin felsefesi, yazıları, kitapları içinde yaşar. Dış dünyaya karşı kendini tamamen kapatmış bir adam. Yabancılarla konuşmaz, evine kimseyi kabul etmez. Davet edildiği bilimsel kongrelere katılmaz, hatta kendi araştırmasını okuması için birini gönderir ve yılların geleneğini hiç bozmayıp topluluklara asla dahil olmaz.

Romanda karakterlerin karşılıklı konuşmaları azdır. Bununla birlikte, karakterler sürekli bir kendi kendine konuşma halindedir.

Tek başına yaşadığı evinde yardımcı birine ihtiyaç duyar. Gazeteye ilan verir.

Orta yaşlı geçimini temizlikçilik yaparak sürdüren cahil denebilecek düzeyde eğitimsiz ve paragöz bir kadın olan Therese’i işe alır.

Prof. Petter Kien kitaplarla dolu evinde, hizmetçisi Therese Krumbholz ile kalmaya başlar.  Prof. Kien ve Therese Krumbholz. İkisi de birbirinden çok farklı ve birbirinden ilginç karakterler.

Therese, Prof. Kien’in evinde 8 yıl hizmetçi olarak çalışır ve sonra evin hanımı olur. Giydiği ‘kolalı mavi eteği’ özleşleşir. Kolalı mavi etekle tematik bir güç olur.

Therese’nin kolalı mavi eteği ‘O’ kişiyi hatırlatmak için sık sık yinelenen sembolik bir unsurdur yazar için. Amacı okurda kalıcı bir etki bırakmak ve anlatıyı güçlendirmektir. Midye ile kabuğu gibi. Kolalı mavi etek eserde ete kemiğe bürünecek güçte bir leitmotifidir artık.

Kien için kavradığı dünyası  sadece kitapları ve kütüphanesidir.  Yaşamdan, yaşamın içindeki her şeyden ve herkesten uzakdır.  Prof. Kien sadece  kağıtları tanır, sadece kağıt üzerindeki şekillere baktığında kalbinin sesini duyar ve kendini bulur.  Büyük bir sorumlulukla, görev anlayışıyla, bilgiye, bilgeliğe duyduğu sorumlulukla çalışır.  Yaşamı sessizdir. Çok az konuşur. Bilgiyi yaşamını anlamlı kılan tek değer olarak görür.  O’nun yaşamı, yaşamının kapladığı mekan sadece 25.000 kitaplı kütüphanesi ve çalışma masası kadardır.

Bireyin yaşadığı mekânla ve içinde bulunduğu toplumla ilişki kurması anlamına gelen ait olma duygusu, temel bir ihtiyaçtır. Aidiyet kavramı da  sosyolojik, psikolojik ve felsefi bir kavramdır ve insana aittir.  Bu duygu yani aidiyet duygusu, hepimizin temel ihtiyacıdır. Vazgeçemeyiz. Aksi takdirde toplumdan, yaşadığımız ortamdan soyutlanırız. Yok oluruz.

İkinci bölüm, ’Kafasız Dünya’; hırsın yalan dolanın paragözlüğün ayyuka çıktığı, Kien’in dünyasız kafasına gününün gösterildiği, onurunun ve bilgisinin ayaklar altına alındığı bölümdür.

Cüce ve kambur bir dolandırıcı, kör taklidi yapan bir dilenci, düşük kadınlar, kafasız fakat aktif bir yığının insanları. Bunlar o kadar çok ki!  Bugün farklı mı?

Toplumla irtibat kuramayan yaşadığı dünyaya adeta körleşmiş bir aydın ve onun uyum sağlayamadığı bozuk düzen anlatılır. Kör numarası yapan dilencinin çanağına atılan bir düğme ile , görmezden gelip sineye çekilen onca şeyi bir düğme hiçliğinde geçen akıcı bir anlatım.  İnsanı üzen, kızdıran, bir bölüm…

8 yıl  evinde çalıştırdığı kadınla evlenen Kien, zaman geçtikçe bu kadının gittikçe büyüyen varlığına dayanamaz. O’nu, karısının varlığına körleştirir. Bu tavrı, yaşamını sürdürme yolu olur. Therese, sonunda kocasını evden kovar.

Prof. Kien’i, soyut yaşamın incelikleriyle kavradığı yaşamı arasında mavi bir kabuk, hep onu korkutmuştur. Hiç yaşamadığı hayata dışardan baktığında, gördüklerinden hiçbir zaman mutlu olmamıştır.

Ama paranın, yaşam biçimini devam ettirmesinin biricik kaynağı olduğunun da farkındadır. Fizyolojik ihtiyaçlarından sadece biri, ‘beslenmek’ öndedir. Üretime, bilime dair planlar yapsa da yaşamına dair hiçbir gelecek umudu yoktur. Dışarıdaki yaşamdan, diğer adamlardan, kadınlardan korkan bir adamdır ‘O’.

Bunları görmemek için gözlerini kapatır, bilinçli olarak kör olmayı seçer. yarattığı duygusal geriliminin sonunda, aklını da körleştirir.

Karısı tarafından evden kovulan Prof. Kien’in, evinin dışında kalması ‘O’nun körleşmesi demektir. Kitaplarıyla kurduğu kalesinin dışındadır ve düşkün ve aciz insan topluluğu ile bir arada yaşamak zorunda kalmıştır. Cennetin Yıldızları isimli bir pavyonda daha önce karşılaşmayı hayal bile edemeyeceği insanlarla bir aradadır ve ne yapacağını bilemez. Kitaplarının dağılmasından ve tüm o tiksindiği ayak takımının eline düşmesinden çok endişelidir.

Cüce ve kambur bir dolandırıcı, kör taklidi yapan bir dilenci, düşük kadınlar, kafasız bir yığının insan bu bölümün karakterleridir. Bilime odaklanmış bir hayat, sinoloğ Prof. Kien şimdi bu insanlar arasında çok çaresizdir ve çok yorgundur.

Üçüncü bölüm ‘Kafadaki Dünya’; kitabın başından beri beklenen ve yine ana karakterin tezatı bir karakter, Paris’te ünlü bir ruh doktoru kardeş Georges Kien, üçüncü bölümün karakteridir. Kardeş Georges Kien için, kahramanımız Prof. Kien’in tezatı düşünülse de ondan çok farklı değildir. On iki yıl görüşmeyen iki kardeş.

Bu bölümde yazar; iki aydın kardeşin arasındaki diyalogla söylemek istediklerini aktarır.

Konfüçyüs Okulu’nun Çin’de oynadığı rolü, Batı’da Aristoteles Okulu’nun oynadığını ileri sürmüşsün.  Sokretes’in torunu yaşındaki Aristoteles, Sokrates’in yanı sıra Yunan felsefesinin öteki etkilerini de özümsemiştir. Onun Orta çağdaki yandaşları arasında Hıristiyanlar önemli bir yer tutar. İşte bunun gibi, Konfüçyüs’ün kendisinden sonra gelen yandaşları da Mo-Ti okulunun, Tao öğretisinin ve daha sonra Budizm’in kullanılabilir ve kendi güçlerini ayakta tutma açısından gerekli gördükleri düşüncelerinin tümünü işlemişlerdi’…. ‘Aristoteles, Konfüçyüs ve Kant vız gelir sana. Her kadını onlara yeğlersin.’  (s521)

On iki yıl görüşmeyen iki kardeşin ilk görüşmelerinde; Aristoteles, Konfüçyüs ve Kant’ın onların cahil düzen karşısındaki iflasından, doğu mistisizminden iç huzurun dış dünyanın huzursuzluğundaki intiharından söz ederler.

Prof. Kien’in akıl sağlığı günden güne bozulurken akıl hastanesinde müdürlük yapan doktor kardeşinin çözümlemeleri destanlar üzerinden yapılan göndermelerle bu bölümünde ince ince işlenir. Prof. Kien kendisine kafasının içinde bir dünya yaratmıştır fakat yarattığı dünyasını dışarıda hiç bulamamıştır. Bu da ruh sağlığını her geçen gün daha fazla bozar.

Sonuç olarak Prof. Kien cehaleti, kaba gücün hoyratlığını ne kadar yaşamının dışında tutmaya çalışsa da kurban olmaktan kurtulamamıştır.

Therese’nin varlığı özellikle evlendikten sonra Kien için büyük depresyon yaratır.Kardeşinin de yardımıyla Kien bir süre uzak kaldığı evine ve kitaplarına kavuşur. Fakat ruh sağlığı öylesine bozulmuştur ki Kien başlattığı bir yangında kendi varlığına verdiği zarar gibi kendini yaratan kitaplarının varlığına büyük zarar verir.

Roman da cinsiyetçilik, kaba güç, düşünsel ve fiili şiddet, kendini ve ötekini aşağılama öğeleri oldukça sık kullanılmıştır. Onurlu bir bilgin kibriyle birlikte kendine de yabancılaşarak yaşarken, hayatına önce hizmetçisi sonra eşi olarak giren kadınla, Therese ile hayatı, paramparça olur.

Romanın ilk cümlesi olan Burada ne yapıyorsun çocuğum?’ derken aslında etrafında gördüğü herkesi onun için bir çocuk, yetersiz, bilgisiz bir çocuk görmesindendir.

Kitaptan alıntı bir söz de İnsan kör geçer yaşam yollarından’, derken romanda insanların çevrelerindeki gerçekleri, özellikle yoksulluğu ve hayatın getirdiklerine kadar az gördüklerinin ifadesidir.

Dostoyevski’nin insan acısına bakışı veya Konfüçyüs’ün yoksulluk hakkındaki sözleriyle paralellik gösteren, toplumsal duyarsızlığa eleştirel bakan bir  tümceyi sizlere de sormak istiyorum: Çevremizde bulunan korkunç yoksulluğun ne kadarını görüyoruz aslında?’

Romandaki ilk cümle ile yazımı bitiriyorum.

Burada ne yapıyorsun çocuğum?

Sorusunun cevabı hiçbir zaman ‘hiç’ olmamalıdır.

Cevap her zaman: Hayata, kendi potansiyeline ve ‘kendi varlığına yabancı olmadan ‘sesin’ kendinin de duyabileceğin kadar gür ve kararlı olmalıdır.

Hislerini, kızgınlıklarını, hayallerini ve isteklerini sürekli kafalarının içinde konuşanlara seslenmek isterim.

Zihin sağlığınız; için ‘ses’ verin ve sesinizi kendinize ve etrafınıza duyurun. Yok olmamak için zorundayız.

 Salime Kaman
Ressam ve Sanat Yazarı
ADANA, Nisan 2026

YEDİNCİ KEZ KARNAVAL KAFASI ADANA’DA SOKAKTA - Salime Kaman yazdı... 2

Değerler Azaldıkça İnsan Da Azalır

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir



Başa dön tuşu