‘Manyetik Alan Metodu’ İle ‘Tavşan İmparatorluğu’nu İzledim
Duygu Firdevs Yılmaz yazdı...

‘Manyetik Alan Metodu’ İle ‘Tavşan İmparatorluğu’nu İzledim – Duygu Firdevs Yılmaz yazdı.
Bu yazıda sizlere, hayatın içinde yazma konusuna ilgi duyan, sessiz salonlardan bilgisayar başında gece gündüz demeden derslerini gözlerini kırpmadan takip eden öğrencilerin hayranlıkla baktığı; kişiyi bir okuyucu rolünden hızla yazı başına geçmeye teşvik eden büyülü bir metodu hiç sıkılmadan anlatmaya gönüllü bir hocadan bahsetmek istiyorum. Üstelik bu yöntem, bir oyuncuya olduğu kadar yazara da muazzam bir yaratım motivasyonu hediye ediyor; cesaretsiz ama sanata yakın durarak iyileşen ya da iyileştiren bir yol sunuyor.
”Profesör Doktor Beliz Güçbilmez”

Parlak zihinlere “ılık bir hadi” diyen, iyileştirici sesiyle güçlü bir kadın… Kendisini Tavşan İmparatorluğu filminin Atlas Sineması’ndaki özel gösterimi sonrasında, yönetmen Seyfettin Tokmak ile gerçekleştirdiği film okuma etkinliğinde canlı izleme fırsatı buldum. Film üzerine duygularımı hızlıca paylaşmış, yönetmenin yoğunluğu nedeniyle röportajım kısa kalmıştı. Ancak Beliz Hoca’nın gösterimin hemen ardından yaptığı film okuması hem hikâyeye hem de ben ve davet ettiğim arkadaşımın gününe ayrı bir renk kattı.
Doğal bir süreçle sahne sanatlarına yüksek bir sadakatle bağlı olan hocamız, “Manyetik Alan Metodu” adını verdiği kurmaca teoremiyle Türkiye’de özgün bir akademik açılımı ters yüz etti. Kendi deyimiyle görülen ya da sezilen bir hikâye tasarımının etrafında şekillenen bu yaklaşım, metinlerin yalnızca yazılı birer kurgu değil; sahnelenme ve yeniden üretim süreçlerinde sürekli dönüşen, nefes alan, sezgisel birer obje olduğunu vurguluyor. Böylece okuyucu ya da izleyicilerin kalbine sızan bir dünyaya işaret ediyor.
Bu fikri, son kitabı ‘Anne Ben Düştüm mü?’ de de ayrıntılı biçimde anlatmıştı. Konferanslarda ve programlarda İngilizceye çevrilerek paylaştığı bu teorem, özgünlüğünü ve evrenselliğini kanıtladı.
Atlas Sineması’ndaki özel gösterimde Beliz Hoca, yönetmen Seyfettin Tokmak ile birlikte Tavşan İmparatorluğu filminin büyüsünü sürdürerek, sinemanın esrarına karşı bir nevi uyandırdı da. Hem büyülenip hem de uyandırıldığımız bu etkinlikten aldığım notları, spoiler vermeden paylaşmaya çalışacağım.
Pandemi döneminde tanıma fırsatı bulduğum, atölyelerine büyük bir hevesle katıldığım Güçbilmez, önce fiziksel buluşmalarla hayatıma girdi; ardından kapanma sürecinde online ortamda da bana eşlik etti. O dönemde sıkışmış, evlere kapanmış, maskeler içinde boğulmuşken, onun yarattığı bu alan bana çok iyi geldi.
Beliz Hoca sadece eğitmen kimliği ile değil, yarattığı kısa süreli şoklar ile sizlere hem cesaret veriyor hem de konuları bağlamları ile sunarak, akademik bilgilere boğmadan ulaşılabilir cesaretler vererek, ilginç bir performans da gösteriyor. Çünkü anlatıcı olmak bir performans gerektiriyor ve Beliz Hoca sağ olsun bu konuda dikkatleri asla dağıtmayan bir eğitmen.
Hayatımda ikinci kez bir akademisyeni dikkatim dağılmadan izleme fırsatı bulmuştum. İlki Ünsal Oskay’dı. ADHD bireyi olarak atölyesini sular seller gibi takip edebiliyor, masa başına oturacak gücü kendimde bulabiliyordum.
Beliz Güçbilmez’in kullandığı “Tersine Mühendislik Manyetik Alan Metodu”, bir metni ya da filmi yalnızca içerik üzerinden değil; üretim koşulları, estetik tercihleri ve seyirciyle kurduğu ilişki üzerinden çözümlemeyi öğretiyor. Kurmacayı bir “manyetik alan” gibi düşünen bu yaklaşım, karakter, mekân, zaman ve anlatıcı gibi öğelerin birbirini çekip ittiği yeni bir dünya vaadi sunuyor. Derslerinde sık sık film okuma araları vererek, katılımcılara kurmacanın iç dinamiklerini tersine mühendislik yoluyla açığa çıkarma fırsatı tanıyor.
Tavşan İmparatorluğu’nda Beliz Güçbilmez, Büyüyü Sürdürdü…
Kurmaca teoreminin film okumalarına dönüşüm biçimi, Beliz Hoca’nın atölyelerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Bir ödev biçimi olarak öğrencilerine diziden ziyade film izlemelerini öğütleyen hocamız, film izleyicisinin pasif bir alıcı değil, kurmacanın yeniden üreticisi olduğunu da anlatıyor aslında. Atölyelerde katılımcılar, sahneleme yerine “yeniden izleme” pratiğiyle kurmacayı dönüştürebildiği gibi tüm o nefes alan karakter ve alanların işitsel, görsel öğelerini birbirine bağlayabiliyor ya da uzağa fırlatabiliyorlar.
Güçbilmez, film okumalarını kolektif bir tartışma fırsatına dönüştürürken, izleyici film sonrası “kendi manyetik alanında” aslında teoremi canlı canlı yeniden yazıyor. Zihnen yazıyor. Bu da disiplinler arası bir yapıda yazılı veya sahnelenmiş bir metin olarak değil de sürekli yeniden üretilen bir deneyim olarak “etkinlik içinde etkinlik” oluyor bir nevi, ne mutlu.

Peki Beliz Güçbilmez Tavşan İmparatorluğu’nu Nasıl Yorumladı?
Beliz Güçbilmez’in filmin yönetmeni Seyfettin Tokmak’ın daveti ile Tavşan İmparatorluğu’nun özel gösterimine katılması filme bambaşka gözle yeniden bakmamızı sağladı. Hikayenin ağırlığı kadar mekânsal ve biçimsel varlığını da takip edebildik. Beliz Hoca’nın atölyelerinde de sık sık anlattığı bir mesele var ki o da hocanın izleyici ile film arasına girmekten çekindiği samimi yaklaşımı oldu. Çünkü film okumaları genellikle bir yargıdan çok yorum içerdiği zaman geliştirici olacağı için özellikle buna çok dikkat ettiğini söylemek isterim.
Filmi daha iyi anlamaya dair bir okumadan ziyade, her zamanki mütevazi yaklaşımı ile filmi çözmeye çalıştı ve Tavşan İmparatorluğu’nun kurmaca dünyasına da aynı prensiplerle yaklaştı.
Filmi sırtlayan unsurları önce açığa çıkarak çözümlemeye başlayan hocamız, “Engelliler Okulu” ve “Tazı Yarışlarını” konu edinen hikaye örgüsündeki bu iki unsurun çok önemli taşıyıcılar olduğunun altını çizdi.
Hikâyede niçin bu unsurlar yan yana gelmişti?
Tıpkı eski bir saatin içindeki çarkların birbirini çevirmesi gibi bu iki önemli konu başlığı, nasıl oldu da birbirine bu kadar hünerli bir akışkanlık sağladı?
Kendi deyimi ile bu iki unsur hikâye içinde nasıl akort oldu?
İki tarafta da bir tür eğitim fikri vardı, eğitimli köpekler ve engelli eğitimi veren bir okul üzerinden hüner gösterme zorunluluğunu anlattı okumasında.
Bir yanda bir eğitim yuvası, diğer yanda eğitimli köpekler ikisinde de birileri bu alanda para kazanıyor. İki unsurun birbirini nasıl rezone etmeye yaradığını anlatan Güçbilmez, bu unsurları “ileri doğru bir tekrar” olarak yorumladı ve dönüşümün bir parçası olarak zaruri gördü Kerkegaard’dan alıntıladığı örneği ile.
Filmin açılış sahnesinin belirgin olduğunu anlatan hocamız, bilinmezliklerle başlayan bir hikâyede, henüz filmde neler olacağını bilmezken bizler, aslında gördüğümüzün çok dışında bir gerçekle karşılaşma anına da tanıklık ettik.
Beliz Güçbilmez ifadelerinde; “Bir inanç yaşarız önce, daha sonra bir geçiş sahnesi görürüz ve aslında anlarız ki durum farklıdır.” dedi.
Çok detay vermeden yazmaya çalışıyorum filme dair heyecanınızı baltalamamak adına ancak buradaki hüneri de görmezden gelemediğim için en azından tüm film okumasını yansıtmaktansa, hikâyede tekniğini nasıl çalıştırdığına bir örnek olması açısından sadece giriş kısmı ile yetinmenizi rica edeceğim.
Sürekli olarak filmin içindeki çerçevenin kadrajın yerini değiştiren asıl fikir sahibi Yönetmen Seyfettin Tokmak’la birlikte sahnelerin üzerinden geçen hocamız, izleyiciye kurmacaların takibini yapabilme konforu da sundu.
Hiçbir kurmaca başlangıçta göründüğü gibi değildir…
Kurmaca evreni hakkında hiçbir şey bilmezken bizler, bizi de sürprizlere yönelten bu güçlü hikaye aksının, aslında oldukça net ve ayakları yere basan bir düzlemde olduğunu anlatarak “rahat olun” dedi aslında seyirciye…
İyiler ve kötülerin dünyasında yer edinen bu muhteşem iki unsurdan yola çıkarak, bambaşka fikirlere kapılacakken ve hiçbir fikrimizin olmadığı sahneler içinde hikayenin sürpriz kısımlarının nedenlerini de anlatmış oldu bir nevi.
“İki dünyada benzer bir kaçış var. Ya da yeniden kuruluş…”
Filmin söylediklerini yalnızca hikaye üzerinden değil de biçim, renk, metafor olarak değerlendiren Güçbilmez, film tasarımını yaparken kurulan evrenin içindeki sezgiler ve hatırlatmalardan sık sık bahsetti.
“Kurmacanın tadına varmamızı sağlayan şey onun tasarımını görmektir.” Sözü ise benim not aldığım ve asla unutmayacağım bir kısımdı.
Hikâye tasarımındaki kaosun içinde onunla bir ilişki kuran bizler, tasarlanmayan şeylerle de yüzleştik.
Sahi mesele düşmanlar mı? Katmanlı büyüyen kötülük mü?
Sanatın ulaşılabilir bir yüzünü eserlerinde ve atölyelerinde sık sık anlatan Güçbilmez, sanat yapıtlarının hakkını vermek için esere mutlaka iki kez baktığının altını çizdi konuşmasında.
Kurmaca evrenindeki renkler, kadrajlar ve sesleri de evrenin bir parçası olarak görmemiz gerektiğini “hatırlatan” hocamız, sahneler karşısındaki aidiyetin temellerine de tercüman olmuş oldu.
Kurmacalarla kurduğumuz ilişkinin hikayeleri kusursuzca hatırlamamız üzerine kurulmadığını anlatan Beliz hoca, kurmacaların yalnızca sağlıklı bir evren kurmak için muhtaç olunan bir unsur gibi olduğunu anlattı.
Hikâyede yaratılan fiziksel seçimler, kuyular, mağaralar, kamera açıları boyutları, baktığı mesafe, yakınlık ya da uzaklığı da hayatın kıskaçlarına benzeten Güçbilmez, seyircinin bu saatten sonra artık çok daha avantajlı olduğundan da bahsetti.
Filmdeki dairesel yaklaşımları, mağara mitini, ya da ışık oyunlarına dikkat çekerek, ana kahramanların göremediği ama bizlerin uzaktan görebildiğimiz muazzam bir evren yaratımının da seyirciye iyi geldiğini anlatmaya çalıştı.
Örneğin terk edilmiş bir maden ocağının dönüştüğü mağaranın sezgisel olarak bize nasıl ve neden iyi geldiğini yine metaforlar aracılığı ile anlattı.
Çerçevesi belli olan bir alanda yaratılan bir dünya aslında izleyiciyi rahatlatıyor mu?
Açık konuşmak gerekirse filmin okumasını bir ninni gibi onun kapsayıcı kişiliği ve ses tonusu sayesinde büyünün büyüsünü yaşayarak deneyimlemiş oldum.
Kıymetli hocamıza bir kere daha bu film aracılığı ile teşekkür eder, onu davet eden Seyfettin Tokmak’a da bu okumaları bizlere armağan ettiği için tekrar teşekkür ederiz.
Duygu Firdevs Yılmaz




























































