
Barış Cihanoğlu:
‘Sanal Kimlikler Ve Sanal Maskeler Dönemindeyiz’
1 Kasım’da açılışı yapılan ve 1 Ocak 2026’ya kadar Maji Art Gallery’de devam edecek olan ‘’Varoluş Katmanları’ isimli solo serginin yaratıcısı-sanatçısı Barış Cihanoğlu ile üretim süreçlerinden sergi hazırlıklarına, ülkemizde sanat ortamının durumundan çağdaş sanat tartışmalarına tıpkı sergi ismi gibi çok katmanlı bir sohbet gerçekleştirdik.
Bu sanat dolu sohbette, bir sanatçının zorlu-sancılı yaratım süreçlerinden inatla, çalışkanlıkla, samimiyetle ve inançla nasıl çıktığına şahit olacak, sanatla beslenecek, kendi yaşamınıza ve sanata bakışınıza dair ilhamlar alacaksınız. Keyifli okumalar.
KitaptanSanattan.com / Elif Doruk

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?
1975 yılında Ankara’da doğdum. Çocukluğum Ankara’da geçti. 99 senesinde Hacettepe Üniversitesi Resim bölümünden mezun oldum ve aynı bölümde yüksek lisans eğitimine devam ederken de resim atölyesini kurdum. Sanat yolculuğumun başlarında katıldığım resim yarışmalarından dokuz adet ödül kazandım. 2005 senesinde yapılan ‘’Yılın Genç Ressamı’’ yarışmasında da ‘’Yılın Genç Ressamı finalisti’’ seçilmiştim. ‘’Art Basel İsviçre’’, ‘’Art Basel Miami’’ ve ‘’Contemporary İstanbul’’ vs. gibi uluslararası çağdaş sanat fuarlarına katılmaktayım. Yurt içinde ‘’Odun Pazarı Modern Müze ’’, ‘’Devlet Resim, Heykel Müzesi’’, ‘’İş Bankası koleksiyonu’’, ‘’Ziraat Bankası koleksiyonu’, ‘’Summart koleksiyonu’’, ‘’Taviloğlu koleksiyonu ‘’ v.s gibi bazı kurumsal ve özel koleksiyonlarda eserlerim yer almaktadır. ’’Multidisipliner’’ bir anlayışla ürettiği sanat çalışmalarımı, İstanbul Maslak’ta ki ve Çanakkale ‘’Manici Çiftlik”te ki atölyelerimde paralel şekilde sürdürmekteyim.
”Bu serinin en temel özelliği, tuval dışına taşarak tümüyle ahşap yüzey üzerine yapılmış olması”
Nişantaşı’nda yer alan MAJİ Art Gallery’de “Varoluş Katmanları” isimli kişisel bir serginiz açıldı. Bu sergiyi ve hazırlık sürecini bizlere anlatabilir misiniz?
‘’Varoluş Katmanları” sergimin altyapısını yaklaşık üç senelik bir sürede oluşturdum. 2021’de ilk örneklerini ürettiğim yeni seride, hem teknik hem de içerik anlamında bir takım yenilikler var. Açtığım sergi ile izleyiciyle buluşan resimlerde, bugüne kadar ürettiğim resimsel dönemlerden izler taşıyan ama kendi içinde net bir şekilde ayrılan yeni bir anlayış var. Bu serinin en temel özelliği de, tuval dışına taşarak tümüyle ahşap yüzey üzerine yapılmış olması. Geliştirdiğim özel bir teknikle ahşap yüzey üzerine katmanlı resimler yapıyorum. Hazırladığım seride, uzun süredir resimlerle birlikte çalıştığım heykel disiplinine ait bazı etkilerin izleri de açıkça görülüyor. Bunlar tuvaller gibi tam olarak yüzey resmi değil artık; resimle rölyef arasında bir yerde duran, zaman zaman üçüncü boyuta da dokunan resimler.
Resimlerin merkezinde duran insan figürlerini, arka planda yer alan mağaralar, geçitler, dereler, kayalıklar ve ağaçları düşsel bir atmosferde bir araya getiriyorum. Resimlerde gördüğümüz insan figürlerini, mekanların aksine doğal görünüme daha yakın olarak resmediyorum. Portrelerde ise ifadelerin öne çıktığı ince detaylar mevcut. Her bir portrede bilinçaltının ve duygu dünyasının dışavurumu olan farklı ifadeler oluşturmaya gayret ediyorum. Portreler üzerine yapılmış yüzey kazımaları ile ortaya çıkan alt katmanlar, insan bilinçaltının teninden dışarıya sızması gibi özel bir işlev görerek, ifadelerde ki psikolojik etkiyi daha da güçlendiriyor. Bu resimlerde resmin kendi yapısına ait çizgi ve renk katmanları haricinde, bazen ıskarpela ile oyularak oluşturulmuş daha derin alt katmanlar, bazen de yüzeye eklenerek oluşturulmuş fiziki üst katmanlar var. Her bir detayda zamanın ve içinde bulunduğumuz mekânın insan varlığına, benliğine yaptığı etkilere dair göndermeler var.
”Duygu gerçekliğini, görüntü gerçekliğinden daha çok önemsiyorum”
Eserlerinizde figür ile soyutlama arasındaki denge dikkat çekiyor. Bu iki ifade biçimi arasında gidip gelirken, sizce “insanı” anlatmanın çağdaş sanattaki en geçerli yolu nedir?
Evet, resimlerimde başrolde insan figürleri var. İnsan figürlerini merkeze yerleştirerek kompozisyonlar oluşturuyorum. Resimlerin odağında duran figürleri daha gerçekçi bir anlayışta resmederken, figür çevresinde bazen iki boyutlu renkli alanlar bırakıyor, bazen de ahşabın kendi doğal dokusundan faydalanarak organik arka planlar oluşturuyorum.
Aslında ‘’insanı anlamak’’ da, anlatmak da öylesine zor bir mesele ki, sanatla uğraşan hemen her sanatçı bu konuya kafa yormuş diyebiliriz ve hepsi bu konuda bireysel önermeler yapmış, kanımca bu niyetle ortaya konan her şey bütünün bir parçasını oluşturmuş. Benim resimlerimin de ana konusudur insan, o yüzden insana ait olan her şeyin, resimlerimle doğrudan bağlantısı var. İnsanı tüm varlığı ile ele alıyorum. Beden kadar zihni, ruhu ve duygu dünyasını da önemsiyorum. Bu sebeple resimlerimde ki ‘’gerçeklik’’ sadece görüntü gerçekliğinden ibaret değil. Ben görüntüleri daha çok yol gösterici olarak kullanıyorum; asıl hedefim görüntülerin ardında yatan duyguları göstermek. İzleyiciler resimlerime bakarken, bir fotoğraf karesine veya bir manzaraya bakıyor gibi değil de insan benliğine, bilinçaltına ve ruhuna bakıyor gibi hissetmeli. Duygu gerçekliğini, görüntü gerçekliğinden daha çok önemsiyorum. Tolstoy, sanat eserini tanımlarken ‘’Sanat eseri, duygu aktarımını başaran eserlerdir’’ diyor, bunu başarmaya çalışıyorum.
İnsan, varoluş yapısı gereği, maddi varlığı olan bedeni ve bedeni içinde taşıdığı ruhu ve karakteri ile var olur. İnsan kendi varlığını bilinci sayesinde fark eder ve insan dediğimiz şey bunların tümünün bileşimidir. İnsan kendini tanımlayabilen, kendi varlığını anlamlandıran ve varoluşunun farkında olabilen bilinen tek varlıktır. Bu farkındalığın duygu dünyasında yarattığı karmaşık hislerle de yaşamını sürdürür. Zihin ve duygu dünyası derinleştikçe, farkındalık düzeyi de arttıkça, içinde taşıdığı huzursuzluk artar. İnsan, yaşamının her aşamasında kendi iç dünyası ile dış dünya arasındaki hassas dengeyi kurmaya çabalar. Hassas ruha sahip insanlar, gerçek yaşamın acımasızlığı ile mücadele eder ve ondan derinlemesine etkilenir. Bu duruma gönderme yapan Goethe ‘’Dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir’’ diyor. Bu resimlerde, insanın varoluş hakikati ile yüzleşmesi ve bu durumun duygu dünyalarına etkileri üzerine kurgulanmış bazı kompozisyonlar var. Varoluşçu düşünür Kierkegaard da ‘’İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli niteliğinin, tinsellik özelliği olduğunu dile getirirken, korku, kaygı, umutsuzluk gibi insana özgü birçok psikolojik öğeleri de dikkate alarak, insan gerçeğini bu şekilde tanımlıyor’’ Ben de, insanı bu perspektifte ele alarak, eserlerimi oluşturuyorum. Elbette her sanatçının kendine ait özel bir yaklaşımı vardır. Her biri sanat adına kendi inandığı şeyleri savunur. Çağdaş sanat içinde de insanı çok farklı anlayışlarla ele alan sanatçılar var. Bunun belli bir yolu da yok. Herkes meseleyi kendine göre yorumluyor.

‘Sanal kimlikler ve sanal maskeler dönemindeyiz’
Çalışmalarınızda sık sık insanın iç dünyası, maskeleri ve kimlikleriyle karşılaşıyoruz. Sizce çağdaş insanın en büyük “görsel yalanı” nedir? Sanat bu yalanı nasıl deşifre edebilir?
Bana göre çağdaş insanın en büyük sorunu; kimlik sorunu ve hızla değişen Dünyanın değişimine ruhunun ayak uyduramaması. İçinde yaşadığımız Dünya artık eski tanıdık Dünya değil. Her alanda olan inanılmaz bir değişim var, her şey hızla dönüşüyor ve bu dönüşümün sonucu olarak insanlar doğal olandan uzaklaşıyor. Artık yapay zekâ alt yapılı sanal gerçeklikle, yaşadığımız hakiki gerçeğin birbiri içine girdiği çok ilginç bir dönemdeyiz. Bu o kadar hızlı oldu ki, daha 3,5 yıl önce algıladığımız her şey çok farklıydı. Her iki gerçeğin arafında yaşıyoruz. Gerçeklik algımız da çok değişti. Sanal dünyada var olmak da yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Sanal alemde hemen herkes, kendini olduğundan daha farklı, daha güçlü ve güzel göstermeye çalışıyor. Sanırım en büyük ‘’görsel yalan’’ bu alanda yaşanıyor; sanal kimlikler ve sanal maskeler dönemindeyiz. Üretimlerimden biri olan ‘’Persona‘’ isimli mask serisi de, hem yaşam içinde takındığımız maskelere hem de dijital ortamda kullandığımız sanal profillere gönderme yapıyor.

”Sanatçının en belirgin özelliği, görüntüler dünyasından sıyrılarak kendi imge dünyasını oluşturabilmesidir”
Dijital çağda imgeler hızla tüketiliyor. Siz kendi sanat pratiğinizde bu “görsel enflasyona” karşı nasıl bir direnç alanı kuruyorsunuz?
Dediğinize katılıyorum. Dijital mecrada inanılmaz bir görsel bombardıman var. Neredeyse kullanılmamış, tüketilmemiş bir konu da görüntü de kalmadı. Hem profesyoneller hem de amatörler, tüm görüntüleri sonuna kadar kullandı ve tüketti. İşte tam bu noktada, sanatçıların farkı ortaya çıkıyor bence. Sanatçının en belirgin özelliği, görüntüler dünyasından sıyrılarak kendi imge dünyasını oluşturabilmesidir. Elbette bu denli bir görsel enflasyon karşısında bunu başarmak mucize gibi görünüyor ama sanatçılar için bu mümkün. Bunun en iyi yolu da aslında herkesin baktığı kaynağa değil, sadece kendi görebileceğiniz kaynağa bakabilmektir. Sanatçı görüntüleri, özgün imgeye dönüştürmek için dışarıya değil kendi içine bakmalıdır. İmge, optik görüntü gerçekliğinin kişiselleşerek dönüşmüş halidir. Her sanatçının kendine ait bir imge dünyası vardır ve bu bir çeşit parmak izi gibidir. Sanatta, üretilen bir eserin tinsellik boyutu arttıkça o eser sanat eseri olma vasfı kazanır. Diğer türlü yapılan üretimler sıradanlıktan kurtulamaz. Bu özelliği olmayan üretimler en fazla estetik bir obje veya tasarım nesnesinden ötesine geçemez. Özetle, sanatçılar tarafından samimiyetle yaratılmış özgün imgeler, tinsellik bariyerini aşarak sıradanlıktan kurtulur ve sanat eserine dönüşür.
Türkiye’de çağdaş sanat, hem kurumsal hem de kamusal düzlemde hâlâ tartışmalı bir alan. Sizce bu coğrafyada çağdaş sanatı özgün kılan ama aynı zamanda zorlayan dinamikler nelerdir?
Dünyada da öyle aslında, fakat belli noktalarda ‘’çağdaş sanat’’ zamanla daha fazla anlaşıldı Türkiye’de. ‘’Contemporary Art’’ meselesi oldukça yeni. Elbette sanat piyasasında amatör veya profesyonel üretim yapan herkes ondan bahsediyor ve onun içinde yer almak istiyor fakat bana göre çağdaş sanat meselesi büyük oranda doğru kavranamıyor. Yaşanılan en büyük yanılgılardan biri de ‘’çağdaş sanat’’ ile ‘’modern sanat’’ın büyük bir kesim tarafından aynı şey sanılması ve birbiri ile karıştırılıyor olması. Çağdaş sanat, modern sanat sonrası farklı bir dönem; 1960 sonrası sanatı için kullanılan bir kavram. Modern sanattan farklı bir bakışı var. Çağdaş sanatta daha çok kavramsal alt yapılı bir anlayış hakim. Bu anlayış son derece geniş bir yelpazede şekilleniyor. Sanatsal üretimler kuramsal bir alt yapının, bir felsefenin üzerine kuruluyor. Bu alan içinde birbirinden çok arklı anlayışlarda üretim yapan sanatçılar var. Çağdaş sanat sadece kuramsal boyutta kalmıyor tabii; onun da pratiklerini sergilediği alanlar, kendine ait bir camiası ve piyasası var.
Bu konuda ülkemiz özelinde benim gözlemim şöyle; günümüz çağdaş sanat camiasında ve piyasasında ‘’çağdaş sanatı’’ şekillendiren ‘’ana akım’’ kabul edilen bazı kurumsal yapılar, belli başlı bazı galeriler, ‘’Contemporary İstanbul’’ fuar organizasyonu, bienaller ve onların çevrelerinde konuşlanan sanat yazarları, sanatçılar ve koleksiyonerler grubu var. Bunlar, çağdaş sanat çatısı altında bir araya gelen gruplar. Bu grup içinde çağdaş sanata daha hakim, aynı zamanda da profesyonel ilişki ağı içinde olan insanlar var. Çağdaş sanat piyasası da burada dönüyor. Ana akım dediğimiz bu grubun içinde yer alan ve nitelikli işler üreten sanatçılar olduğu gibi, işin tamamen magazinsel tarafında olup, dekoratif yapıtlarla bu piyasada olanlar da var.
‘’Çağdaş sanatta’’ bana göre en mühim mesele kavrayış meselesi. Eğer üretilen işler de bu yoksa, ortaya konan projeler ‘’çağdaş sanat’’ alanına giremiyor. Bunu kavramak da çok kolay değil; bu zamanın ruhuyla da bağlantılı birçok inceliği olan spesifik bir konu. Elbette burada bahsettiğim şeyler bireysel tespitler. Bir başkası daha farklı da düşünebilir.

”Çağdaş sanat alanında iyi bir ressam, iyi bir heykeltraş olmadan da sanat alanında var olabiliyorsunuz”
Sizce çağdaş sanatın, ülkemizde geldiği yer nedir ve nereye doğru gidiyor olabilir?
Çağdaş sanat, çok kafa karıştıran ve üzerine en çok tartışmanın olduğu bir alan. Bir anlamda ‘’her şeyin serbest’’ olduğu, sınırların olmadığı bir alan. Bu sanat adına iyi bir şey fakat bu fazlaca özgürlüğün kötüye kullanımı da yaygın şekilde mevcut. Çağdaş sanatta disiplinlerin birbiri içine girmesi ile artık eskiden olduğu gibi, alanında iyi bir ressam, iyi bir heykeltraş olmadan da sanat alanında var olabiliyorsunuz. Bu sebeple artık yeterli donanımı olmayanlar da kısa sürede alana dahil olabiliyor. Özellikle, teknik alt yapı ile kolay yoldan oluşturulmuş tasarım yapıtlar ile çağdaş sanat alanında kolay yoldan dahil olanlara sık rastlıyoruz, bu da sanırım çağdaş sanat dünyası için en büyük handikap. Gerçekten etkili bir eleştirel yapının olmayışı da buna neden oldu. Ne yazık ki zaman içinde liyakatin tümüyle hiçe sayıldığı bir çeşit ‘’ticari sektöre’’ dönüştü çağdaş sanat. Genel olarak sanatsal niteliğin ikinci plana atılması ile üretimlerde tinsellik boyutu da yeterince önemsenmez oldu, oysa bunlar sanat eserinin en önemli özellikleridir. Bunların yerini, ilişki ağları, görünürlük, popülerlik ve her türden magazinsel show aldı. Sanatsal nitelik üzerinden adil bir değerlendirme olmadığı için de iyi şeyler yapmak isteyen sanatçılar bu yozlaşmadan muzdarip oldular. Hatta yaşanan mevcut durumdan en büyük zararı, kendini sanata adayan, uzun yıllardır emek veren sanatçılar gördü de diyebiliriz. Ticari ilişki ağları yüzünden bazı galericiler, küratörler, sanat fuarları ve koleksiyonerler de bu durumun parçası oldular. Gelinen noktada ne yazık ki en önemli kriter sanatsal nitelik değil artık, bu ortamda sanatsal niteliği savunmak da, onu korumak da son derece güçleşti. Özetle ortada ‘’Çağdaş Sanat ‘’ denilen gösterişli bir yapı var, yapının dışı parlak ve göz alıcı ama içi boşaltılmış bir yapı. Samimiyetle üreten sanatçıların büyük kısmı gelinen bu durumun farkında ve kendilerini korumaya çalışıyor fakat yapı her geçen gün bozulma devam ediyor. Elbette bu da bir dönem, bu iş nereye evrilir zaman gösterecek.
”Sanatçının yerel olmak gibi bir derdi olmamalı”
Eserlerinizin Art Basel, Contemporary İstanbul gibi fuarlarda yer alması, sizi küresel sanat diliyle nasıl bir diyaloğa soktu? Türkiye’den bir sanatçının bu platformlarda “yerel” kimliğini koruması mümkün mü?
Uluslararası çağdaş sanat fuarları, sanatçılara bireysel olarak büyük bir deneyim kazandırıyor, çünkü buralar kendi konumunuzu ve sanatınızı da bir anlamda test edebileceğiniz uluslararası platformlar. Buralarda izleyiciden aldığınız tepkilerle, uluslararası boyutta sanatınızın konumu nerede, onu da görmüş oluyorsunuz. Art Basel İsviçre ve Art Basel Miami de sergilenen işlerim, yabancı koleksiyonlara dahil olmuştu ki bu önemli bir göstergeydi benim için. Elbette fuarlar daha ticari mecralar. Orada sanatın piyasa tarafı daha ön plandadır fakat buralarda alım yapan ciddi koleksiyonerler de var. Mesela 2016 ‘’Contemporary İstanbul’’da Hollandalı bir koleksiyoner resmimi alıp yurt dışına götürmüştü, 2021 Contemporary’de ise ürettiğim ‘’Persona’’ isimli mask serisi O.M.M Modern Müze’nin koleksiyonuna dahil olmuştu. Bunlar sanatımın evrensel nitelik kriterlerini gösteren önemli göstergeler. Çağdaş sanat çok geniş bir daire. O dairenin içinde yer alarak kendi dilinde üretebilmek önemli.
Bu arada sanatçının illa yerel olmak gibi bir derdi de olmamalı bence. O dönemler geride kaldı. Sanatsal anlamda artık herkes ‘’Dünya vatandaşı’’. Elbette her ülkenin sanatçısı, kendi toprağında doğup büyüdüğü için ister istemez o coğrafyadan etkilenir, üretimlerinde kendi kültüründen izler de olabilir, bu iyi de bir şeydir ama bunu içselleştirerek samimiyetle yaparsanız değerlidir. Diğer türlü zorlama olur. Samimi bir dille üretilmiş nitelikli eserler, yerel coğrafyanın ötesine geçerek tüm dünyayı kucaklar. Asıl mesele, Dünya sanatını bilerek ve çağdaş sanat felsefesini içselleştirerek kendine özgü bir dil geliştirebilmektir. Üretimlerinizde kavramsal alt yapılarla birlikte plastik nitelikler de varsa, bunları da doğru şekilde sunabiliyorsanız eğer, bu yerli ve yabancı tüm izleyicileri etkiliyor.

Sanat eserinin zamana karşı direncini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir eserin “çağdaş” olma niteliği sizce ne kadar süreyle geçerlidir?
Sanat eserinin en önemli özelliklerinden biri de zamana karşı direnmesidir. Hemen tüketilen parlayıp sönen üretimler sanat değeri düşük olanlardır. Bir eserin zamana karşı durmasının en büyük nedeni de, o eserin sahip olduğu niteliktir. Bugün sanat tarihinde yer etmiş eserlerin ortak özelliği sanatsal anlamda nitelikli olmalarıdır. Çağdaş sanat da bir dönem aslında, bir gün doğdu ve bir gün de sona erecektir, fakat bu öyle çabuk olmayabilir çünkü çağdaş sanat son derece karma anlayışta, iç içe bir yapı. İçinde sanat tarihinden eski ve yeni her şey var. Hemen her şeyin serbest olduğu bir anlayış bu. Yeter ki yaptığınız şeyi doğru şekilde sonuçlandırın.
Geleceğin nasıl şekilleneceği bilinmez ama muhtemelen bu dönemden de sembol olacak bazı işler olacak ve sanat tarihi içinde yer alacaktır.
” ‘Yaratıcı Yıkım’ oldukça önemsediğim bir mesele”
Eserleriniz birçok önemli koleksiyonda yer alıyor. Sizce bir sanat eseri özel veya kurumsal bir koleksiyona girdiğinde, artık başka bir “hayat” mı başlar?
Bu da son derece bireysel bir deneyim bence. Bazı sanatçıların üretimleri çok daha fazla anlaşılır, çok daha fazla beğenilir veya çok daha fazla ticari başarı elde edebilir ya da tam tersi olabilir. Bunun da bir formülü yok. Hepsi kişiye ve şartlara göre değişken meseleler, bana göre herkes kendi seçimleriyle kendi yolunu çiziyor. Sanattan ne beklediğinizle de doğru orantılı çizdiğiniz yol. Daha ticari veya daha popüler anlayışta, seri üretimler yapıyorsanız bunun kazandırdığı şey başkadır. Daha felsefi, daha içe dönük ve daha derinlikli özgün işler yapıyorsanız, uzun vadede bunun getirisi de başkadır. Ben kendi yolumda risk alarak ve cesaretle ilerledim. Bu cesaretin bana en büyük getirisi sanatı derinlemesine kavramak oldu. ‘’Yaratıcı Yıkım’’ oldukça önemsediğim bir mesele. Yeteneğime yaslanıp sadece bir üslupta ustalaşmayı reddederek cesaretle ürettim ve sürekli bir inşa ve yıkım süreciyle ilerledim; bu şekilde yaratma cesaretimi söndürmedim. Arayışımı diri tutarak, sanatın hakikatine ve tinsellik boyutuna ulaşmak istedim. Bu cesaretli seçimler, ticari anlamda bana kaybettirse de, beraberinde getirdiği derin kavrayış ve aydınlanma ile çok şey de kazandırdı.
Bana göre hakikati arayan bir sanatçı, her şeyi göze alarak verdiği zorlu mücadele sonunda kendini buluyor. Bunu kendiniz bulmalısınız ve bu oldukça çileli bir yolculuk; konforlu alanda buna ulaşamazsınız. Sanatçılık, zorlu bir mücadele sonunda, hak ederek kazanılan özel bir ödül bence.

”Üretilen her eser, sanatçının ruhundan bir parça ve parmak izini taşır”
Eserlerinizi izleyen birisiyle aranızda kurduğunuz “görsel diyalog” sizin için ne kadar önemli? Bir sanatçının izleyici üzerindeki etkisini ölçebilmesi mümkün müdür?
Bu konu da oldukça önemli benim için. Üretilen her eser, sanatçının ruhundan bir parça ve parmak izini taşır. Üretimlerde samimiyeti önemsiyorum. Samimiyet taklit edilemeyen bir şeydir. Sahtesi direk belli olur. Aynı zamanda bulaşıcıdır da; önce üretilen esere yansır, oradan da izleyiciye yansır. Sanatçı içinden gelen sese kulak vermeli; bu iç ses onu doğru yere götürecektir. Sanat eseri insana dokunmalı bence. Herkeste farklı bir etki bırakabilir ama bu etkiyi izleyicide yaratabilmeli. Sanatçı eserine yüklediği bir duyguyu ve düşünceyi öylesine saf ve dolaysız bir şekilde yapmalı ki, bu duygu ve düşünce izleyiciye olduğu gibi geçebilmeli.
”Markalaşmış bir ismi, işlerinin niteliği yüzünden değil de, ticari getirisi ve popülerliği yüzünden tercih edenler çok”
Günümüzde çağdaş sanat piyasası kimi zaman içerikten çok “marka” üzerinden dönüyor. Siz bu dengeyi kendi pratiğinizde nasıl koruyorsunuz?
Evet, bu tespitiniz ne yazık ki doğru, çünkü bu kolay olan, diğer türlüsü derinlik istiyor. Çağdaş sanatın en büyük handikapı da bu belki. Öyle ya da böyle markalaşmış bir ismi, işlerinin niteliği yüzünden değil de, ticari getirisi ve popülerliği yüzünden tercih edenler çok. Üretimler ticarileştikçe ve ürüne dönüştükçe onu üretenler de bir üretim fabrikasına dönüşüyor. İçi boşalan seri üretim şekilde üretilen ‘’dekoratif panolar veya objeler’’ sanat eseri diye pazarlanıyor. Öte yanda çok daha nitelikli ve özgün bir üretim, aynı kişiler tarafından görmezden gelinebiliyor. Çünkü buradaki piyasa kriterleri farklı; bu aslında son derece zararlı bir anlayış. Sanatın evrensel kriterlerini hiçe sayarak yerel piyasanın kriterlerine öncelik verdiğinizde her şeyin içi boşalıyor. Bu konu kanayan bir yara aslında ama bunu güçlü bir şekilde dile getirecek ve buna karşı koyacak bir yapı yok. Ben de kendi alanımda bağımsız mücadelemi veriyorum; ne mutlu ki bugüne kadar hiçbir gruba dahil olmadım veya kimsenin gölgesine girmedim. Sanat adına kendi inandığım doğrularım var, savunduğum meseleler var; derdim kavramsal çerçevesi olan, içeriği sağlam, aynı zamanda da plastik anlamda güçlü, nitelikli eserler yaratmak. Bu bahsettiğim sentezi yapmak oldukça zor tabii. Bunu başarmak için de tüm varlığımla çalışıyorum.
Sanatınızın geleceğinde sizi en çok heyecanlandıran yönelim nedir? Yaratım sürecinizde hâlâ keşfetmeyi beklediğiniz “karanlık bölgeler” var mı?
Olmaz mı? Hatta karanlık bölgeler öylesine güçlü ki, oradan da besleniyorum çoğunlukla, çünkü ışığın daha güçlü parlaması için karanlığa ihtiyacı vardır. Gece olmasaydı, gündüzü tanımlayamazdık. Evrendeki her şeyin iki tarafı vardır; bu dualitedir. Mühim olan bu iki taraf arasında ki uyumdur. Uzakdoğu felsefesinin meşhur sembolü olan ‘’Yin Yang’’ buna işaret eder. Yaşamda değişmeyen tek şey de değişimdir. Samimiyetle üreten bir sanatçı için değişim, kaçınılmazdır. Herakleitos bu konuya göndermeyle ‘’Her şey akar, her şey değişir’’ der ve meşhur olmuş diğer sözünde bu durumu ’’ Aynı nehirde iki kere yıkanılamaz’’ diye özetler. Aralıksız üreten bir sanatçı olarak, eminim dönüşerek ilerleyeceğim. Nasıl bir dönüşüm olur bilinmez. Sanırım zamanla üçüncü boyuta daha çok gireceğim. Belki de ilk örneklerini verdiğim katmanlar, daha da artacak ve formlar biraz daha soyutlanacak. Evrenin bana gönderdiği akış ve değişim frekansına uyacağım; içimde akan nehir, nereye akacaksa oraya akacaktır.
Umarım bu akış ve değişim frekansı size şans ve başarı getirir. Çalışmalarınızda ve sanat hayatınızda başarılarınızın devamını dilerim. Bu sanat dolu ilham ve bilgi verici sohbet için teşekkür ederim.
Ben de teşekkür ederim.
KitaptanSanattan.com / Elif Doruk

Organ Bağışının Önemi: Türkiye’de 32.982 Kişi Organ Nakli İçin Sıra Bekliyor





























































“Hassas ruha sahip insanlar, gerçek yaşamın acımasızlığı ile mücadele eder ve ondan derinlemesine etkilenir. ” Buradan seslenenler hayatla ve sanatla daha samimi diyalog kuranlar benim gözlemlediğim.
Çok güzel bir röportaj emeğinize sağlık.
Güzel bir interview olmuş.
Tebrikler..
Birçok tartışma konusuna kaynak olacak güzel bir röportaj. Tebrikler.