SÖYLEŞİ

Gabrielle Reeves: ‘Rodeo Gibi Sporlardan Kadınların Dışlanması Beni Çok Etkiledi’

Söyleşi: Elif Doruk

Gabrielle Reeves:
‘Rodeo Gibi Sporlardan Kadınların Dışlanması Beni Çok Etkiledi’

Gabrielle Reeves’in, adını Virgil’in Aeneid destanındaki ünlü “Kadınlar değişken ve sürekli değişkendir” ifadesinden alan sergisi İstanbul Concept Studio’da açıldı.

Gabriella Reeves’le karşılaşmak, insanın kendi içindeki akışı yeniden duymasına benziyor. Suyun hafızasını, kadın bedeninin görünmez yüklerini ve değişimin incelikli gücünü resimlerine taşıyan Reeves, anlatırken hem çok derinden hem de çok sakin bir yerden konuşuyor. Yıllardır İstanbul’da sürdürdüğü yaşamı, kadınların hikâyeleriyle kurduğu bağ ve suyla olan kişisel yolculuğu, sohbetimizin her anına yumuşak ama güçlü bir titreşim gibi yayılıyor.

Bu röportaj, yalnızca bir sanatçının çalışma pratiğini değil; kadın olmanın, dönüşmenin, direnmenin ve yeniden şekillenmenin suda yansıyan hâllerini anlamaya dair bir yaklaşma çabası. Reeves’in sözlerinde, hem kendi hikâyesinin hem de kadınların kolektif hafızasının sessizce akan bir nehir gibi birbirine karıştığını görmek mümkün.

Onunla, akışkanlığın gücünü, suyun dönüştürücü yanını ve kadınların taşıdığı görünmez yükleri konuştuk. Bu röportajda sadece bir resme değil, bir iç dünyaya açılan kapıları konuştuk.

Gabrielle Reeves: 'Rodeo Gibi Sporlardan Kadınların Dışlanması Beni Çok Etkiledi'

KitaptanSanattan.com / Elif Doruk

    • Gabrielle Reeves’i kısaca tanıyabilir miyiz?

2014’ten bu yana yaşadığım ve çalıştığım İstanbul’da yerleşik Amerikalı bir ressamım. Üretimim renk ve malzemeye dayanıyor; ister yağlı boya, ister akrilik, guaj ya da buluntu malzemeler olsun. Özellikle insanların içinde yaşadıkları çevrelerle kurduğu ilişkiler ve bu ortamların onları nasıl dönüştürdüğü ilgimi çekiyor. Wyoming Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar okudum ve yıllar içinde Türkiye’de ve yurt dışında edindiğim deneyimler hem
görme biçimimi hem de resimlerimi derinden etkiledi. İstanbul’a taşındığımdan beri hem sanatçı hem de sanat eğitmeni olarak çalışmayı sürdürdüm; işlerim Wyoming, İstanbul ve Avrupa’daki çeşitli galeri ve müzelerde sergilendi.

‘Akışkanlığı bir güç olarak görüyorum’

    • Adını Virgil’in Aeneid destanındaki ünlü “Kadınlar değişken ve sürekli değişkendir.” ifadesinden alan serginiz İstanbul Concept Studio’da açıldı. Virgil’in “Kadınlar değişkendir.” cümlesi tarih boyunca kadınların aleyhine kullanılan bir ifade oldu. Siz bu ifadeyi tersine çevirip bir güç metaforuna dönüştürüyorsunuz. Bu güç sizin çalışma sürecinize ve eserlerinize nasıl yansıdı?

Virgil’in cümlesi kadınların değişkenliğini bir kusur gibi gösterse de ben akışkanlığı bir güç olarak görüyorum. İstanbul’da yaşamak ve üretmek bana kimliğin mekâna, kültüre ve tarihe göre sürekli dönüşebileceğini öğretti; çalışma sürecim de bu hareketliliği yansıtıyor. Bu akışkanlık, son dönem işlerimde de güçlü bir biçimde hissediliyor. Yağlı boya, akrilik, guaj ve buluntu malzemeler arasında sık sık geçiş yapıyorum çünkü her biri farklı bir dönüşüm imkânı sunuyor. Bu süreç, kadınların yaşamlarının, bedenlerinin ve hikâyelerinin toplum ve çevreyle kurdukları ilişki içinde sürekli yeniden şekillenmesini yansıtıyor. Bu ifadeyi yeniden sahiplenerek, ‘istikrarsızlık’ olarak görülen şeyin aslında bir dayanıklılık olduğunu göstermek istiyorum: uyum sağlama, yeniden yaratma ve devam etme gücü.

‘Kadınların sınırların ötesine geçtiklerinde ortaya çıkan gücü yakalamaya çalışıyorum’

    • Kadının akışkanlığı sizin için sadece biyolojik değil, aynı zamanda kültürel ve politik bir akış mı? Bu akış nerelerde tıkanıyor, nerelerde özgürleşiyor?

Benim için kadınların akışkanlığı sadece biyolojik değildir; kültürel ve politik bir gerçekliktir. Tarih boyunca kadınların beklentiler ve güç yapıları arasında nasıl hareket etmek zorunda kaldığını yansıtır. Bu akış, rollerin katılaştığı, bedenlerin kontrol edildiği ya da hikâyelerin stereotiplere indirgenip basitleştirildiği yerlerde tıkanır. Fakat kadınların kendilerini kendi terimleriyle tanımlayabildiği anlarda—topluluk içinde, yaratıcı ifade
yoluyla ya da sadece mekânı özgürce sahiplenerek—yeniden akışkan hâle gelir. İşlerimde hem bu baskının ağırlığını hem de kadınların sınırların ötesine geçtiklerinde ortaya çıkan gücü yakalamaya çalışıyorum.

‘Kadın bedeninin bir hafıza taşıdığına inanıyorum’

    • Suyun hafızası olduğu söylenir. Kadın bedeninin de bir hafızası olduğunu düşünüyor musunuz? Sizce kadın bedeni toplumsal acıyı kendi içinde nasıl taşır?

Kadın bedeninin bir hafıza taşıdığına inanıyorum; yalnızca kişisel değil, kolektif ve toplumsal deneyimlerin de izlerini. Beden, içinden geçtiğimiz sessizlikleri, beklentileri, yükleri ve aynı zamanda direnci içine çeker. Bu hafıza her zaman görünür değildir; küçük bir gerginlikte, bedeni taşıyış biçiminde bile ortaya çıkabilir. Kültürler boyunca kadınlar acıyı sessizce taşımayı öğrenir ve bu sessizlik zamanla bedensel bir tarihe dönüşür. Çalışmalarımda bu tarihin nasıl değişip dönüşebileceğini, nasıl serbest bırakılıp yeniden yorumlanabileceğini araştırıyorum. Bedenleri suyla ilişkilendirerek hem taşınan yükün ağırlığını hem de akıp gitme, çözülme ya da yeni bir şekle bürünme ihtimalini görünür kılıyorum.

    • Bazı eserlerinizde yüzme bir kaçış, bazılarında bir güçlenme ritüeli gibi görünüyor. Kendi hayatınızda suyla kurduğunuz en unutulmaz yüzleşme neydi?

Su ile yaşadığım en unutulmaz yüzleşme, çok küçükken kız kardeşimle bir gölde yüzerken oldu. Dalgalar beklenmedik şekilde güçlüydü ve bir anlığına tamamen kontrolümü kaybettiğimi hissettim. O korku uzun süre benimle kaldı. Fakat zamanla suyun anlamı benim için çok değişti. Yüzmek, bedenimle, gücümle, sınırlarımla ve özgürlüğümle yeniden bağ kurma biçimine dönüştü. Suyun içinde hareket etmenin hem özgürleştirici
hem de kimi zaman iyileştirici bir tarafı var.

‘Resim yaparak bu dayatılmış yükleri sorguluyorum’

    • Tarih boyunca kadın bedeninin “taşıyıcı” oluşu —soyağacı, namus, annelik, aidiyet— bir yük haline geldi. Bu taşıyıcılık fikrine karşı, sanat size hangi özgürlüğü sundu?

Kadınların soyu, namusu ya da anneliği ‘taşıması’ gerektiği beklentisi ağır ve çoğu zaman söylenmeden dayatılan bir yük. Sanat, bu kalıtılmış rollerin dışına çıkabileceğim ve kadın bedeninin neyi taşıyabileceğini yeniden tanımlayabileceğim bir alan açıyor. Atölyede kimsenin beklentisini yerine getirmek zorunda değilim; bedenim bir sorumluluk değil, sezginin kaynağına dönüşüyor. Resim yaparak bu dayatılmış yükleri sorgulayan, dönüştüren ya da yeniden yazan imgeler yaratabiliyorum. Bu yaratım eylemi bir özgürlük: bedenin başkalarının hikâyelerini taşımak zorunda olmayan, kendi anlatısına ve ihtimallerine sahip bir varlık olabileceğini hayal etme özgürlüğü.

‘Rodeo Gibi Sporlardan Kadınların Dışlanması Beni Çok Etkiledi’

    • Dünya kadın tarihinin hangi anı sizde derin bir iz bıraktı? Bu izin sanatsal karşılığı hangi eserinizde görülebilir?

Kadın tarihindeki beni en çok etkileyen anlardan biri, rodeo gibi erkek egemen sporlardan kadınların dışlanmasıdır. Wyoming’de büyüdüğüm için rodeo kültürün önemli bir parçasıydı ve kadınların bir zamanlar aktif yarışmacılar olup daha sonra spor profesyonelleştikçe dışlanmaları sonrasında ise daha ‘feminen’ bir rol olan Rodeo Kraliçesi kimliğiyle geri çağrılmaları beni derinden etkiledi. Bu yok sayılma duygusu ve varlığını sürdürme mücadelesi, son sergim ‘The Strangest Adventures’ın önemli bir parçası oldu. Ayrıca dünya genelinde farklı biçimlerde süregelen üreme hakları mücadelesi beni çok etkiliyor. Bu hareketler, beden üzerindeki söz hakkının kime ait olduğu ve bu kararların nesiller boyunca nasıl yankılandığı gibi temel bir soruyu gündeme getiriyor. Kontrolle özbelirlenim arasındaki bu gerilim, işlerimde sık sık düşündüğüm bir konu. Daha geniş anlamda, kadınların kendileri için tasarlanmamış alanlara—spora, siyasete, eğitime, bedensel özerkliğe—girip görünür olmaya ısrar etmeleri bana ilham veriyor. Bu kırılmalar resimlerimde yankılanıyor: sınırlarla pazarlık, özerkliğin geri kazanılması ve dirençli, akışkan bir güçle yapıları aşma hâli.

Gabrielle Reeves: 'Rodeo Gibi Sporlardan Kadınların Dışlanması Beni Çok Etkiledi'

    • Bir kadının kişisel hikâyesi ile kadınların ortak hikâyesi arasında sizce görünmez bir bağ var mı? Bu bağı kırmak mı, güçlendirmek mi istediniz?

Bir kadının kişisel hikâyesi ile kadınların kolektif hikâyesi arasında görünmez bir bağ olduğuna inanıyorum. Deneyimlerimiz bireysel olabilir ama ortak tarihler, beklentiler ve kısıtlamalar tarafından şekillenir. Resim yaparken çoğu zaman mahrem olanla toplumsal olan, şimdiyle geçmiş arasında gidip geliyorum; tek bir beden, hafıza ya da jest ile daha büyük kültürel anlatılar arasındaki bağı arıyorum. Amacım bu bağı koparmak değil, görünür kılmak. O bağı güçlendirerek kişisel olanın nasıl daha geniş gerçeklikleri yansıtabildiğini ve kolektifin bireyin en küçük hareketlerinde bile hissedilebildiğini göstermek istiyorum.

    • Modern toplumda kadın hâlâ hangi “kısıtlayan akıntılarla” mücadele ediyor? Bu mücadele sizin işlerinize nasıl yansıyor?

Bugün kadınlar hâlâ pek çok ‘kısıtlayıcı akıntıyla’ karşı karşıya; belirli rollere uyma baskısı, bedenlerin denetlenmesi, eşitsiz emek beklentileri ve özerkliğin ince yollarla sorgulanması gibi. Kültürlere göre biçimleri değişse de etkileri benzer: kadınların günlük hayatta mekânı nasıl kullandığını, nasıl karar verdiğini ve kendi gücünü nasıl algıladığını şekillendiriyorlar. İşlerimde bu mücadele, sıkışma ile akış arasındaki gerilimde ortaya çıkıyor. Figürler çoğu zaman hareket, geçiş ya da hafiflik anlarında görünürken onları çevreleyen bazı çerçevelerin ağırlığı bu hareketin kırılganlığını vurguluyor. Suyun doğal olarak yarattığı soyutlama etkisiyle o sınırları itme veya çözme hâline de göndermede bulunuyorum. Su, bu kısıtlayıcı akıntılarda yol bulmanın bir metaforuna dönüşüyor: bazen bastıran, bazen özgürleştiren. Bedeni bu değişen kuvvetlerin içinde resmederek kadınların karşılaştığı baskıları görünür kılmayı, aynı zamanda bu akıntının yönünü yeniden tanımlama güçlerini de vurgulamayı amaçlıyorum.”

    • Eserlerinizde suya bakan figürler kadar, suya bakan izleyiciler de var. İzleyicinin sizin eserlerinize bakışında dönüşmesini beklediğiniz duygu nedir? Yüzleşme mi, özgürleşme mi?

Her izleyicinin deneyimi farklı olduğu için belirli bir duygu beklemiyorum fakat yüzleşme ile özgürleşme arasındaki alana özellikle ilgi duyuyorum. Su ve yüzme eylemi, hem kaçındığımız şeyleri görünür kılabilir hem de bir bırakma, serbestleşme imkânı sunar. İzleyici işlerime baktığında bu ikiliği hissetmesini umuyorum—kendi içinde bir şeyle yüzleşme daveti ve aynı zamanda onu bırakma ihtimali. Suyun içine bakan figürler, izleyicinin bakışını yansıtır; bu yansımada hem rahatsızlık hem özgürlük için bir alan vardır. En ideal dönüşüm, bu iki hâlin bir arada var olabileceğinin fark edilmesidir.

‘Bir kırılma olacaksa taşıdığımız kabullerde olmasını dilerim’

    • Sergiden çıkan bir kadının zihninde nasıl bir kırılma ya da farkındalık bırakmak istersiniz?

Sergiden çıkan bir kadının kendi akışkanlığının, gücünün ve karmaşıklığının farkına varmasını isterim. Bir kırılma olacaksa, bunun kendimiz hakkında sessizce taşıdığımız kabullerde olmasını dilerim: ne kadar çok şey taşıdığımız, ne kadar uyum sağladığımız ve çoğu zaman adını koymadan ne kadar çok şeye dayandığımız. En idealinde, içsel bir genişleme hissiyle ayrılmasını isterim; bedeninin, hikâyesinin ve dünyada hareket edişinin dinamik, güçlü ve tamamen kendine ait olabileceğini bilerek.

    • Erkek izleyicilerin serginizle kurduğu ilişkiyi gözlemlediğinizde, sizce onlar kadın akışkanlığının-değişkenliğinin hangi yönünü anlamakta en çok zorlanıyorlar?

Gözlemlediğim kadarıyla, erkek izleyicilerin en çok zorlandığı nokta, kadınların her gün taşıdığı görünmez yükleri kavramak oluyor; güvenlik, beklenti ve özfarkındalık üzerinden yapılan sürekli, ince pazarlıklar. Bu baskılar her zaman dramatik ya da görünür değildir, fakat sürekli ve oldukça yorucudur. Bu gerçeklik çalışmalarımın birçok yönünü besledi ve şekillendirdi. Kadınlar uyum sağlamayı, esnemeyi, ortamı okumayı, riski sezgisel olarak öngörmeyi, gerektiğinde yumuşamayı ya da sertleşmeyi öğrenir. Pek çok erkek için bu sürekli navigasyon hâli yaşamsal bir deneyim değildir; bu yüzden bu akışkanlığın duygusal ağırlığını fark etmeleri zor olabilir. İşlerim bu gerçeğe küçük de olsa bir pencere açabiliyorsa bu benim için anlamlıdır.

KitaptanSanattan.com / Elif Doruk

Gabrielle Reeves: 'Rodeo Gibi Sporlardan Kadınların Dışlanması Beni Çok Etkiledi'

Türkler, Ruhen 44 Yaşında Genç Hissetmeyi Bırakıyor

Bir Yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir



Başa dön tuşu