
Dengin Ceyhan:
‘Önemli Olan Eserin Hangi Türde Olduğu Değil, Ne Hissettirdiği’
Dengin Ceyhan, klasik müziğin sınırlarını zorlayan ve farklı türleri cesurca bir araya getiren yaklaşımıyla dikkat çeken bir piyanist.
Bu söyleşide Ceyhan; çocukluk yıllarından bugüne uzanan müzikal yolculuğunu, akademiden sahneye uzanan kırılma anlarını ve sanatında türler ötesi bir dil kurma arayışını samimi bir dille anlatıyor.
Pentagram uyarlamalarından “Piyano’nun Kadınları” projesine, Anadolu’nun sesini dünyaya taşıma hedefinden sanatın hafıza ile kurduğu ilişkiye kadar pek çok başlıkta, müziğin asıl gücünün türlerde değil, dinleyicide bıraktığı duyguda saklı olduğunu hatırlatıyor.
KitaptanSanattan.com / Yeşer Yelmez

Dengin Ceyhan ile Sanat, Hafıza ve Sınırların Ötesi Üzerine
Öncelikle sizi biraz daha yakından tanımak isteriz: Piyanoyla tanışma hikâyeniz nasıl başladı? Çocukluk yıllarınızın bugün kurduğunuz müzikal dünyaya etkisini nasıl tanımlarsınız?
Piyano ile tanışmam doğduğum yer olan Antakya’da oldu. 8 yaşımdayken ailemin yönlendirmesiyle sevgili Natalia Sovuksu ile piyano derslerine başladım. Üç yıl boyunca hem piyano eğitimi aldım hem de konservatuvara hazırlık sürecinden geçtim. Çocukluk yıllarımla bugün kurduğum müzikal dünya arasında en güçlü bağ, sevdiğim
müzikleri çalma ve onların üzerine yoğunlaşma isteğimdi. Bu yaklaşım zamanla benim müzikal kimliğimi de şekillendirdi. Bu yüzden kendimi yalnızca akademik bir piyanist olarak tanımlamak yerine; farklı müzik türlerinden beslenen, kendime yakın hissettiğim eserleri yorumlayan ve dinleyiciyle daha doğrudan, samimi bir bağ kurmayı amaçlayan bir müzisyen olarak görüyorum.
Hacettepe Ankara Devlet Konservatuvarı geleneğinden gelen bir sanatçı olarak, İdil Biret ve Gülsin Onay ile gerçekleştirdiğiniz çalışmaların, teknik becerinin ötesinde, sanat anlayışınıza nasıl bir katkısı oldu?
Müzikal kimliğimin oluşumunda en belirleyici isim, konservatuvarı kazandıktan sonra tanıştığım ve ortaokuldan yüksek lisansa kadar tüm eğitim sürecim boyunca birlikte çalıştığım sevgili hocam Prof. Binnur Ekber olmuştur. Bu uzun yolculukta bana yalnızca piyano çalmayı değil, bir müzisyenin nasıl düşünmesi, nasıl üretmesi ve kendini nasıl ifade etmesi gerektiğini öğretti. Konservatuvar eğitiminin yanı sıra katıldığım masterclasslar da sanat anlayışımın gelişiminde çok önemli bir rol oynadı. İdil Biret’e çaldığımda henüz çok gençtim, ancak bu deneyim bana sahneye ve müziğe bakış açısından büyük bir farkındalık kazandırdı. Gülsin Onay’ın Gümüşlük’te düzenlediği masterclass’ta ise hem kendisiyle hem de Kemal Gekic, Daniel Gortler, Stephan Gutman, Alexander Madzar ve Misha Dacic gibi önemli piyanistlerle çalışma fırsatı buldum. Bu süreç, benim için adeta yeni bir dünyanın kapısını
araladı. O dünyayı tanımak, müziğe ve hayata dair hedeflerimin, isteklerimin ve hayallerimin ilk kez net bir şekilde şekillendiği dönem oldu.
Biraz da akademik yolculuğunuza değinmek isterim. Bir noktada her şeyi geride bırakıp İstanbul’a yerleşme kararı alıyorsunuz. Bu kararın şekillenme sürecini ve deneyimlerinizi paylaşır mısınız?
-Konservatuvar eğitimimi tamamladıktan sonra Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı, Bilkent Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi DTCF’de ders verdim. Bu süreçte akademik çalışmalarımı sürdürürken aynı zamanda konser projelerimi de yürütmeye devam ediyordum. Ancak zamanla akademik yoğunluk, sahneye ve üretmek istediğim projelere ayırmam gereken zamanı kısıtlamaya başladı. Kendi sanatsal vizyonum doğrultusunda bazı değişiklikler yapmam gerektiğini içten içe hissediyordum. Pandemi döneminde, özellikle ilk kapanma sürecinde, bu düşünceler daha da netleşti. Hayatımın yönünü yeniden değerlendirme fırsatı bulduğum bir dönemdi. Bu sürecin ardından İstanbul’a taşınma kararı aldım. Benim için oldukça radikal bir adımdı; ancak bugün geriye dönüp baktığımda, tam zamanında verilmiş ve hayatımı dönüştüren çok doğru bir karar olduğunu düşünüyorum.
‘Pentagram grubunun desteği de benim için çok kıymetliydi’
Pentagram eserlerini piyanoya uyarlamak gibi alışılmadık bir yaklaşım geliştirdiniz. Bu süreçte karşılaştığınız estetik ya da teknik zorluklar nelerdi?
Pentagram, çocukluğumdan beri hayranı olduğum bir grup. Müziklerini sadece dinlediğim değil, gerçekten hissettiğim; konserlerinde büyük bir coşkuyla eşlik ettiğim ve her zaman ilham aldığım bir yerleri var hayatımda.
Bu süreç, “For Those Who Died Alone” eserini piyanoya uyarlamamla başladı. Zamanla bu çalışma, Pentagram’ın enstrümantal eserlerinin tamamını piyanoya uyarladığım daha kapsamlı bir projeye dönüştü. Bu projenin hayata geçmesinde Pentagram grubunun desteği de benim için çok kıymetliydi. Estetik ve teknik açıdan en büyük zorluk, bu güçlü ve yoğun müziği piyanoya aktarırken eserin orijinal kimliğini koruyabilmekti. Elektrik gitar, davul ve diğer enstrümanların yarattığı enerjiyi tek bir enstrümanla ifade etmek ciddi bir denge gerektiriyor. Bu nedenle düzenlemelerde en çok dikkat ettiğim nokta, eserin ruhundan uzaklaşmadan, aynı hissiyatı piyanoyla da dinleyiciye geçirebilmek oldu.

‘Benim için önemli olan, bir eserin hangi türde olduğu değil, ne hissettirdiği’
Klasik müzik ile rock/metal dinleyicisini aynı zeminde buluşturmak, sizce günümüz müzik algısına nasıl bir katkı sunuyor?
Bence müziği türlere ayırmak çoğu zaman dinleyiciyle aramıza görünmez duvarlar örüyor. Oysa müziğin özü aynı; duygu, enerji ve anlatım. Klasik müzikle rock/metal dinleyicisini aynı zeminde buluşturmak, bu duvarları biraz olsun yıkmaya yardımcı oluyor. Benim için önemli olan, bir eserin hangi türde olduğu değil, ne hissettirdiği. Rock ya da metaldeki o yoğun enerji ve ifade gücüyle, klasik müziğin derinliği ve yapısal zenginliği aslında birbirine düşündüğümüzden çok daha yakın. Bu iki dünyayı bir araya getirdiğinizde, dinleyici alışık olmadığı bir kapıdan içeri giriyor ve çoğu zaman “ben bunu da seviyormuşum” dediği bir alan keşfediyor. Günümüz müzik algısı açısından da bunun önemli bir katkı sunduğunu düşünüyorum. Çünkü artık dinleyici daha açık, daha meraklı. Türler arası geçişler arttıkça müzik daha özgür bir alana taşınıyor. Ben de yaptığım projelerde bu özgürlüğü hissettirmek ve farklı dinleyici kitlelerini ortak bir duyguda buluşturmak istiyorum.
“Piyano’nun Kadınları” projesiyle, müzik tarihinde gölgede kalmış kadın bestecilere odaklandınız. Bu proje nasıl oluştu?
Aslında bu projenin çıkış noktası oldukça kişisel ve biraz da tesadüfi. Bir kedi sahiplendim ve dişi olduğu için ismini bir kadın besteciden koymak istedim. O dönemde bildiğim tek kadın besteci Clara Schumann olduğu için ona Clara adını verdim. Sonrasında, ismine yakışsın diye Clara Schumann’ın bir eserini çalmaya başladım. Bu süreç
bende bir merak uyandırdı: “Başka kadın besteciler kimler?” diye araştırmaya başladım. Araştırdıkça aslında çok zengin bir repertuvar olduğunu fark ettim. Ancak Türkiye’de bu alana odaklanan kapsamlı bir projenin daha önce yapılmamış olması dikkatimi çekti. “Piyano’nun Kadınları” böyle doğdu. Kişisel bir hikâyeden yola çıkıp zamanla bir
sorumluluğa dönüştü. Bu projeyle, müzik tarihinde gölgede kalmış kadın bestecilerin eserlerini daha görünür kılmayı amaçladım. Ve açıkçası bu projenin en önemli ilham kaynağı hâlâ kedim Clara.
‘Tüm yaşanmışlıklar, sanat eserlerinin oluşumuna zemin hazırlar’
Sanat pratiğinizde toplumsal duyarlılık ve hafıza kavramları nasıl bir yer tutuyor?
Sanat, yaşamın bir aynasıdır; tüm yaşanmışlıklar, bir şekilde sanat eserlerinin oluşumuna zemin hazırlar. Bunun farkında olmak ve bu bilinçle bir sanatsal vizyon inşa etmek, yaptığımız işin en temel gerekliliklerinden biridir.
Edward MacDowell’ın eserini Türkiye’de ilk kez seslendirmek, sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Konservatuvarda öğrencilik yıllarımda “piyano edebiyatı” adında oldukça kapsamlı bir dersimiz vardı. Bu ders, klasik müziğin temel yapı taşlarını ve repertuvarını derinlemesine tanıma fırsatı sunuyordu. Edward MacDowell ile de ilk kez o derste tanıştım. Müziğini ilk duyduğum andan itibaren beni çok etkilemişti. O günden sonra, onun bir eserini bir gün orkestra eşliğinde çalma hayali benim için özel bir hedefe dönüştü. Bu hayali gerçekleştirdiğimde ise gerçekten tarif etmesi zor bir mutluluk yaşadım. Sanırım o an, kendimi dünyanın en mutlu insanlarından biri gibi hissettiğim anlardan biriydi.

‘Amacım, Anadolu’nun sesini ortak zeminde buluşturmak’
“Echoes of Anatolia” projesi kapsamında, Anadolu’nun kültürel mirasını uluslararası dinleyiciye aktarırken nasıl bir anlatı kuruyorsunuz?
“Echoes of Anatolia” benim için sadece bir konser programı değil, aynı zamanda bir anlatı kurma biçimi. Anadolu’nun kültürel mirasını uluslararası dinleyiciye aktarırken, bunu folklorik bir sunumdan ziyade evrensel bir müzik dili üzerinden ifade etmeye çalışıyorum. Anadolu’nun ezgileri zaten çok güçlü bir duygu taşıyor; benim yaklaşımım, bu duyguyu piyanonun imkânlarıyla yeniden şekillendirerek, farklı kültürlerden dinleyicilerin de kendilerinden bir şey bulabileceği bir noktaya taşımak. Yani aslında yerel olanı koruyarak, onu evrensel bir anlatıya dönüştürmek. Konserlerimde de bir bütünlük kurmaya özen gösteriyorum. Repertuvar akışı, eserler arasındaki geçişler ve sahnedeki atmosfer; hepsi bir hikâyenin parçaları gibi ilerliyor. Dinleyicinin sadece bir konser izlemekten ziyade, baştan sona bir yolculuk deneyimlemesini istiyorum. Kısacası, “Echoes of Anatolia” ile amacım, Anadolu’nun sesini olduğu gibi koruyarak, onu dünyanın farklı coğrafyalarındaki dinleyicilerle duygusal bir ortak zeminde buluşturmak.
Yoğun konser programları, kayıt projeleri arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Hem konser programlarını hem de kayıt projelerini hayata geçirmek, uzun ve titiz bir hazırlık süreci gerektiriyor. Bu yüzden benim için denge kurmanın en önemli yolu, zamanı doğru planlamak ve her projeye hak ettiği odakla yaklaşabilmek. Konserler daha anlık ve canlı bir enerji gerektirirken, kayıt süreçleri çok daha detaycı ve içe dönük bir çalışma disiplini istiyor. Bu iki farklı dünyayı dengeleyebilmek için dönemsel olarak önceliklerimi belirliyor, bir projeye yoğunlaştığımda diğerini arka planda olgunlaştırmaya çalışıyorum.
‘Kendi yolunda kalabilmek insana iyi geliyor’
Bugünden geriye baktığınızda, müziğe yeni başlayan çocuk halinize ne söylemek isterdiniz?
Bugünden geriye baktığımda, müziğe yeni başlayan o çocuğa söyleyeceğim en önemli şey; içinden geleni yapmaktan ve hayalini kurduğu yoldan vazgeçmemesi olurdu. Çünkü bugün geldiğim noktada, yapmak istediklerimden ve hayatı yaşama şeklimden vazgeçmediğim için huzurluyum. Her şey her zaman kolay olmuyor ama kendi yolunda kalabilmek, zamanla insana iyi geliyor. Aslında bunu sadece geçmişteki kendime değil, gelecekteki kendime de şimdiden hatırlatıyorum.
KitaptanSanattan.com / Yeşer Yelmez





























































