
Sıradan Olanın Farklılığı: Gülfidan Hitit Biçer – Vecdi Uzun yazdı.
“Naif resim, yakınımızda patlayan bir silah sesine benzer.”
-André Derain
Naifler gerçekleri bilinçaltından gelen çocuksu ve coşkulu imgesel süzgeçlerinden geçirdikten sonra ürünlerini ortaya koyar ve naif resimde gerçeklerden kopmama eğilimi de içgüdüsel olarak sürer.
Çevre etkilerinin, doğanın, insan yaşamının türlü kesitlerinden alınan esinlerle, bilinçaltında oluşan özümlemelerle ve de fantastik süzgeçlerden geçirmek suretiyle ortaya konulan yapıtların bir bölümü gerçekliğin sınırları içinde yer alır.
-Gülfidan Hitit Biçer
Naif resmi diğer resimlerden ayıran en önemli unsurun resim tekniğindeki içtenlik ve samimiyettir. Naif resim sanatında renkte, çizimde veya perspektifte yapılan hatalar, çoğunlukla taze, sıcak ve yumuşak bir görünüm ortaya çıkarmaktadır. Naif resimlerde dokuların belirgin olarak yer bulduğu, ham renklerin kullanıldığı ve incelikten çok basitliğin öne çıktığı ilk bakışta görülebilir. Naif resim sanatçısı basitliği, farklılığı ve çarpıcılığı dikkat çekmek için değil, içinden geldiği gibi naif duygularıyla ortaya koyar. Naif resmin yapım kolaylığı ve popülerliği nedeniyle, naif duygulardan daha çok yoğun planlama ile yapılmış örneklerinin çoğuna sözde naif diyebiliriz.

Naif sanat, çocuksu bir basitlik taşıyan bir sanat türüdür. Tür olarak primitif sanatla oldukça benzeşir. Naif sanatın çok az sanat eğitimi almış ya da hiç eğitim almamış insanlar tarafından yaratılmış olduğunu söylemek bu türü fazlasıyla basite indirgemek olur. Sanatçının akademili veya alaylı olmasına hiç önem vermem. Esas olan ortaya koyduğudur.
Naif resimler; genelde belirli belirsiz hatlar ve renk geçişleri yanında gerçekçi resimden uzaktır. Naif resmin bu doğal yapısı izleyicide sıcak ve samimi duygular yaratır. Gülfidan Hitit Biçer’in naif resimlerinde perspektif çok net ve keskin çizgilerle bellidir. İnsan figürleri hariç resimdeki tüm figürleri mümkün oldukça (ama ana yapıyı bozmadan) geometrik şekillere yaklaştırma eğilimi bulunur. Gülfidan Hitit Biçer’i sıradanlar arasında farklı yapan yapısallığı kesinleşmiş bir resim türü olan naif resimde kendine özgün bir tarz yaratmaya çalışmasıdır. Eğitimli olmamasına rağmen resim sanatına geniş bir pencere ve daha yukarıdan bakabilmesi için kendini eğitebilmesidir.
1960 yılında Ankara’da Bolu Apartmanı’nda dünyaya gözlerini açan Gülfidan Hitit Biçer, sessiz, kendi halinde ve biraz da huysuz bir çocuktu. Biraz büyüyüp aklı erdiğinde, kendini küçük bir resim atölyesinde buluverdi. Evin her tarafı resim malzemeleri, duvarları ise çocuk resimleriyle doluydu. Ağabey Murat Hitit (5-6 yaşlarında), müthiş yetenekli küçük bir ressamdı. O küçük çocuk; sürekli bir şeyler çiziyor, parmaklarıyla boyuyor da boyuyordu. Bizim Küçük Gülfidan ise (3-4 yaşlarında) bu atmosferi şaşkınlıkla izliyor, anlam veremiyor, bu olanlarla hiç mi hiç ilgilenmiyordu. Oysa anne Filiz Hitit, çocuklarını oya gibi işlemek istiyordu. 1970 yılında babasının işleri nedeniyle Bolu’da yaşama kararı alınmıştı.

Ailenin Bolu’ya taşınması ile birlikte hayatlarının çizgisinin nasıl değiştiğini sanatçı Gülfidan Hitit Biçer aşağıda detaylı anlatmaktadır.
“Bu kaderimizi değiştirdi. Şimdi düşünüyorum; Ankara’da büyümüş olsaydım, nasıl bir hayatım olurdu? Kesinlikle kültürel açıdan çok daha mükemmel. Kolejde okurdum. Müzik, piyano resim dersleri alırdım. Resim konusunda belki ben de yönlendirilebilirdim. Hep düşünmüşümdür; acaba İngilizce yerine resim, yanı sıra geleneksel sanatlar, stilistlik, moda tasarımı tahsil etmiş olsaydım, nasıl bir insan olurdum, ne tarz resimler yapardım? Bunu bilmeyi çok isterdim.
İlerleyen yıllarda resimle olan ilişkim, Bolu’daki okul sıralarında resim dersimin hep çok iyi olmasından öte değildi. Ta ki, 1995 yılında yılmayan annem Filiz’in yeni projesine kadar. (Bu arada annesinin dâhi oğlu, ağabeyim ODTÜ’de okurken –1980’li yıllar, ki ülke için zor bir dönemdi– tahsilini tamamlamak amacıyla yurt dışına gitmek zorunda kalmıştı.) Oğlunun resimden kopmak zorunda kalışının hezimetiyle sarsılan annemin yeni bir planı vardı. Bakalım bu ne kadar işleyecekti? Bu plan; kendini, beni ve oğlumu bir resim kursuna yazdırmaktı. Yıl: 1995. Bir süre üçümüz kursa devam ettik. Önce oğlum Atilla Can Biçer (küçük bir çocuk olduğu için) kurstan ayrıldı, arkasından annem. Bu önemli değildi çünkü o görevini tamamlamıştı. Ben kurstaydım ve aralıksız devam ediyordum. İngilizce öğretmenliği görevimden arta kalan tüm zamanlarımı resim yaparak geçiriyordum. Resim alanında başarılı olup annemi mutlu etmeyi çok ama çok istiyordum. En büyük hayalimdi. Ne var ki, atölyede 10 kişi isek, 9’u aynı ya da birbirine benzer işler çıkartıyor, ben ise bambaşka bir telden çalıyordum. Kısa süren kurs dönemi sonunda hocalar “Biz size yardımcı olamıyoruz.” dediklerinde, artık benim için yeni bir dönemin kapıları açılmıştı. O gün bugündür, kendi içimde kavrulup gidiyorum…”

Gülfidan Hitit Biçer, sanat hayatındaki yolculuğu başlangıcından bugüne kadar özetlemektedir.
“Sanatın her dalını icra edenlerin çeşitli ilham kaynakları vardır. Benim ilham kaynağım ise kendim oldum. Resim yaparken, çocukluğumu düşünür ve o zamanların güzel anlarını hayal ederim. Aslında karamsar, kaygılı bir kişiliğim var; belki de resim yaparak içimdeki neşeli çocuğu bu şekilde dışa vuruyor ve öyle rahatlıyorum. Ağabeyimden oldukça etkilendiğimi de söylemeliyim. Onun karikatürlerine de yansıttığı mizahî kişiliği, hayata ve olaylara olan espritüel bakışı benim esin kaynaklarımdan biri olabilir diye düşünüyorum. Bu olumlu bir şey. Düğünler, bayramlar, festivaller, çocuk oyunları ve bunun gibi renkli ve neşeli resimler yapmak, benim olmazsa olmazlarım oldu. Yanı sıra, insanımızın acılarına da kayıtsız kalmadım tabii ki. Sosyokültürel temalar çerçevesinde toplumumuzun yaralarına vurgu yapan temalar da işledim.
Benim resimlerimde hep bir hikâye vardır. Kimi zaman da vermek istediğim bir mesaj orada gizlidir. Bazen yaşadığım çevre ve olaylardan esinlenerek, bazen de imgesel olarak ortaya koyduğum yapıtlarımın belgesel ve yöresel tatlar içermesine özen gösteririm. İnce detayları objelerle zenginleştirerek tuvale yansıtırım. Kendimi tuvalin içerisinde bir yerdeymişim gibi hissederim. Bazen folklor oynayan bir kız, halı dokuyan bir kadın, topaç çeviren bir çocuk, bir balık ya da bir yavru kedi… Kendiliğinden oluşan bu durum beni heyecanlandırıp yaptığım işten daha fazla zevk almamı sağlıyor. Çünkü ben duyguların resmini yapıyorum. Böylelikle, resmimde yer alan canlıların duygularını hissederek ve hikâyede bulunma amaçlarını da göz önünde bulundurarak o atmosferde yaşanılanı daha canlı yansıtabildiğimi düşünüyorum. Sonuç olarak; resim benim yaşam biçimim, neredeyse tüm vakitlerimi alarak, tutkuyla bağlandığım, gerçek mutluluğun ne olduğu sorusuna tam olarak yanıt bulduğum bir olgu, hatta bir fenomendir.
Genel olarak, resimlerime başlamadan adamakıllı, derinlere inen kapsamlı ve detaylı araştırma ve incelemeler yaparım. Gelenekselliği ve çağdaşlığı harmanlayarak, dünün ve bugünün Türkiye’sini ve Türk insanının yaşayışını yansıtmak isterim. Bunu yaparken benimsediğim, tamamen kendime özgü, orijinal ve otantik olan tarzım sayesinde çalışmalarımın devamlılığında, bir eserden diğerine geçerken şaşırtıcı da olabiliyorum — kendim için bile. Anadolu süsleme ve geleneksel motiflerini betimlemek, figürlerde millî ve ulusal bütünlüğümüzü vurgulamak, ülkenin efendisi olan köylülerimizin kaybolmaya yüz tutmuş yaşam tarzlarını aktarmak… Bütün bunlar, bir bakıma benim görev edindiğim, yapmaktan ayrıca gurur duyduğum temalardır.
Sergilerimde, yukarıda örneklendirdiğim değerleri; neşe, canlılık, içtenlik ve ironi ile yansıtma çabam karşılığını buluyor. Sanatseverler her seferinde mutlu, umutlu ve pozitif ayrılıyorlar sergilerimden. İzleyicilerin herhangi bir resimde kendinden bir parça bulduğunu, bir anı hatırladığını ve bunun onu gülümsettiğini bizzat gözlemlemek benim için çok değerli! Hele ki bazen yanıma gelip, köyünün toprağının havasını, suyunu, kokusunu anımsayıp iç geçiren; sonra da kendinden bir anı ya da hikâye anlatanlar da oluyor. İşte bu, büyük bir mutluluk! Resmimin her tarafına aynı ilgiyi veriyorum, bir değeri öteki değerin önünde ya da arkasında tutmak istemiyorum. Bunu da demokratik düşünen yapıma bağlıyorum. Şöyle ki; resimlerimde en ön plandaki figürle en arka plandaki sandalyelere, eşyalara, insanlara varıncaya kadar resmin her tarafına aynı özen ve ışığı veriyorum ve bunları dinamik bir şekilde bir müze gibi organize ederek tuval üzerinde aynı mekânda bulunduruyorum. Mizahı oraya buraya serpiştirmeyi de unutmuyorum. İşte tüm bu sebeplerle, resimlerime herkes kendince bir yerden giriş yapıyor, sonsuz bir seyahate çıkıyor ve bir yerde durması zor oluyor.
Kendimi ve resimlerimi övmüş gibi geldiysem affola! 65 yaşındayım, ama bu zorlu ve çok uzun yolun henüz başındayım.”

Sanatçı Gülfidan Hitit Biçer, naif sanatın özelliğini ve dünyadaki yerini anlatmaktadır.
“Ustalıklı naif sanattaki duygusal etki, daha önce görülmemiş olanın sürprizine dayanır. Bu “sıradanın”, nesnelere bakışındaki edinilmiş alışkanlıklarını yıkan, bilgilerini sarsan, hatta entelektüel rahatlarını zorlayan bir sanat çeşididir. Fransız ressam André Derain, naif resmi yakınımızda patlayan bir silah sesine benzetir.
Zihinlerimizde sanatçı kavramı, nedense eğitim ve teknikle özdeşleştirilmiştir. Oysa yetenekli, kendini yetiştirmiş bir naif sanatçının çağdaş sanat dünyasında bu denli başarılı olmasının nedeni, sanatsal uylaşımlardan bağımsızca üstünlüğünü koruyabilmiş olması gerçeğinde yatmaktadır. Nitekim Yugoslav naiflerinin bir bölümü ekolleşmeye yönelirken, Türk naiflerinde bu görülmez; her biri ayrı bir ufka doğru gider. 20. yüzyılda, naiflerin başta Rousseau olmak üzere, ortaya koydukları yapıtlar, Modern Sanat için yenileyici mayalar oluşturmuşlardır. Buna karşın naif sanat özerkliğini hep korur ve öteki sanatların aksine naif sanatın çağı, bir başka deyişle yaşı yoktur. Naif sanat, bugün çağdaş sanatın önemli dallarından biri olarak yerini almış ve kendini kanıtlamıştır.
Genel olarak sanatçılar duygularını imgeler aracılığıyla sistemleştirip toplumsal bir dile dönüştürmeye çalışıyorsa, naifler de gerçekleri bilinçaltından gelen çocuksu ve coşkulu imgesel süzgeçlerinden geçirdikten sonra ürünlerini ortaya koyarlar.
Naif resimde gerçeklerden kopmama eğilimi de içgüdüsel olarak sürer. Çevre etkilerinin, doğanın, insan yaşamının türlü kesitlerinden alınan esinlerle, bilinçaltında oluşan özümlemelerle ve de fantastik süzgeçlerden geçirmek suretiyle ortaya konulan yapıtların bir bölümü gerçekliğin sınırları içinde yer alır.
Naif sanatta eşyanın doğasına uygun olarak halka bağlılık vardır; bu bağlılık içinde sosyal sorunları içeren, insanı iyiye, güzele götüren, yücelten ürünlere de çokça rastlanır. Nitekim benim Kadınlar Hamamı, Düğün Alayı, Gelin Alma, Bolu Pazarı, Bolu Panayırı, Mengen Aşçılar Festivali, Göynük, Kadına Şiddet, Çocuk Gelinler, Kaos, Deprem, Covid-19, Savaşlar (Ukrayna-Rusya) temalı resimlerimde olduğu gibi sosyal özler işlenir.
Bolu’da birlikte yaşamış olduğum yöre halkının ve eşsiz doğanın beni etkilemiş olması gibi, 1885 yılında Pennsylvania’da doğmuş olan Horace Pippin’in Amerikan zencilerinin yaşamlarını ve 1. Dünya Savaşı’nda gözlemlemiş olduğu olayları, naif bir duyarlılıkla resimlemesi benzer sebeplere dayanmaktadır. Bu tür yapıtlar belgesel nitelik taşır ve gerek sanat tarihi gerekse tarih açısından evrensel aşamada değer bulur. Çünkü bu, bir dönemin somut örneklerini ve kanıtlarını dile getirir.
Naiflerde anlatımcılığa gelince; mesaj iletme bir kural olmasa bile, zaman zaman bir yörenin dramatik yaşamından kesitler sundukları çok görülmüştür. Yukarıda da belirttiğim gibi, benim Kadına Şiddet, Çocuk Gelinler, dünya toplumlarını etkileyen savaş, hastalık, doğal felaketler (Deprem) gibi önemli mesajlar içeren resimlerimde olduğu gibi. Özellikle Yugoslavya, Polonya, İspanya, Çekoslovakya naiflerinde sosyal anlatımların acıklı ya da güldürücü olmak üzere, anlatımcı bir tavırla çeşitli özleri işlediklerine tanık olunmuştur.
Andrej Steberl’in Ping Up Wood, Roussau’nun Autoportre, Louis de Middalear’ın The Big Square in Brussels adlı yapıtlarındaki bildirilerinde anlatımcılığın tipik örneklerini görebiliriz. Önemli bir nokta da şudur: Naif ressamların kendi mantığı, kurgusu, işlediği öz ve biçimi, kullandığı tekniği ortaya koyduğu sanatsal varlığı içinde yargılanır ve değerlendirilir. Dolayısıyla her birinin kendince vaat ettiği çalışma tarzı ve tekniği kendine özgüdür, birbiriyle kıyaslanamaz. Üstelik naif resim eleştirilemez de. Kişisel tercih ve beğenilere göre, ya sevilir ya sevilmez.
Sonuç olarak: Biz naiflerin dünyası, insanlığa adanmış son MUTLULUK ADACIĞI, yeryüzü cennetinin son tanığıdır. Ancak; bu TANSIKLAR BAHÇESİNE, arık bir yürekle girmek gerekir!”
Sıradan olmak hiç olmak değil, tam tersi farklı olabilmek için kendine kendi içinde önce geniş özgürlük alanları yaratmak, buradan da farklı olarak çıkabilmek ve her an tekrar kendi sıradanlığına dönebilmek demektir. Gülfidan Hitit Biçer bunu naif resimde yapabilen nadir sanatçılardandır.
Vecdi Uzun






























































