
Engin Demirtuğ:
‘Hiç Tanımadığın Birinin Kitabını Okumak Büyük Bir Karar’
Bazı yazarlar tek bir dünyanın kapısını aralar; bazıları ise okurunu zamanın farklı kıyılarında dolaştırır. Engin Demirtuğ, biri tarihin derinliklerine uzanan, diğeri ise bilimin ve teknolojinin şekillendirdiği yakın geleceğe bakan iki romanıyla tam da bunu yapıyor.
Tarih-i Kadim geçmişin karanlığında saklı hakikatlerin peşine düşerken, Çıt Çıkarmadan insanın gelecekte de değişmeyecek zaaflarını ve varoluş sancılarını sorguluyor.
İlk bakışta farklı türlerde kaleme alınmış gibi görünen bu iki roman, aslında aynı sorunun etrafında dolaşıyor: İnsan, eline güç geçtiğinde neyi değiştirir; dünyayı mı, yoksa önce kendisini mi? Demirtuğ, tarih ile bilim kurguyu yalnızca birer anlatı zemini olarak kullanmıyor; okurunu insan doğası, iktidar, vicdan, özgürlük ve zaman üzerine düşünmeye davet ediyor.
Ange Yayınları etiketiyle yayımlanan romanlarıyla dikkat çeken Engin Demirtuğ ile yazarlık serüvenini, ilham kaynaklarını, geçmiş ve gelecek arasında kurduğu anlatı köprülerini, edebiyatın bugünkü yerini ve yeni projelerini konuştuk. Tarihin gölgesinden geleceğin bilinmezliğine uzanan bu samimi söyleşi, yalnızca romanlarının perde arkasını değil, aynı zamanda bir yazarın dünyaya ve insana dair merakını da gözler önüne seriyor.
KitaptanSanattan.com/Oğuz Kemal Özkan
Kısaca Engin Demirtuğ’u tanıyabilir miyiz?
İsmin Engin Demirtuğ. Otuz iki yaşındayım. Dört yıldan beri roman ve hikayeler yazıyorum. Şu ana dek Ange Yayınları ile iki romanım yayınlandı.
Okurlarınız sizi iki farklı atmosferde tanıyor: Tarih-i Kadim tarihsel ve epik bir evren kurarken, Çıt Çıkarmadan bilim ve teknolojinin geleceğine odaklanıyor. Bu iki romanı birbirine bağlayan ortak damar var mıdır, varsa sizce nedir?
Sanırım ikisinin ortak yanı; gerek idealist bir kişiye gerek bir siyasal sisteme-buna sermaye diyebilirsiniz, devlet diyebilirsiniz- hayatın akışı içerisinde birazcık güç verdiğinizde bütün yaşamı bu yeni güce göre şekillendirme arzusunu işlemesi. Çıt Çıkarmadan’da uykularımızı birbirimize aktarmanın bir yolu bulunur bulunmaz insanları bir yere kapatıp uykusu için yaşamı sömürülür hale geliyor sistem. Keza Tarih-i Kadim’de geçmiş üzerinde bir söz hakkı olur olmaz karakter değiştirmek istediği istemediği her şeye müdahale etme tutkusuna kapılıyor.

Tarih-i Kadim’de geçmişin karanlığında saklı belgeler ve unutulmuş sırlar var. Tarih sizin için yalnızca yaşanmış olaylar bütünü mü, yoksa insanın kendini anlamaya çalıştığı büyük bir anlatı mı?
Kesinlikle ikincisi. Üstelik o kadar karmaşık ve üst üste yığılmış olayların bütünü ki hayatımızı etkileyen sorunlar nerede başlıyor, nerede kaderin akışı değiştirilebilirdi kestirmemiz de mümkün değil. Sık söylenen bir söz var; Coğrafya kaderdir diye. Düşünelim, coğrafyamız ekonomik olarak kalkınmamış ve demokratik gelişimi sakatlanmış ülkelerle dolu. Keza bizim tarihimiz de. Hangi noktada neyi değiştirirsek coğrafyanın bu kaderini yenebilirdik. Net bir cevap var mı? Fazlasıyla kuşkuluyum.

Son romanınız Çıt Çıkarmadan ise bilim ve teknoloji anlatının görünen eksenini oluştururken, Müzeyyen karakteri varoluşsal, duygusal ve toplumsal mücadeleleriyle çağımız insanını temsil ediyor. Bu bağlamda, teknolojinin sınırları ne kadar genişler, insanın yaşamı ne kadar dönüşürse dönüşsün; insanın özündeki yalnızlık, aidiyet arayışı, korkuları ve çatışmaları değişmeden mi kalacaktır? Romanınız, ilerleyen uygarlığın aslında insanın kadim meselelerini dönüştürmekten çok, onları farklı biçimlerde yeniden ürettiğini mi söylüyor?
Bence kesinlikle değişmeden kalacak. Geleceğe bakmadan önce geçmiş bugüne kadar nasıl gelmiş ona bakalım. Otuz sene önce insanların birbiriyle telefonda görüşmesi diye bir şey yoktu. Elli sene önce arabası olan insan tek tüktü. Yüz sene önce yazdığınız mektup eşinize, dostunuza ulaşacak mı emin bile değildiniz. O dönemin insanları bugünkü olanakları görse eminim yalnızlığın, hayata dair sıkıntıların bittiğini düşünürdü. Oysa azaldığı bile kuşkulu. Gelecekte de farklı olacağını düşünmemiz için bir sebep yok bence. Sonuçta biz de başka nesillerin geleceğinde yaşıyoruz.
‘Şu günlerin kıymetini bilmek gerekli’
Bir kitabınız geçmişe, diğeri geleceğe bakıyor. Peki, Engin Demirtuğ en çok hangi zaman diliminde yaşamayı isterdi?
Geleceği kesinlikle istemem. Çıt Çıkarmadan gibi olsun olmasın, insan bedenine hükmeden güç ve denetim giderek artıyor. Geçmiş içinse yine iyimser değilim. Falih Rıfkı’nın “Bizim kuşaktan ömürlerini tekrarlamaya cesaret edenler bulunabileceğini pek sanmıyorum.” dediği yıllarda yaşamaya can atmak da çocukça bir cesaret olur. O yüzden şu günlerin kıymetini bilmek gerekli sanırım.
Tarihî araştırmalar ile bilimsel gelişmeleri kurguya taşırken gerçeklik ve hayal gücü arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
İnsanların kurgu yapıları özellikle hikâyelerin mantık hatalarını değerlendirirken bilim kurgu, fantastik gibi türlerde sık yaptıkları bir hata var. Hikâyede bir tutarsızlık olunca “Ejderha oluyor da bu mu olmuyor?” minvalinde tutumlar görüyorum. Bence bu dengeyi tuttururken en önemli kıstas ben dünyada bir şeyi değiştirdim-misal tarihte yaşanılanları değiştirme gücünü keşfettim- bu güç neyi değiştirebilir neyi değiştiremez doğru tespit etmek. Bu tespitten şaşmadıktan sonra okur da hikayeden kopmayacaktır.
Okurlarınız kitaplarınızı bitirdiğinde hangi sorularla baş başa kalmalarını istersiniz?
Sormalarını istediğim tek soru ben bu kitabı okurken eğlendim mi sorusu olur. Bundan değerli bir merak olduğuna inanmıyorum.
Yazarlık serüveninizde sizi en çok besleyen isimler veya eserler hangileri oldu?
En önemli etkinin sahibi ilginçtir; Joseph Campbell ve Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabı oldu. O kitabı okumadan evvel sanat eserlerinin -roman, sinema ve diğer hikâye anlatan türlerin hepsi için geçerli bu- üstün bir nebze de erişilmez dehaların zihin dünyalarının ürünü sanardım. Sanki dışarıdan hiçbir beslendikleri kaynak olmadan hayal güçleriyle var ettiklerini zannederdim. Hikâye anlatmanın belirli kuralları olduğunu ve Matrix filmleri gibi ya da İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası romanı gibi şaheserlerde bile bu matematiğin işlediğini fark edince masa başına oturacak cesareti kendimde buldum.
‘Kitap okumak, akıl sağlığımızı tedavi etmenin en iyi yolu’
Edebiyatın bugün toplum üzerindeki etkisinin azaldığını düşünenler var. Günümüz okuru sizce hızlı tüketilen içeriklere mi yöneliyor, yoksa hâlâ derinlikli romanlara ihtiyaç duyuyor mu?
Çıt Çıkarmadan kitabı için bir arkadaşım “İlk iki sayfayı geçemiyorum, reels izleyen beynim bu kadar uzun cümleleri tamamlayamıyor.” demişti. Elbette ki şaka yapıyordu ancak dikkat süresinin kısalması, ekran parlaklığının ve arkada bir ses olmasının beynimiz için ihtiyaç haline dönüşmesi insanların kitap okumasını zorlaştırıyor. Zihnimiz hem oyun oynayıp hem arkadan podcast dinleyip bir telefondan tivit okumaya alıştı ve sadece saman rengi bir sayfadaki siyah mürekkeplere bakmayı kendine zul sayar oldu. Bu sağlıksız bir gidişat. Yine de ben geleceğe dair iyimserim. Bence insanlar, kitap okumanın zihnimizi doğaya aykırı bu uyaranların saldırısından korumanın ve akıl sağlığımızı tedavi etmenin en iyi yolu olduğunu hatırlayacaklar.
- Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni bir roman veya proje var mı? Okurlarınızı nasıl bir hikâye bekliyor?
Bence Müzeyyen’in başına neler geleceği ve Ender’in izlettiklerinin nelere gebe olduğu hâlâ üzerine düşünmeye değer.
‘Hiç tanımadığın birinin kitabını okumak büyük bir karar’
Son olarak; henüz Engin Demirtuğ kitaplarıyla tanışmamış okurlara Tarih-i Kadim ve Çıt Çıkarmadan için tek cümlelik bir davet yapacak olsanız ne söylemek isterdiniz?
Bir insanın hiç tanımadığı birinin kitabını okuması bence büyük bir karar. Para vereceksiniz, bekleyeceksiniz, zamanınızı ayıracaksınız. Hikayenin sizi yakalayamadığı yerlerde sabır göstereceksiniz. Tüm bu kararları vermelerini sihirli bir cümleyle sağlamanın mümkün olduğunu sanmıyorum. Bu aşamaya kadar bu röportajı okuyan biri kitaplarımı okumaya ve bu zorluklara katlanmaya değer olup olmadıklarına dair bir fikre sahip olmuştur diye tahmin ediyorum.
KitaptanSanattan.com/Oğuz Kemal Özkan





























































