Beyoğlu’nun Rapsodisi: Sokaklar, Bellek Ve Edebiyat
Sertaç Çelik yazdı...

Beyoğlu’nun Rapsodisi: Sokaklar, Bellek Ve Edebiyat – Sertaç Çelik yazdı…
25 Aralık 2025 Perşembe günü Atatürk Kitaplığı’nda gerçekleştirilen, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından; İBB Kültür, İBB Kütüphane ve Türkiye Yazarlar Sendikası iş birliğiyle düzenlenen “Edebiyatın İstanbul’u Yazar Söyleşileri”, edebiyat ile kentin belleği arasındaki güçlü bağı yeniden düşünmeye çağırıyor. Moderatörlüğünü Korkut Erdur’un üstlendiği söyleşide Ahmet Ümit, Beyoğlu Rapsodisi üzerinden İstanbul’u; özellikle de Beyoğlu’nu, suç, insan hikâyeleri ve toplumsal hafıza ekseninde ele aldı.
Romanlarında İstanbul’u yalnızca bir arka plan olarak değil, yaşayan ve dönüşen bir karakter olarak kuran Ahmet Ümit, söyleşiye Beyoğlu ve sokaklarıyla başladı. Beyoğlu’yla ilk karşılaşmasının Türk filmleri aracılığıyla olduğunu anlatan Ümit, ikinci tanışmasının ise 1978 yılında, Gaziantep’ten Marmara Üniversitesi’nde okumak üzere İstanbul’a geldiğinde gerçekleştiğini söyledi. O yıllarda okulun Bakırköy’de olduğunu, kız arkadaşıyla Beyoğlu’na Lale Muhallebicisi’ne geldiklerini, semtin henüz zihninde bir sahne olarak belirmeye başladığını dile getirdi.
1979’un 5 Nisan’ında, NATO protestosu sırasında Beyoğlu’nda pankart asıp konuşma yaptığını hatırlatan Ümit için Beyoğlu, yalnızca bir gezinti mekânı değil; politik tanıklıkların, karşılaşmaların ve çatışmaların da alanıydı. Bu kişisel hafıza kırıntıları, söyleşi boyunca Beyoğlu anlatısının merkezinde yer aldı.

Ahmet Ümit, 1994 yılında yazar olmaya karar verdiği dönemde, Aya Triada Kilisesi’nin karşısındaki İpek Sokak’ta bulunan Cem Yayınevi’nde çalışmaya başladığını ve Beyoğlu’nu asıl o zaman anlamaya başladığını anlattı. Ona göre Beyoğlu, zamanla çözülen bir bilmeceydi; dikkatle bakıldığında kendini açan, aceleyle geçildiğinde ise suskun kalan bir mekân.
Beyoğlu Rapsodisi‘nin yazılış sürecine değinen Ümit, “Beyoğlu’nun baş karakter olduğu bir roman yazmalıyım” diyerek yola çıktığını belirtti. Temel binaları, sokakları ve tarihsel katmanları tek tek öğrendiğini; romanın üç arkadaşın hikâyesi üzerinden, Cadde-i Kebir’in, yani bugünkü İstiklal Caddesi’nin ruhunu anlatmaya çalıştığını söyledi. Bu yönüyle Beyoğlu Rapsodisi, yalnızca bir polisiye roman değil; İstanbul’un ruhuna tutulmuş edebi bir kayıt olarak değerlendirildi.
Beyoğlu’nun tarihini anlamak isteyen okurlar için Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul‘unu ve Reşat Ekrem Koçu’nun kitaplarını öneren Ahmet Ümit, kentin çok kültürlü geçmişine dair çarpıcı bir değerlendirmede bulundu. Varlık Vergisi, 6–7 Eylül Olayları ve azınlıkların bu topraklardan koparılmasının Türkiye açısından büyük bir kayıp olduğunu vurgulayan Ümit, ırkçılığın yıkıcı sonuçlarına dikkat çekti. Fatih Sultan Mehmet’in yüzyıllar önce ortaya koyduğu inanç, dil ve ibadet özgürlüğüne dayalı anlayışın, bugünün dünyasıyla karşılaştırıldığında dahi son derece ilerici olduğunun altını çizdi.
Tarlabaşı’nın gettolaşmış yapısına da değinen söyleşi, Beyoğlu’nun yalnızca geçmişte değil, bugün de süren toplumsal ve mekânsal kırılmalarına işaret etti.

Etkinlik, edebiyat çevresinden önemli isimlerin katılımıyla kolektif bir kültür buluşmasına dönüştü. Türkiye Yazarlar Sendikası 2. Başkanı Mustafa Köz’ün yanı sıra Aydan Ay, Dilruba Nuray Erenler, Tahir Şilkan, Kamil Tekin Sürek ve Cafer Hergünsel de söyleşiye katılarak bu edebi buluşmaya tanıklık etti. Söyleşiyi fotoğraflarıyla belgeleyen fotoğraf sanatçısı Kadir İncesu ise etkinliğin görsel belleğini oluşturan isim oldu.
Söyleşinin sonunda Ahmet Ümit’e “Beyoğlu’nu neye benzetirsiniz?” sorusu yöneltildi. Yanıtı, tüm anlatının özeti gibiydi:
“Beyoğlu bir tiyatro sahnesidir. İstiklal Caddesi’ne girdiğiniz an oyun başlar. Papazından meczubuna, fahişesinden iş insanına, sanatçısından sokak müzisyenine kadar her çeşit insan vardır. Yavaş yürüyün, gözlemleyin. Bir yerde bir kız oğlana çiçek verir, biraz ileride tokat atar. Beyoğlu bir tiyatro sahnesidir ve hepimizin orada bir rolü vardır.”
Atatürk Kitaplığı’nın tarihsel ve simgesel atmosferinde gerçekleşen bu buluşma, edebiyatın kenti anlamak ve anlatmak için hâlâ en güçlü imkânlardan biri olduğunu bir kez daha hatırlattı. Beyoğlu ise anlatıldıkça çoğalan hikâyeleriyle, sahnesini okura açık tutmaya devam ediyor.
Sertaç Çelik

Travma Sonrası Zihnimiz De Bedenimiz De Yeni Bir Hikâye Yazabilir




























































