
Nâzım Kentlerde – Oğuz Makal yazdı…
Nisan ayında yaptığım Prag gezisinin notlarını “KitaptanSanattan”da aktarmıştım… (https://www.kitaptansanattan.com/pragin-tate-modernini-ararken/) Kuşkusuz Nâzım Hikmet’in 1956 yılında ilk kez gittiği, oyunlarının oynandığı, dostlar edindiği Prag’da bulunduğu günlerde uğrak yeri Café Slavia’dan söz etmeden Nâzım’dan söz etmek mümkün değildir. Nâzım‘ın Prag ile ilk karşılaşmanın izleri, Saman Sarısı şiirinde şu dizelerle somutlaşır:
Yağmurlar içindeydi Prag.
Bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı.
Kapağını açtım.
İçinde genç bir kadın uyuyor
camdan kuşların arasında.
Saçları saman sarısı…
Gerçi, Prag’a bu ilk gidişinde biraz hüzünlüdür. Memleketinden uzaktır, özlemi çok artmıştır.
Şair memleketten uzak,
Hasretten delik deşik
Eski Kent’te duruyordu.
Meydanlıkta yapayalnız
Nâzım’ın Prag günleri üzerine bir deneysel belgeseli can dostum yaratıcı yönetmen Hasan Sessiz’in yardımıyla bugünlerde bitirmek üzereyim…Bu belgesel Nâzım üzerine bir sorunun sorulmasına da yardımcı oldu: “Nâzım’ın gittiği, ziyaret ettiği hatta şiirlerine giren başka kentler için ne söyleyebiliriz?”
Nâzım üzerine incelemeleriyle tanınan Rusya Bilimler Akademisinden Prof. Dr. Svetlana Uturgauri onun için şöyle diyordu:
“Nâzım Hikmet, etrafında bir çekim alanı yaratma konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahipti. Bu çekim alanında anlayış, hoşgörü, insan sevgisi, dostluk hüküm sürerdi. Tanıştığı herkes ondan etkilenir, yanından ayrılmak istemezdi. Son derece enerjik bir insandı, yalnız yaşaması, sadece yaratıcılığından ve sanatından beslenmesi mümkün değildi.” (Prof. Dr. Svetlana Uturgauri’nin “Dinle kardeşim!” bildirisi, Uluslararası Nâzım Hikmet Sempozyumu, 3-4 Hazran 2023)
Bir gerçek, Prag öncesi Eylül 1951 yılında resmi davetli olarak Sofya’ya gitmiştir. (Bulgaristan’a iki kez gider. İlki 1951 Haziran’ında diğeri de 1957 yılında.) Sofya garında coşkuyla karşılanır. Orada politik sosyal yaptığı işler vardır ama Bulgaristan ziyaretinin Nâzım için özel bir yeri olmuştur. “Belki Karadeniz kıyılarını memleketine benzettiğinden, belki de oradaki türklerle buluşma fırsatı verildiğinden yorumu yapılır. Nâzım’ın en güzel memleket hasreti şiirleri de Bulgaristan’da yazılmıştır denebilir(…)”
Örneğin, Varna’da yazdığı şiirlerde yine memleket, yine Memet hasreti vardır:
Karşı yaka memleket,
Sesleniyorum Varna’dan
İşitiyor musun
Memet, Memet.
Karadeniz akıyor durmadan
Deli hasret deli hasret
Oğlum sana sesleniyorum, işitiyor musun
Memet! Memet!
27 Mayıs 1957’de Bulgaristan’ı ikinci ziyaretinde Sofya doğumlu eşi Münevver Andaç’a hitaben yazdığı duygusal şiirin işte dizeleri:
Sofya’ya bir bahar günü girdim, şekerim.
Ihamur kokuyor doğduğun şehir.
Bilmediğin gibi ağırladı beni hemşerilerin.
Doğduğun şehir kardeş evim bugün.
Dünyayı sensiz dolaşıyorum,
böyleymiş kaderim
elden ne gelir…
Ama şu dizede söylediği ne kadar önemli, dikkat çekicidir:
Sofya şehri, büyük mü?
Şehirler, gülüm, caddeleriyle değil,
anıtını diktiği şairleriyle büyük oluyor,
Sofya büyük bir şehir…
Evet, yazdığı gibi “Şehirler anıtını diktiği şairleriyle büyük olur”… Türkiye’de kamusal alana dikilen ilk Nazım Hikmet heykeli, 2002 yılında, UNESCO’nun 2002’yi Nazım Hikmet‘in doğumunun 100. yılı dolayısıyla anma yılı ilan etmesinin ardından, İzmir Büyük Şehir Belediyesi ve Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın katkısıyla İzmir’deki Kültürpark’ta açıldı. Vakfı temsilen açılışta konuşmuştum… Heykel, ünlü heykeltıraş Tankut Öktem tarafından bronz olarak yapıldı. Dönemin koşulları düşünüldüğünde bu, Türkiye açısından simgesel bir ilkti. İzmir’deki ilk heykel Kültürpark’taki yerinde bulunmakta, ama ya İstanbul’un Esenyurt ilçesindeki Nazım Hikmet Parkı’nda bulunan heykel? 2008 yılında yerinden sökülerek çalınmıştı… Neyse günümüzde çalınmayan kırılmayan heykelleri de var, onlardan biri de İzmir, Karşıyaka ‘da 2015 yılında yapılan yaklaşık 4 metre yüksekliğinde bronz heykel…

Prag, Sofya, Varna…ve geride Moskova, Leningrad, Pekin, Budapeşte, Varşova, Stockholm, Havana- Leipzig, Berlin ve çeşitli yıllarda bulunduğu “Şehir Akşam ve Sen” şiirindeki dizelerle “Senin mi şehrin mi akşamın mı yoksa benimkisi mi?” diye sorsa da Vera ile balayını yaşayacağı, Adin Dino’dan Pablo Picasso, Louis Aragon, Fikret Mualla’ya dostlarının olduğunu bildiğimiz Paris onun şehridir. Nâzım Hikmet üzerine inceleme yazıları yazmış, yazar, bilim insanı Prof. Dr. Murat Gülsoy, “Nâzım’ın Balayı niteliğindeki bu yolculuğu, 1962 sonunda İtalya’yı gezip oradan yeni yılı karşılamak üzere 1963’ün başlarında ikinci kez Paris’e geçmeleri ile tamamlanır.” açıklamasını yapacaktır.
Yıkandım bütün havuzlarında Roma şehrinin
Sokak çocuklarıyla bakır paralarla turistler ve Lükres Borciya’yla beraber
Taş gemilerin ve taş balıkların arasında
Yıkandım bütün havuzlarında Roma şehrinin
Bindim bütün atlarına Roma şehrinin
Mermer atlarına tunç atlarına..
En iyisi bu yazıyı Roma’da geçen Nâzım ile ilgili aktaracağım hoş bir anekdot ile bitirmek…
“Giyimine olağanüstü düşkün ve çok şık giyinen Nâzım, Roma’da Borsalino marka bir şapka almak ister. Girdikleri dükkanda, fiyatına bakar, dehşetli pahalı. Ona tercümanlık yapan arkadaşı, dükkan sahibine 5 Şubat 1931 tarihinde yazdığı “Gömlek, Pantolon, Kasket ve Fötre Dair” adlı şiirinden şu dizeleri İtalyanca okur:
Ve benim iki fötrüm
iki milyon fötrüm, ancak
her
proleter
gibi,
Borsalino-Habik-Mosan-Mançister
tezgahlarının sahibi
olursam-olursak-olacak!Arkadaşı, okuduğu dizeleri Nâzım’a tercüme ettikten sonra dükkan sahibine Nâzım Hikmet’i göstererek, ”İşte bu satırları bu adam yazdı, şapka fiyatında indirim yapmaz mısın?” diye sorar.
Nâzım dükkancının onları kapı dışarı edeceğini beklerken adam büyük bir saygıyla Nâzım’ın elini sıkar. Meğerse sosyalistmiş. Şapkayı Nâzım’a ilk istediği fiyatın yarısına, yüzde elli indirimle verir.”
Bir başka yazıda Nâzım’ın kentlerine devam ederiz, belki Paris’teki Nâzım’dan söz ederiz…
Oğuz Makal





























































