KİTAPKÖŞE YAZILARIŞeref Umut Ersop

Jack London’ın Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş Ve Demir Ökçe Romanları Üzerine Bir İnceleme

Doğanın Yasaları ve Toplumsal Mücadele Arasında İnsan

Doğanın Yasaları ve Toplumsal Mücadele Arasında İnsan:
Jack London’ın Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş Ve Demir Ökçe Romanları Üzerine Bir İnceleme – Şeref Umut Ersop yazdı…

Jack London, 20. yüzyılın başında Amerikan edebiyatında doğa, emek ve toplum ilişkilerini en güçlü biçimde işlemiştir. Jack London, denizcilik, altın arayıcılığı ve işçilik gibi yaşam deneyimlerinden beslenmiş, bu deneyimlerini edebiyata doğrudan yansıtmıştır.¹ Jack London’ın eserleri, doğanın acımasız yasaları karşısında hem bireyin dönüşümünü hem de kapitalist sistemin toplumsal baskılarını yansıtmıştır. Jack London eserlerinde doğayı yalnızca bir arka plan değil, insanın ahlaki ve varoluşsal sınavını belirleyen aktif bir güç olarak ele almıştır. Bu yönüyle Jack London, hem natüralist hem de sosyalist bir dünya görüşünü  birleştirmiştir.

Vahşetin Çağrısı: Doğaya Dönüş ve Liderliğin Sorumluluğu

Jack London Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş Ve Demir Ökçe Romanları Üzerine Bir İnceleme

Vahşetin Çağrısı, evcil bir köpek olan Buck’ın, Alaska’nın sert doğasında yeniden doğuşunun hikâyesidir. Kaliforniya’daki rahat yaşamından zorla koparılan Buck, kızak köpeği olarak çalıştığı Kuzey topraklarında hayatta kalmak için içgüdülerine güvenmeyi öğrenmiştir. Romanın ilerleyen bölümlerinde Buck, sürünün lideri konumuna yükselir. Ancak bu liderlik sadece güçle değil, diğer köpeklerin iyiliğini gözetme sorumluluğuyla da tanımlanır. Buck, kendinden önce sürüsünü beslemeyi, zayıf olanlara öncelik vermeyi öğrenmiş ve böylece vahşiliğin içinde ahlaki bir düzen oturtmuştur. Jack London’ın doğayı salt acımasızlıkla değil, aynı zamanda dayanışma potansiyeliyle de değerlendirdiğini göstermektedir. Buck’ın deneyimi  insan yaşamıyla da güçlü bir paralellik taşır. İnsanlar da beklenmedik zorluklarla karşılaştığında içgüdülerine ve öğrenme süreçlerine güvenmek zorunda kalır. İnsanların yeni sorumluluklar üstlenmesi, kriz anlarında doğru kararlar vermesi veya topluluk içinde liderlik yapması, tıpkı Buck’ın hayatta kalma mücadelesine benzetilebilir. Buck’ın sürüsüne karşı sorumluluk alması gibi, gerçek insan liderliği de bireyleri kontrol etmekten ziyade onların ihtiyaçlarını gözetmek ve ortak iyiliği sağlamakla ölçülür. Doğadaki dayanışma ve empati vurgusu, insan toplumundaki bağları ve destek mekanizmalarını hatırlatır, zorluklar karşısında birlik olmak, bireysel güçten çok kolektif gücü ön plana çıkarır. Buck’ın “vahşi doğaya dönüşü”, insanın modern yaşamın konforu içinde unuttuğu içsel cesaretini ve sezgilerini hatırlamasına da bir ayna tutar. Bu açıdan bakıldığında, Buck’ın sürüsünde kurduğu ahlaki düzen, insan yaşamında etik ve sorumluluk anlayışının simgesi olarak yorumlanabilir. İnsanlar da güç sahibi olduklarında, bu gücü yalnızca kendi çıkarları için değil, topluluklarının refahı ve zayıfların korunması için kullanabilirler. London’ın tasvir ettiği doğa, hem acımasız hem de iş birliğine açık bir alan olarak, bireylerin kendi etik değerlerini sınadıkları bir ayna niteliğindedir. Buck’ın liderliği, insanın kendi yaşamında adalet, empati ve sorumluluklar ile hareket etmesinin önemini sembolize eder.

Beyaz Diş: Doğadan Uygarlığa Giden Yol

Jack London Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş Ve Demir Ökçe Romanları Üzerine Bir İnceleme

Beyaz Diş, Vahşetin Çağrısı’nın tersine, doğanın acımasızlığında doğmuş bir karakterin insan dünyasına uyum sürecini anlatır. Vahşi kurt–köpek melezi olan Beyaz Diş, başlangıçta yalnızca hayatta kalma içgüdüsüyle hareket eder ve kötü insanların elinde şiddet görür. Weedon Scott’un sevgi dolu ve sabırlı yaklaşımı sayesinde ehlileşir, güveni ve bağlılığı öğrenir. Bu dönüşüm, London’ın doğa ve insan arasındaki karşıtlığı sabit bir ikilik olarak değil, birbirini dönüştürebilen ve dengeleyebilen bir süreç olarak gördüğünü gösterir.  Beyaz Diş’in insan dünyasına adaptasyonu, insan yaşamıyla da doğrudan ilişkilendirilebilir. İnsanlar da kimi zaman zorluklar ve olumsuz çevresel etkiler altında güven duygusunu kaybedebilir, şiddet veya baskıya maruz kalabilir. Ancak sevgi, anlayış ve doğru rehberlik, bireyin yeniden güven, empati ve toplumsal bağlar geliştirmesini sağlar. Tıpkı Beyaz Diş’in ehlileşme sürecinde olduğu gibi, insanlar da olumsuz deneyimlerden öğrenebilir ve bu süreçte hem kendini hem çevresini dönüştürerek gelişir.  Bu perspektiften bakıldığında, Beyaz Diş’in deneyimi insanın etik ve sosyal gelişimiyle paraleldir. İnsanlar, doğru rehberlik ve sevgiyle yönlendirildiğinde, bireysel içgüdü ve güçlerini toplumsal sorumluluk ve dayanışma için kullanmayı öğrenebilirler. London’ın bu romanda sunduğu dönüşüm, doğa ve insan arasındaki ilişkinin çatışmadan ziyade bir öğrenme ve uyum süreci olduğunu vurgular. Beyaz Diş’in ehlileşmesi insanın olumsuz çevresel koşullar altında bile etik ve empatiyi geliştirebilme kapasitesinin bir yansımasıdır.

Demir Ökçe: Toplumsal Mücadele ve Troçki’nin Yorumları

Jack London Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş Ve Demir Ökçe Romanları Üzerine Bir İnceleme

Jack London’ın Demir Ökçe adlı romanı, yazarın doğa temalı eserlerinden farklı olarak açıkça politik ve ideolojik bir nitelik taşır. Roman, kapitalist sistemin giderek baskıcı bir oligarşi haline gelişini, sermaye sınıfının toplumsal yapılar üzerindeki tahakkümünü ve buna karşı yükselen sosyalist devrimci direnişi anlatır.⁴ Bu bağlamda eser, yalnız bir roman değil, aynı zamanda tarihsel süreçte sınıf çatışmasının, sistemsel dönüşümün ve kaçınılmaz toplumsal değişimin dramatik bir panoraması olarak değerlendirilebilir.  Romanın merkezindeki Ernest Everhard, işçi sınıfının bilincini yükseltmeye çalışan bir sosyalist ve devrimci liderdir. Everhard’ın düşünceleri, yalnızca ekonomik eşitsizliklere değil, aynı zamanda insanlığın tarihsel ilerleyişini belirleyen daha geniş Marksist bir analize yaslanır. Onun mücadelesi, sınıfların ortadan kalkmasını hedefleyen Marksist devrim teorisinin pratik bir örneği gibi sunulur. Bu nedenle Everhard, hem bir politik figür hem de kapitalizmin dönüşümünü zorlayan devrimci iradenin sembolüdür. Lev Troçki, Demir Ökçe üzerine yaptığı değerlendirmede eseri, proletaryanın devrimci bilincini erken bir dönemde kavrayan önemli metinlerden biri olarak nitelendirir.⁵ Troçki’ye göre Demir Ökçe, yalnızca bir uyarı değil, aynı zamanda devrimci bir çağrı, yaklaşan sınıf mücadelelerinin kaçınılmazlığına dair tarihsel bir hatırlatmadır. Troçki’nin eseri bu kadar önemsemesinin sebebi, romanın Troçkist devrim anlayışıyla olan kesişim noktasını da güçlendirir. !Demir Ökçe, Troçki’nin önsözüyle yayımlanmış, böylece Troçkizm ile roman arasında düşünsel bir köprü kurulmuştur. Jack London, sınıf mücadelesini tarihsel ve ahlaki bir zorunluluk olarak ele alır.⁶ Ona göre toplumsal dönüşüm, yalnızca ekonomik süreçlerin sonucu değildir; aynı zamanda bireylerin etik duruşları, sorumlulukları ve dayanışma pratikleriyle şekillenir. Bu açıdan roman, bireysel ahlakın toplumsal-politik mücadeleyle birleştiğinde nasıl bir kolektif dönüşüm gücü yaratabileceğini gösterir. Tıpkı Vahşetin Çağrısı’ndaki Buck’ın ya da Beyaz Diş’teki karakterlerin bireysel liderlik ve uyum süreçlerinde olduğu gibi, insanlar da sosyal ve politik yapılar içinde adalet, dayanışma, özgürlük ve devrimci etik değerleri hayata geçirebilir. Jack London’ın anlatımında devrim yalnızca büyük ölçekli bir siyasal altüst oluş değil aynı zamanda insanların kendilerini, çevrelerini ve toplumsal bilinçlerini dönüştürdükleri sürekli bir değişim hareketidir. Bu nedenle Demir Ökçe, hem Marksist düşüncenin hem de Troçkist devrimci perspektifin edebi bir yansıması olarak okunabilir.

Sonuç:

Jack London’ın Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş ve Demir Ökçe romanları birlikte değerlendirildiğinde, yazarın insanın doğayla ve toplumla olan mücadelesini bir bütün olarak ele aldığı görülür. Buck’ın doğaya dönüşü, Beyaz Diş’in uygarlığa yönelişi ve Ernest Everhard’ın toplumsal kurtuluş arayışı, aynı sorunun farklı yanıtlarıdır: İnsan doğanın ve toplumun neresinde durmalıdır? Jack London bu üç romanıyla hem bireyin içgüdüsel doğasına hem de kolektif bilincine seslenmiş; hayatta kalmanın yalnızca fiziksel değil, etik bir mücadele olduğunu göstermiştir.  Bu üç eser bir arada değerlendirildiğinde, London’ın evrensel teması ortaya çıkar. İnsan ve doğa, birey ve toplum, güç ve sorumluluk arasındaki etkileşimler, etik bir bilinç ve dayanışma anlayışıyla şekillenir. Birey ister vahşi doğada, ister insan toplumunda var olsun, London’ın romanları, etik sorumluluğun ve dayanışmanın hem kişisel hem de toplumsal yaşamın temel direği olduğunu gösterir.

Şeref Umut ERSOP
Tarihçi

Dipnotlar

  1. Earle Labor, Jack London: An American Life (New York: Farrar, Straus and Giroux, 2013), 15–40.
  2. Jonathan Auerbach, “The Call of the Wild and the Progressive Era,” American Literature 63, no. 2 (1991): 221–238.
  3. Kenneth K. Brandt, The Voice of the Wolf: Jack London and the Politics of Animal Representation (Reno: University of Nevada Press, 2017).
  4. Paul Buhle and Lawrence Shoup, “Jack London’s The Iron Heel: A Political Interpretation,” Science & Society 41, no. 2 (1977): 163–179.
  5. Leon Trotsky, “Introduction to Jack London’s The Iron Heel,” in Edebiyat ve Devrim, çev. Celal Üster (İstanbul: Versus Kitap, 2008), 267–273.

(Not: Metin Troçki’nin 1937 tarihli The Iron Heel önsözünün Türkçe çevirisidir.)

  1. Philip S. Foner, “Jack London: The Socialist,” Science & Society 22, no. 4 (1958): 321–346.

‘Sara’dan ‘Epilepsi’ye

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir



Başa dön tuşu