
İnsan Olmanın Bedeli: ‘400 Darbe’ – Hilal Serra Toplu yazdı.
İnsan; toplum halinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı.
Henüz daha doğmamışken düşer kelimeler üzerimize. “İnsan”, “kız/erkek çocuk”, ….’nın kızı/oğlu”.
Adımız konulur, cinsiyetimiz belirlenir, kim ve nasıl olmamız gerektiğine dair görünmez bir hikaye yazılır.
Henüz daha nefes almamışken belki de ağırlıklarını hiçbir zaman kaldıramayacağımız ve bu kelimelere denk düşen açıklamaların altını dolduramayacağımız sıfatlarla dolu bir hikâye… Ve biz dünyaya, boş bir sayfa olarak değil, çoktan yazılmış bir senaryonun içine doğarız. Doğduğumuz ülke, doğdumuz şehir, doğduğumuz aile ne de çok şeyler söyler bize kim olmamız gerektiğine dair.
Üstelik bizim için oluşturulan bu senaryoyu “doğru” rollerlerle oynamamız beklenir bizden.
Oysa Nietzsche der ki; “İnsan, aşılması gereken bir şeydir. Onu aşmak sizin görevinizdir.”
— Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt
O andan itibaren yaşam, kendi sesimizi bulmaktan çok, bize yüklenen anlamların gürültüsünden kurtulma çabasına dönüşür. Çünkü büyümekteyken tam da “o ideal kişi” olmamız gerektiğini zannederiz. Kendi içimizde bunu sorgular anlamaya çalışırız. Fakat büyümek sancılıdır. Büyüdükçe karın ağrılarımız artar. Karnımızda yuttuğumuz kimlikler, bize yüklenen sıfatlar. Kusmak isteriz onları. Belki de kusmaya çalışmamızda ki sebep de budur; zehirlenmemek için. Bu yüzdendir ki sürekli bir baş kaldırı halindeyizdir. Okulda asi, ailede kötü, toplumda uyumsuz çocuk.

Aslında tek istediğimiz tüm bu sıfatların bizden ayrışmasıdır. Bilinçli yapmayız bunu. Bilinçaltımızdır bizi buna iten. Çünkü insan, tam olarak olması gerektiği bir kişi değil olmakta olan oluş halindeki kişidir. İnsan olmanın cezası da belki budur: kendini ararken, önce başkalarının kurduğu kimlikleri çözmek, kendi gerçeğini bulmadan, bu etiketleri ayıklamak zorunda kalmak.
Ben kimim sorusuna, vereceğim yanıt şu olur; “Ben değişimin kendisiyim.” Her an yeni bir ben ortaya çıkar eski ben geride kalır. Büyümek de böyle bir şeydir. Başlangıç noktamız toplumun bize atfettiği sıfatlardır. Fakat hiçbir zaman sabit kalmayız. Varılacak bir özgürlük bitiş noktası da yoktur üstelik. Özgürlük bu yolu yürürken attığımız bilinçli adımlardan ibarettir: “İnsan kendini sürekli yaratandır.”
Bir çocuk içgüdüsel olarak sevilmeyi, görülmeyi, onaylanmayı ister. Ama çoğu zaman bu sevgi koşulludur:
“Uslu durursan, yaramazlık yapmazsan, beni üzmezsen, söz dinlersen seni severim.”
Bu şartlı sevgi, insanın ilk cezasıdır. Çünkü sevilmek için artık “kendisi gibi” olamaz. Kendini, muhtaç olduğu bu sevgiye uygun bir kalıba sokmak zorundadır. Bu an, gerçek benliğin gölgede kalıp, sahte benliğin doğduğu andır.
Sartre’ın “özgürlükten kaçış” dediği şey burada başlar: ‘Kendin olmak yerine, başkalarının onayladığı biri olmayı seçmek zorunda kalmak.’ Çünkü özgür olmak, reddedilme riskini de göze almak demektir fakat bir çocuk için reddedilmek, neredeyse içten bir ölümle eşdeğerdir. Ve işte bu cezanın bedeni, sesi ve bakışı Antoine Doinel’dir.

400 darbe, (Les Quatre Cent Coups), François Truffaut tarafından yönetilen, okuldan kaçan küçük çocuğun hikâyesinin anlatıldığı 1959 yapımı yarı otobiyografik bir filmdir. Bir yönetmen olarak Truffaut ve çocukluğu arasında geçen olayların sinemaya uyarlanmış halinde olan bu filmde Nietzsche’nin “kendini aşan varlık” deyiminin kendisinde vücut bulmuş halinin nasıl birleştiğini de gösterir bize.
Antoine’ın annesi, onu genellikle yok sayar, görmezden gelir, aralarındaki iletişim Antoine’ın üzerine yüklenen sorumlulukları gerçekleştirmesi ile sınırlıdır; “masayı kur” “çöpü çıkar”… Varlığı kısa bir an için de olsa ancak yapmak zorunda olduğu şeyleri yaptığında fark edilir. Onun için sevgi ve ilgi koşulsuz değildir. Antoine’ın değeri yaptığı işlerle ölçülür. Böylece, kendi arzularını ve ihtiyaçlarını susturmak, kendisi yerine başkalarının beklentilerini küçücük omuzlarında taşımak zorunda kalır. İşte burada gerçek benliğin bastırılması başlar. Antoine, görünür olmak için kendi varlığını küçültür, kendi sesini sessizleştirir. Uyumlu bir kılığa bürünür.
Babası ise filmde fiziksel olarak nadiren görülür; ama yokluğu onun ruhsal dünyasında sürekli kapatılamayan bir boşluk yaratır. Eksik otorite, koşullu sevgi, bu küçük adamı büyük bir savaşçıya dönüştürür.
Antoine, hem annesinin hem de babasının etkileriyle, görünmeyen ve baskı altında bir çocuk olarak var olur. Okul, Antoine için evden sonra ikinci bir baskı ve ceza alanıdır. Öğretmenler ve sistem, ona bir rol biçer: “iyi öğrenci, söz dinleyen çocuk.” Ama Antoine, kurallara uymakta güçlük çeker; derse geç kalır, yalanlar söyler, sınıfı terk eder.
Bu isyanlar, sadece çocukluk yaramazlığı değildir. Kaçışları, yalanları ve hayal dünyasına sığınmaları, onun hem içsel özgürlüğünü arayışının hem de gerçek sahici benliğini koruma mücadelesinin simgesidir. Filmin başlarında küçük bir çocuk olarak gördüğümüz Antoine, film sürecinde gözümüzde kocaman bir adama bürünür. Çünkü hayat onu büyütmüştür.

Arkadaşlarıyla yaşadığı kısa süreli özgürlük anları, sinemaya gitmeleri sokakta yürüyüş yaparak dolaşmaları, bisiklet sürmeleri bile, Antoine’ın okul ve ev baskısına karşı geliştirdiği kendi küçük direniş alanlarıdır. Fakat her güzel şey gibi bunun da bir sonu vardır. Dış dünya da tıpkı içinde doğduğu dünya gibi kurallarla donatılmıştır. Bu özgürlük kısa sürer, Antoine tekrar yalnızlığa, cezaya, baskıya ve gözetim altına döner.
Film Antoine’ın denize koşmasıyla biterken; kameraya bakar ve bize bir soru sorar orada;
“İnsan olmanın bedelini görüyor musun?”
Ve Antoine artık hem kırılgan hem güçlü; hem küçük hem de kendi varoluşunun farkındadır…
Hilal Serra Toplu






























































