Elif DorukKÖŞE YAZILARIMÜZİK

Bir Kemanın Peşinden Çocukluğuma Gittim

Elif Doruk yazdı...

Bir Kemanın Peşinden Çocukluğuma Gittim – Elif Doruk yazdı…

Bazı konserlerden sonra eve döndüğünüzde sadece bir konserden dönmüş olmazsınız; bazen geçmişe, maziye yolculuk yaparsınız bazen geleceğe dair hayalleriniz canlanır…

29 Ağustos gecesi Harbiye’de David Garrett’ı dinlemek ise beni bu kez geçmişe götürdü. Çünkü keman çalmak benim hayatımda hiç gerçekleşmemiş ama hiçbir zaman da tamamen kaybolmamış bir hayaldi.

Çocukluğumda keman çalmayı düşlerdim. Belki hayatın başka telaşları, başka yolları, başka mecburiyetleri girdi araya. Hiçbir zaman keman çalmadım. Ama insanın bazı hayalleri vardır; gerçekleştirmeseniz bile içinizde bir yerde yaşamaya devam eder. Yıllar geçer, siz onları unuttuğunuzu sanırsınız. Sonra bir gün bir keman sesi duyarsınız ve o hayalin aslında hiçbir yere gitmediğini anlarsınız.

Bu konserde, hafızamda önce bu anılar canlandı.

David Garrett’ın dört yaşında keman çalmaya başladığını öğrendiğimde de çok etkilenmiştim. Dört yaş… Bir çocuğun dünyayı henüz oyunlardan ibaret sandığı bir yaş. O yaşta eline bir keman alıp yıllar sonra dünyanın en büyük sahnelerinde binlerce insanı, tek bir enstrümanın sesiyle kendine bağlayacağını bilmeden başlayan bir yolculuk…

Tabii, müziğin ve eğitimin güçlü olduğu bir aile ortamında büyümesi bu erken yolculuğun başlamasına en büyük etken. Yani onun hikâyesinde yetenek kadar erken başlayan bir disiplin, eğitim ve emek de var. Belki de sahnede gördüğümüz kusursuzluk, aslında çocukluğundan beri emek vererek biriktirdiği binlerce saatin görünmeyen tarafı.

Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu, tamamen doluydu. Boş koltuk arasanız bulamayacağınız gecelerden biriydi. Ama beni asıl etkileyen kalabalıktan çok, binlerce insanın aynı anda tek bir sese kulak vermesiydi.

İnsan sesine en yakın tınıya sahip kemanın sesi bazen garip bir şey yapıyor insana. Bir anda kalabalığı ortadan kaldırıyor. Yanınızdaki insanları, arkanızdaki konuşmaları, telefon ışıklarını, şehrin gürültüsünü bir süreliğine unutuyorsunuz. Bir insanın elinden çıkan birkaç tel titreşimi, binlerce kişilik bir mekânda size yalnız olduğunuzu hissettirebiliyor.

Kemanın derin duygusal ifade gücünü ustalıkla yansıtan David Garrett bunu çok iyi başarıyor.

Ama onu yalnızca klasik müziğin büyük geleneği içinde değerlendirmek de eksik kalır. Çünkü Garrett’ın asıl işlevi, farklı müzikleri birbirinden ayıran sınırları ortadan kaldırmak üzerine kurulmuş gibi.

Popun tanıdık melodileri, rock’ın enerjisi, senfonik müziğin derinliği ve kemanın neredeyse insan sesi kadar duygusal olabilen karakteri aynı sahnede buluşuyor.

Ve bunu yaparken müziği eksiltmiyor. Tam tersine, bildiğimiz şarkıların içine başka bir derinlik açıyor.

Bir melodiyi daha önce defalarca duymuş olabilirsiniz. Ama bazen aynı melodi, başka bir enstrümanın elinde başka bir hikâyeye dönüşür.

O gece Harbiye’de de olan buydu.

Sahnenin kendisi de Garrett’ın müziğinin bir parçası gibiydi. Işıklar, orkestra, müzisyenler, gitar, bateri ve keman… Her şeyin birbirine bağlandığı, zaman zaman büyüyen, zaman zaman sakinleşen bir akış vardı.

Özellikle gitaristi izlerken birkaç kez “Bu adam da ayrı bir hikâye” diye düşündüm. Garrett ile arasındaki müzikal ilişki, yalnızca eşlik etmekten çok daha fazlasıydı. Birbirlerinin cümlesini tamamlayan iki insan gibiydiler.

Ekibin tamamında da böyle bir uyum vardı.

Birlikte çalmak başka, birlikte müzik yapmak başka.

Onlar ikinciyi yapıyordu.

Yalnız bazı parçalarda baterinin biraz fazla öne çıktığını düşündüm. Kimi anlarda müziğin bütün ağırlığını üzerine aldı. Oysa ben kemanın nefesini daha uzun duymak isterdim. Garrett’ın kemanının o incelikli, bazen kırılgan, bazen öfkeli sesinin biraz daha ön planda kalmasını tercih ederdim.

Ama sonra insan, bütün bunları bir kenara bırakıyor. Çünkü Garrett sahnede yalnızca keman çalmıyor. Müziğin içinde hareket ediyor.

Ve gecenin bir yerinde bunu kelimenin tam anlamıyla yaptı.

Sahneden aşağı indi.

Kemanını çalmaya devam ederek seyircilerin arasına karıştı.

O an benim için konserin bütün görkemi başka bir anlam kazandı.

Çünkü bir sanatçının sahnesi ne kadar büyükse, seyircisine yaklaşması da o kadar değerlidir.

Binlerce kişinin karşısında durmak kolaydır belki.

Asıl mesele o binlerce kişinin arasına inmektir.

Garrett tam önümden geçti.

Ben de o anları kameraya aldım.

İnsan böyle bir anda ne yapacağını bilemiyor. Bir yanınız “Bu anı kaçırma.” diyor, diğer yanınız “Telefonu bırak da gerçekten izle.” diye itiraz ediyor. İnsanlık teknoloji sayesinde hayatın en güzel anlarını kaydetmeyi öğrendi, sonra da onları kaydederken yaşamayı unuttu. Ben yine de kamerayı tuttum.

Çünkü o anı saklamak istedim.

Hatta içimden, biraz da endişeyle, “Şimdi yine düşüp kemanını kıracak.” diye geçirdim.

Sonra yüzüne baktım.

Ve bütün o görkemin içinde beni en çok şaşırtan şey, yüzündeki o ifade oldu:

‘Masumiyet.’

Bunu özellikle söylüyorum.

Çünkü şöhretin insanın yüzünden bir şeyler götürdüğünü düşünüyorum.

Çok görülmek, çok alkışlanmak, sürekli bir sahnenin üzerinde yaşamak insanın yüzüne zamanla başka bir ifade yerleştiriyor. İnsan kendisini seyreden binlerce göze alıştıkça, kendisi olmaktan biraz uzaklaşabiliyor.

David Garrett’ın yüzünde ise o gece bunun tam tersini gördüm.

Çok tanınan bir insanın yüzünde hâlâ tanınmamış bir çocuğun saflığı vardı.

Kendini ispat etmek zorunda olmayan birinin rahatlığı…

Yaptığı şeyin farkında olan ama bunun altında kaybolmayan bir insanın dinginliği…

Ve belki en önemlisi, yaptığı işten hâlâ gerçekten heyecan duyan birisinin gözleri.

Bence bir insanın yıllar ve şöhret boyunca koruyabileceği en zor şey yeteneği değil.

Masumiyetidir.

Çünkü yetenek çalışarak gelişebilir.

Teknik çalışarak mükemmelleşebilir.

Başarı emekle gelebilir.

Ama insanın içindeki o ilk heyecanı, o saf merakı, yaptığı şey karşısındaki çocukça şaşkınlığı koruması çok daha zor.

Garrett’ın yüzünde o gece bunu gördüm.

Belki de beni asıl etkileyen buydu.

Dünyanın en hızlı keman çalan sanatçılarından birisi olması değildi yalnızca. Guinness Dünya Rekorları’na giren o olağanüstü hızın arkasındaki teknik güç elbette başlı başına hayranlık verici. Ama bir insanı yalnızca ne kadar hızlı çaldığıyla hatırlamak istemiyorum.

Ben onu, kemanını çalarak insanların arasına indiği ve yüzünde o masum ifadeyle yürüdüğü birkaç saniyeyle hatırlamak istiyorum.

Çünkü o birkaç saniyede sahnedeki yıldızla seyircideki insan arasındaki mesafe ortadan kalktı.

Ve ben o mesafe ortadan kalkınca başka bir şey gördüm.

Bir virtüöz değil sadece.

Bir insan.

Belki sanatın en kıymetli tarafı da burada.

İnsan ne kadar büyürse büyüsün, yaptığı işin karşısında hâlâ küçük kalabilmek.

Hâlâ şaşırabilmek.

Hâlâ heyecanlanabilmek.

Hâlâ gözlerinde bir çocuğun ışığını taşıyabilmek.

Ben çocukluğumda keman çalmayı düşledim.

Ve hiç çalmadım.

Ama o gece Harbiye’de, David Garrett’ın kemanını dinlerken anladım ki bazı hayaller illa gerçekleşmek için kurulmuyor.

Bazıları bizi biz yapan şeyleri hatırlatmak için geliyor.

Keman benim için belki hiç yaşanmamış bir çocukluk hikâyesi.

Ama o gece birkaç saatliğine yeniden yaşandı.

Bir kemanın sesiyle…

Binlerce insanın arasında…

Harbiye’nin gökyüzüne açık sahnesinde…

Ve tam önümden geçen bir adamın yüzündeki o tarifsiz masumiyetle.

Şimdi aklımda kalan o gecenin en yüksek sesi değil.

En hızlı çalınan notası değil.

En gösterişli ışık değil.

Tam önümden geçen David Garrett’ın yüzündeki o ifade.

Belki de yıllardır keman çalmayı düşleyen çocukluğumun bana küçük bir selamıydı o.

“Bak” diyordu sanki:

”Bazı hayaller gerçekleşmez. Ama bazıları, yıllar sonra bir kemanın sesiyle yeniden kalbine dokunur.”

Ben o gece Harbiye’den yalnızca bir konser dinlemiş olarak dönmedim.

Biraz çocukluğuma da uğrayıp geldim.

Elif Doruk

Kalp Hastalıklarında Sanal Anjiyo Hayat Kurtarıyor

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir



Başa dön tuşu