Bülent BakanKÖŞE YAZILARI

Ayrılıkçı Sanat – Bülent Bakan yazdı…

Merdivenleri tırmanıp yüksek kapıdan içeriye girince kapıda karşılama komitesinde yerini almış tiranosarus reks sizi parçalarına ayıracakmış da bir daha toparlanamayakmışsınız hissi veriyor. Aynı hisleri postmodern kontemporari işlere bakarken de hissederim. Artık tavuk döner haline gelmiş dinozorun etkisi girişten sonra kendisini kaybeder de diğerinin etkilerini çok değil on yıl içinde göreceğiz sanırım. Şikago’da davntanda tam da merkezde sayısız müzelerin birinden diğerine koştururken dinozor bozuntusu ile ahbap olmuştuk. Aslı izlenimci tablolardaki canlı renklerdeki tüylerle dolu ön ayakları ile yenilenen temamız on numara işareti verirdi. Sürekli yenilenen temalar o yıllarda bende kültür şoku yaratmıştı. Yeni vizyona giren ‘Batman Forever’ filmini seyredip ertesi gün de Ulusal Müze’de özel yarasa konsept sergisi için uzayan kuyrukta yerimizi almıştık… Kıta Amerikası’nın yarasalara olan ilgisi, benim de kalıcı sergideki derisi kızıl olduğu için kendi vatanlarında rezervasyon kamplarında unutulmuş eski akrabalarıma üzüntüm o günden beri hiç sona ermedi, devam etti. Yüze yakın farklı dili olan, tarım yapan, taş veya ahşap evlerde yaşayan, kendi sanatı ve kültürü olan zengin bir yelpazeden sadece göçebe çadır edebiyatı ve kök boyalı suratlar parlak renkli ekran kültüne dönüşüvermişti. Harikalar kumpanyası yedinci sanatın yarattığı en kaotik algılardan bir tanesidir de sonradan yaratılan çizgili pijamalı halleri de bu algının sonsuzluğa Voyager Sisters gibi devam etmesini sağlıyor.

Pokahantas bu kült kahramanlardan biridir mesela. Yerlisi için fazlasıyla aptal bir suratı olan adalı kolonya üreticisi onu gemiye koyup da adasına getirdiğinde sosyetenin içine giren kızıl derisi güzel prenses adanın sanayi atıklı havasından ve kem gözlerinden bir daha derman bulamayacak şekilde lanetlenmişti. Aynı lanet HMS Beagle’ın Ateş Topraklarından getirdiği yerlilerde de görülmüştü. Atıklı hava ile oryantalist bakışlardan ve esaretten kaynaklanan Panayır Hastalığı. Oryantalist bakış aynada kendi halini görmez de sağına soluna sataşır, kirlenmiş havasını suyunu Hindistan’a buz olarak götürüp satar buzlar erimesin diye de üstüne elmaları yerleştirir onları da soğuk dilimler şeklinde buzlu suyun yanında satıverir adama.  Yolda okyanusların altında bir tane başını sokacak evi olan yaratık bırakmaz. Yediğini yer de yemediğini tepetaklak eder canlı kargo olarak güvertede taşır. Sonra da vay anam okyanuslar çöle döndü kota koyalım herkes ona göre av avlasın, kış kışlasın der, kotayı önce kendi deler. Yetmez sonra da cep delik cepken delik seni potaya koyar, fotoğrafını çeker, tablonu yapar, çizgi romanda teşhir eder, röntgenini çeker sonra da ortaya çıkan algının keyfini Küba Havana purosu tüttürür seyrederken. Kendi terörünü ölçmez de derisi kara olanların şiddetine ölçü aleti koşar. Yetmez medeniyet getirdim deyip eski korsan gemilerine yükler o kıta senin bu ada benim at pazarının yanında satıverir. Köle oldun mu sadece köle de olmazsın denek olursun mesela senin üzerinde her türlü genetik, jinekolojik deneyi yapar da sonra da bilimsel makalede on beş dakikalığına meşhur oldum zannedersin.

Pokahantası zehirleyen sanayi devrimi evlerin altındaki çıkrık makinelerinin dönen sürtünen ve yağlanan makinelere dönüşmesi ile ortaya çıkmıştı. Tekstil icat oldu mertlik bozuldu. Homo sapiens için mertlik vardı da yeni bozuldu sanki. Adamın kafasına tası kumaşa kaplayıp geçirir sonra da gelir dilini senden iyi öğrenir icat bile edilmeden iks-rey çeker boşluk bulduğu yere de yel değirmenleriyle boğuşmayı seven adamlarını gönderir. Kazansan da kaybedersin, kaybetsen de parçalarına ayrılırsın. Küçük lokmalar hazımsızlık yapmaz. Kaşıntıya neden olamaz. Karaciğeri zorlamaz. Sonra da kendini kafandaki tasla bir tabloda görürsün. Nefret objesi haline geldiğini bilmezsin.

Dinozor yumurtası aramak için gelir, dinozor kanı bulur, dilini öğrenir gider. Sonra bir bakarsın dilini senden daha iyi bilen adamın elinde bir sözlük. Sanat eserleri sözcükler, fotoğraf kareleri, fırça darbeleri şeklinde bir ordunun neferi halinde kürenin her yerinde dolaşır geçtiği yerde sular bulanır, ortalık karışır ve bir süre sonra suyun üzerinde alyuvarlardan oluşan bir akıntı gelir geçer. İstisnasız her yerde olan bu renkli gösteri devam eder. Bu arada hayatın üstünde ya da toprağın altında saklı hazineler gemilere yüklenir doğruca iki üç merkezde müze depolarına kaldırılmak üzere yola çıkar yolda üstüne korsan kıyafeti geçirmiş üniformalılar saldırır, hazineler pay edilir herkes yoluna gider.

Dolandırmadan söylemek gerekirse sanat en başından beri her çeşidinden ruhbanın, feodalin, burjuvanın, emperyalin ve egemenin emrinde olmadı mı? Bugün orta yerde duran emisyonun büyük çoğunluğu bu işlerden oluşmuyor mu? İşte ben o geri kalan azlığı seviyorum. Samimi olanı. Gogene sormak lazım kardeşim neden Vinsent’in kulağını kestin sonra da Tahiti’ye kaçtın, hem kankanı meşhur ettin hem de borsanın en iyilerinden biri oldun, bu vizyonun borsacı geçmişindeki deneyiminden mi geliyor diye. Vinsent kadar mazlum Fikret, Gogenden daha yetenekli Bedri Rahmi ise ancak bu kadar değer kazanır bu borsada. Dahası da beklenemez. Onları MOMA’da, TATE’de, GUGGENHEIM’da göremezsiniz. Bugünkü algınız, beğeniniz Peggy Hanımın çeyiz sandığı kadardır.

Bugün de aynı çark dönmeye devam ediyor. Fuarlar, bienaller, galeri sergileri, sinema salonları kapandı netten fliks yayınları, retrospektifler, aksiyon tiyatroları, kimlik sorgulamaları, sınır ötesi sataşmalar, sınır aşan çaritiler… Hiç ummadığın yerlerde benzersiz fonlar, çıntı pıntıları salonlara dolduruyor. O çıntı pıntılar da kafataslarına, kese kâğıtlarına sefertaslarına eşlik ediyor kafataslarının içindeki beyin kıvrımlarında benzersiz kafa karışıklıklarına ve gözaltı çukurlarında kırışıklıklara neden oluyor. Sermayesi küreden bankalar emekliden, duldan, emekçiden, memurdan, vergisini peşin peşin ödeyenden artı para kredisi, martı para kredisi diye hesap hareketleri ile tırtıklıyor. Eserlerini hacze bile koymadan atölyesinin kapanmasına neden olduğu sanatçıların eserleri yerine postmodern kontemporari zımbırtılar ile çıntı pıntıları sergileyerek ellerini yıkıyor sanat ile.

Kontemporari sanat, kürenin her yerinde bol koyun bitli fonlar ile ayrılıkçılığı beslerken kapitalizmin emrinde kapı önünde tasının dolmasını beklemiyor mu? Bu kara mizah tablonun aksine mucize işler gün yüzüne çıkıyor bu günlerde. ‘Alice Neel’ sergisinin bir süre öncesinde açılması akla bile gelmezdi. Beyaz üstün fırtınası sona erip de tropik mason ılıman rüzgârları esmeye başladığında ortaya çıktı sergi için uygun şartlar. Alis Bacı,1900 doğumlu aktivist, 25 yıl İspanyol Harleminde yaşamış ve son çağın tüm çelişkilerini gündelik yaşamın canlı tanıklarıyla espasa dökmüş kadın ressamlardan biri idi. Niyork şehir müzesindeki sergiyi çıplak gözlerim ile seyretmeyi ve o müzede nadir gerçekleşen bu yıldız kaymasına tanık olmayı çok isterdim. Aynı şekilde tek başına Franco rejimiyle mücadele etmiş Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y Picasso desenlerinden yapılmış cam üfleme işlerini Gagınhaym Venedikte veya Judi Şikago işlerini Niyorkta. Tam bir baş belası olan ressamın Bidılsın Sercınt Peper albümünün ellinci yılı şerefine yaptığı sergiyi kaçırmıştım Teyt Liverpulda sergilenmişti. ‘Şikago Mürekkepte’ sergisini kaçırmayız umarım. Pandeminin geçmesini bekleyeceğiz mecburen.

Evladım Wallace Henry Hartley, şu Bidılsın Sercınt Pepır Yalnız Kalpler Kulübü albümünden ‘Günaydın Günaydın’ şarkısını çal. Aman deyim baştaki horoz ötüşü ile sondaki kuş cikciklerini, eşek anırmalarını ve köpek ulumalarını pas geçme.  Bir de Havana tütünüyle organik kâğıda sarılmış sigaramı tüttüreyim de pandomimin geçmesini bekleyim. Ayaklarımı da suya soktum mu demeyin keyfime. Ohhhh Dünya varmış.

Bülent Bakan

"Yazı"nın Sanat Serüveni 1 - Bülent Bakan yazdı... 2

Ana Görsel: Judy Chicago

Etiketler

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı