KÖŞE YAZILARI

Gerçek Kendiliğin Arayışında – Sabo Kosimova yazdı…

Kitabın genel olarak akademik dil ağırlıklı olduğunu ve terapistler için yazıldığını söyleyebilirim. Özellikle tezini hazırlayan terapist adayların üzerinden verdiği örnekler ve çalışmalarını paylaşırken kullandığı hitabet bakımından, terimlerin anlamlarını açıklamadan olduğu gibi alanın terminolojisi ile anlatımından bu bariz biçimde anlaşılmaktadır. Ama bunlara rağmen okur kitlesinin yalnızca terapistler ve ilgili alan öğrencileri ile sınırlı kalmaması gerektiğini özellikle ebeveyn ve ebeveyn adaylarının ve gerçek kendiliğin arayışında olan kişilerce okunmasını öneririm. Terminolojik dil sizleri korkutmasın. Birkaç anahtar kavramın araştırılması kitabın anlaşılması için yeterli olacaktır.

Gerçek Kendilik James F. Masterson

Kitabın terapistler ve alan ile bağlantılı kişiler ile sınırlı kalmamasını isteme nedenim Masterson’un hayat hikayelerini paylaştığı klinik vaka örneklerinden yani kendilik bozukluğuna sahip hastalarından Michael, George, Jean, Walter, Harold’un hikayelerinden az da olsa kendimizi görebileceğimiz sorunlar gizli. Örneğin:
Aile-ebeveynler ile olan sorunlarımız, narsist birini sevmek, insanların-ailenin/ebeveynlerinin beklentileri arasında kendini sürekli sorumlu hissetmek ve onların beklentilerini karşılarken kendi iç sesimizi duyamamak veya susturmak, zevk almadığımız meslekleri icra etmek, stres – depresyon, tatmin olamama duygusu, özgürlük ile düzen arasındaki çatışma, içsel çatışma, gerçek dünyadaki sorunlardan kaçmak ve kendimize ödüllendirici fantezi yaratmak için sık sık hayal dünyamıza dalmamız, yabancılaşma olgusu gibi pek çok sorunu az veya çok bizler de yaşıyoruz. Hatta bu hayal dünyasına dalmak o kadar ileri boyuta geliyor ki bu konuda Oğuz Atay’ın şu satırlarını paylaşmadan edemem:’Hayallerinden bile korkar mı insan? Hayallerinde bile insan kendini azarlatır mı? Hayallerine bile hükmedemez mi insan?’’(Oğuz Atay/Tehlikeli Oyunlar,s.156)

Hikayelerimiz ve isimlerimiz her ne kadar birbirimizden farklı olsa da Ali veya George, Zeynep veya Jean olmanın önemi yok, sorunlarımızın bazıları çok benzer. Bu yüzden bu hastaların hayat hikayelerini okurken onlar ile kolayca empati kurabiliyoruz. Empati kuramadığımız içten içe kızdığımız hastalar da aslında karşılaştığımız insanlardan farklı değiller.

Bazılarınızın kendinizi bulabileceğinizi düşündüğüm satırlardan birkaçını paylaşmak isterim:

  • ’Hasta kendini ebeveyn beklentileriyle o kadar özdeşleştirmişti ki bu savunmacı davranışını gerçek kendiliği gibi algılıyordu.’’(sf96)

  • ‘’Baskı altındaki şimdiki hayatımın tam tersi bir yer. Özgür ve yalnız kalabileceğim bir yer. Bütün bu gerçek kendiliğimi ifade etme, özgür olma fikri, bir hapishanenin kapılarını açmak gibi bir şey. Kontrolü kaybetmekten korktuğumu hissediyorum. Kendi isteklerimin altında eziliyorum.’’(sf97)

  • ‘’Aynı zamanda hem mahkum hem gardiyanım.’’(sf97)

  • ‘’Okuldaki başarı neticesinde mutsuzluğundan kurtulan hasta : Annem ve babamın yaşamı gibi sürekli tehdit altında olmayacak bir hayat kurmaya kalkıştım. Duygulardan kaçmak için kendimi eğitimime verdim.’’ (sf76)

  • ‘’Hastanın savunmacı kendiliği; hastanın önce kendini ortaya koymasını bıraktırıyor, sonra hissetmesini olanaksız kılıyor, en sonunda da onu hayal dünyasına ve pasifliğe itiyor.’’(sf57)

  • ‘’Hasta acı veren duygulanımlarını yatıştırmak için kendini içkiye, aşırı yemeye ve cinsel eyleme vurmaya veriyor.’’(sf 75)

  • ‘’ Ama o ses beni daha güvenli bir kanala çekmek istiyor, büyüyen ve yeşeren gerçek kendiliğime sürekli saldırıp duruyor. Sanırım bu sesi kendimi sınırlamam için bir gardiyan olsun diye kafamın içine ailem yerleştirdi.’’(sf102)

  • ‘’Kendimden kaçmama sebep olan bütün dayanaklarımdan kurtulmak istiyorum , şu ana kadar yapmış olduğum dünyevi şeyleri bir kenara bırakıp, manevi tarafımlar ilgilenmek istiyorum.’’(sf 105)

  • ‘’Babaları hiçbir zaman yanlarında olmamasına rağmen, bundan pek etkileniyor gibi gözükmezler. Tabii ki babaya olan kızgınlıkları terapi’nin ileriki safhalarında ortaya çıkacaktır.’’(sf168)

Ayrıca sadece hastalardan değil masal metaforu üzerinden de hikayelerimize dokunuluyor. Masallar ve efsaneler asırlarca günümüze kadar ulaşabildiğine ve popülaritesini yitirmediğine göre kültürden ve bireyden çok şey yansıtıyor.

Yazar, Kül Kedisi ve Pamuk Prenses masal örnekleri üzerinden hayatın gerçekliğine dair psikolojik temsiller oluşturuyor.

Örneğin her iki masalın içerisindeki neredeyse hiçbir rolü olmayan pasif, mesafeli ve neredeyse hiç olmayan baba ,
Hem en iyi olan, seven ve fantezi biçiminde korunan masum gerçek anne ile kötü, narsist olan üvey anne bu iki masalda da mevcut. Yani anne figürü içinde tezatlıklar barındıran ve masalın kahramanı üzerinde büyük etkisi olan biri.

Külkedisi veya Pamuk prenses borderline kişilik bozukluğuna sahip bireyin temsilidir.

Külkedisinin gece yarısı olmadan eve dönmek zorunda olması, akıllara hemen hastalarımızın hayatında iyi giden her şeyle ilgili hissettikleri kısıtlamaları getiriyor. Sanki jilet üzerinde oturuyorlarmış gibi, kısa süre kendilerini iyi hissediyorlar, ama her an terk edilme hislerine geri çekilmeyi bekliyorlar.’’(sf171)

Bu da bazılarımız için hayatın bir gerçekliği değil midir?

Prens ise Kül Kedisi’ni veya Pamuk Prenses’i terk edilmişlik, depresif halinden sorunlarından çekip kurtaran bir figür.

Hayatın gerçekliğine baktığımızda da özellikle eğitimini sürdürmemiş/sürdürememiş pek çok kadın evliliği ailesi içerisindeki sorunlarından kaçabileceği bir kurtuluş yolu olarak görüyor. Ama masalların devamı yok. Çünkü gerçek masal çoğu zaman mutlu son ile bitmiyor.

Sadece verdiği örnekteki hastalar veya masallar ile değil aynı zamanda hayranlık duyduğumuz yazar ve ressamlar ile de kendimizi özdeşleştirebiliriz.

Yazar burada Thomas Wolfe örneği üzerinden aktarım yapıyor.

İtiraf etmem gerekir ise henüz Wolfe’n kitaplarını okumadığım için onun hakkında bu kitapta yazılanın üzerine katkı yapamayacağım sadece çok sevdiğim bu satırları paylaşmak isterim:

’Büyük bir güç var; bana göre insanı gezip tozmaya iten, araştırmaya iten ve sonra onları yalnızlaştıran ve aynı anda bu yalnızlıktan hem nefret etmelerini hem de onu delicesine sevmelerini sağlayan.’’(sf185 / Nowell,1969,s.172)

‘’Yeteneğinin kaynağı terk depresyonu ve çocukluk anılarıydı; bunu tetikleyen de gerçek kendiliğini bulmak için çıktığı arayışlardı.’’(sf.227)

Kendilik bozukluğu ve gerçek kendilik arayışı olarak ülkemizden hatta dünyada da en güzel yazar örneği Oğuz Atay’dır. Onun Tutunamayanlar romanının kahramanı Turgut Özben şizoid kişilik bozukluğuna sahip bir ruh hastası. Kendi içinde yarattığı ikinci benliği olan Olric ile iki farklı insanlarmış gibi konuşur, yine aynı romanda Selim karakteri de intihar eden tutunamayanlar arasında.

Tehlikeli Oyunlar romanının kahramanı Hikmet de yine kendi kafası içinde yaşayan yalnızlaşmış bir adam- hayal dünyasında kendisi ile çatışan ve topluma yabancılaşan bir ruh hastası.İlişkilerde de tam olarak ne istediğini bilmeyen Sevgi ile Bilge arasında gidip gelen tatmin olamayan ve en sonunda intihar eden yorgun kaybolmuş bir ruhun temsili.

Durum böyle iken bu karakterlerin yaratıcısı Oğuz Atay’ı da onlardan ayırmak olmaz.

Ve kişilik bozukluğuna sahip bu adamın yazdıklarında kendini bulan okurları da bundan ayırmak olmaz. Onlardan biri de ben, henüz ulaşamadığım gerçek kendiliğimin arayışında.

Sevdiğim bütün büyük yazarlarda bu söz konusu. Örneğin Freud, Dostoyevski’yi Yeraltından Notlar eseri üzerinden inceleyerek onun da kişisel bozukluğa sahip zaman zaman sadist ve mazoşist eğilimlerine değinmiştir. Veya Albert Camus, Franz Kafka da kendilerini kabullenmemiş kronik mutsuzluk durumunda olan adamlar. Aynı şekilde Bukowski’nin de içinde çocukluğu ile özdeşleştirdiğim mavi bir kuş var. Bu zayıf masum ve acı çeken ikinci benliğin dışarı çıkmasını istemiyor. Onu içki ve sigara dumanına boğuyor.

Bu da aslında Gerçek Kendilik kitabında yer alan klinik vaka örneği ile çok benzerlik gösteriyor. Depresyondan kaçmak için kendini içkiye, yemeğe veya cinsel eyleme veren hastalar bunu yaparken sadece kendine zarar veriyorlar ve bir süre sonra hiçbir şeyden tatmin olamıyorlar ve kendini bir uçurumun boşluğunda hissediyorlar. Neyse aklıma okuduğum bütün yazarların kişilik bozukluğuna ve çocukluklarına iner isem buradan ayrı bir kitap çıkabilir.

Kitabımıza dönecek olur isem bu sefer de kendilik arayışında olan Sartre karşımıza çıkıyor. Sartre’nin gerçek kendilik arayışı onu yazmaya yönlendirdi ; ‘’Yazı yazarken yeniden doğuyorum. Kendimi ikiye böldüm…Bir yazar olarak kahramanım hala kendimdi;epik hayallerimi onun üzerinden yansıttım. Bununla birlikte iki kişiydik: Benim adıma sahip değildi ve ben de onu üçüncü tekil şahıs olarak çağırıyordum’’(sf176)

Yazarın belirttiği üzere Sartre’n yazılarının ailesi tarafından görmezden gelinmesi ona bir miktar mahremiyet ve gerçek kendilik aktivasyonu için ona özgür bir alan kazandırıyor. Bu fikrine o kadar katılıyorum ki zira çizimlerim için de ben aynısını hissediyorum; mimari yapılar, natürmort, peyzaj, portre gibi kısaca usturuplu olarak nitelendirebileceğim çizimler ailem tarafından takdir edilirken, kadınları özgürleştirdiğim ve onların doğallığını estetik biçimde örtülediğim kadar aykırılık içeren çizimlerim hakkında hiçbir olumlu veya olumsuz yorum yapılmıyor. Annemin hoşuna gitmese de bunları görmezden gelmesi benim bunları daha özgürce paylaşabilme özgüvenini ve baskıdan ötürü yaratıcılığımı sınırlandırmamayı kendimi keşfetme olanağını sağlıyor.

Çizim demiş iken gerçek kendilik arayışında olan sevdiğim bir diğer isim de Edward Munch’tır. Bathing Men, Girl and Death, The Kiss, Kiss By The Window, Self Portrait in Hell eserlerine baktığımızda otosansür uygulamayıp sahte kimliği ile değil, gerçek ve özgür yaratıcılığı ile başbaşa kaldığını söyleyebiliriz. Onun biraz daha usturuplu olarak görünen ama aynı zamanda aykırı olan çok sevdiğim için de tekrar resmettiğim eseri ‘’Çığlık’’:

Edward Munch Çığlık

Munch tabloyu yaptığı sıralarda, başarısızlık, hastalıklar ve karşılıksız bir aşk ile savaşıyordu. Ayrılma paniğin getirdiği çaresizliğin dramatik olarak resmedilişini görüyoruz. Özellikle, adamın köprü önünde olması intihar ile ilişkiliydi. Belki ekspresyonist çizim tekniğini de gördüğü halüsilasyonlara bağlayabiliriz.

Kitapta yalnızca Edward Munch üzerinde durulmuş ama çok önemli gördüğüm Caravaggio’nun da Narsistik kişilik bozukluğuna ve Dali’nin de kişilik bozukluğuna sahip olduğunu belirtmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Keza Van Gogh da ünlü yıldızlı gece eserini deliler hastanesinde çizmişti. Yani demek istediğim yazara bu konuda çok ta katılamıyorum. Aksine yaratıcılığı sağlayan şeyin gerçek kendiliğin aktivasyonundan çok gerçek kendiliğe ulaşamama ve onu arama hali olduğunu düşünüyorum.

Kendisi ile bütünleşik hem kendisi hem toplumu ile huzurlu bir insana ulaşma ideali elbette çok güzel. Elbette sağlıklı olan budur. Ve gerçek kendilik de budur. Yazarın da belirttiği üzere‘’Gerçek kelimesi, sağlıklı ya da normal kelimeleriyle aynı anlama gelir’’(sf42).

Ama sonra Winnicott’un tanımıyla benzer olduğunu söyleyerek ve yaratıcılık üzerine vurgu yaparak kendisi ile çeliştiğini düşünüyorum:’spontane davranış, hakiki kendiliğin hareket halindeki şeklidir. Sadece hakiki kendilik yaratıcı olabilir ve gerçek hissedebilir.’’(sf43)

Yani demek istediğim şey; gerçek kendiliğinden bahsedilen insan normlara uyan sağlıklı bir halde ise (ki kişilik bozuklukların karşısına konulduğu için öyledir.) o halde bu spontane değildir, bilinçli davranıştır. Ve normal yani normlara uyduğu için de yaratıcı değildir. Elbette ki istisnalar var. Örneğin çok sevdiğim ressam Dianne Dengel’in resimleri huzur ve mutluluk kokuyor. Resim barışık kendiliğin bir yansıması gibi görünüyor ama belki de hasretini çektiği bir şeyin de ifadesi. Yani Dengel’in resimlerinin gerçekten mutluluğun kendisi ile barışıklığın bir eseri mi yoksa açlığı çektiği bir duygunun ifadesi mi emin değiliz.

Kendilik bozukluğunun yaratıcılığına en güzel örnek de şiir dünyası. Mutluluk ve umut aşılayan şiir seslendirmek istemiştim ama onlar o kadar nadirler ki ve bu mutluluk şiirlerinden bazıları çok etkili bazıları sanattan uzak insanın duygularına çok etki edemeyen şiirler. Gerçek kendilikte olan kendisi ile huzurlu bütünleşik bir insanın kendini farklı dil, eser aracığıyla anlatmasına gerek yok. Tıpkı Oğuz Atay gibi anlaşılmayı beklemiyorlar. Çünkü bu sağlıklı bireyi anlıyorlar ve en önemlisi o da kendini tanıyor ve anlıyor.

Beni hemen anlamalısın. Çünkü ben kitap değilim. Çünkü ben öldükten sonra beni kimse okuyamaz. aşarken anlaşılmaya mecburum.’’(Oğuz Atay)

‘’Akıl ve ruh proleteryasının en büyük akılsızlığı, akıl ve ruh burjuvazisinin nimetlerine kavuşacağını umarak onlara hizmet etmesi ve bu sırada kaçınılmaz istismar kanunları yüzünden zayıf aklını ve ruhunu da parça parça onlara kaptırmasıdır.’’( Oğuz Atay/ Tehlikeli Oyunlar s.351)

Borderline veya şizoik hastalar ise kendi hayal dünyalarını, ıstıraplarını içsel çatışmalarını fantezilerini sanat aracığıyla içlerini dökerler, rahatlarlar. Onları yaratıcılığa iten şey normal insanların gerçek kendiliği değil aksine bu kişilik bozukluğu veya ıstıraplar, rahatsızlıklardır.

Yani hem kendisi ile bütünleşik bu tarz içsel bölünmeler yaşamayan ekstrem eserler yaratmayıp hayatlarını normal ve huzurlu olarak sürdüren insanlara gerçek kendilikteler demek hem de bu tarz rahatsızlıkları- içsel çatışmaları olan huzursuz insanların yaratıcılığını gerçek kendiliğe bağlamak bana biraz çelişkili gibi geliyor.

Bu yüzden gerçek kendilik aktivasyonunun değil de ‘gerçek kendilik arayışı’nın yaratıcılık getirdiğini söylemek belki uzlaşmacı olabilir.

Yazarın bütünleşik ifadesine katılmadığım bu yeri vurguladığıma göre artık gerçek kendiliğe geçebilirim. Çünkü bu zamana kadar anlattığım şey onun arayışı idi.

Şimdi ise normlara uyan yani normal, sağlıklı diye tabir edilen kendisi ile bütünleşik, huzurlu insanı temsil eden gerçek kendilik anlamını kullanıyorum. Bu gerçek kendiliğin oluşmasındaki en önemli etken bireyin çocukluk dönemidir. İşte bu yüzden de yazımın başında bu kitabı, ebeveyn ve anne/baba olmak isteyen herkese önerdim. Kişinin kendilik gelişimindeki en temel 3 etken:

1-Kişinin kendi yapısal donanımları
2-Genetik-biyolojik baskı
3-Anne ve babanın ona verdikleri tepki, duygusal destek (Buradaki kastedilen desteğin salt yedirip-içirmek-giydirmek olmadığını vurgular buradaki destek biricik özelliklerini tanımak ve onu kabul etmek, onu baskılamak değil kendisini keşfetmesine olanak sağlamak ama bunu yaparken de mesafeli umursamaz bir özgürlük derecesinde değil yine şefkat ile sağlamak.)

Yazar özellikle maternal-libidinal kavramı üzerinde çokça duruyor. Anne ile bebek arasındaki ilişki üzerine… Çünkü bebek dünyaya geldiği ilk an kendinden çok annesinin farkındadır. Kendi kimliğinden farkındalığından önce onun dünya ile ilişki kurmasını sağlayan ona sürekli dokunan annesidir. Ona zevk veren veya hoş olmayan duygulara sebep olan şeyin annesi olduğunu sezinliyor. 5-6 aylıkken aynadaki yansımasına veya kollarına ilgi gösteriyor ancak 12-18 aya vardığında bu aynadaki görüntünün kendisi olduğu bilinci yerleşiyor. Yani bu zamana kadar bebeğe ait kimlik mevcudiyet algısı yoktu. Anne vardı ve onun hissettirdikleri.

Bu kimliğin inşası için çok önemli bir yapı taşı, bu tecrübe anne tarafından bebeğe yeterli derecede aktarılma deneyimi bu kişinin ilerideki yaşlarda kendini sevmesi ve kendisi ile huzurlu olmasını ve özgüvenli olmasını tetikleyen önemli bir unsur.

Bu bölümde pek çok şey öğrenmek ile birlikte yine küçük bir eleştiri getirmek durumundayım. Annelik vurgusunu yerinde buluyorum fakat babanın tıpkı masal metaforunda olduğu gibi yazarın eleştirdiği sırf yazılmak için yazılmış olmasa da olur tarzında bir anlatımı kendisinin de gerçekleştirdiğini vurgulamak durumundayım.

Deneyler yalnızca anneye odaklanılmış durumunda. Baba sevgisi ile yetişen çocuklar ile baba sevgisi ile yetişmeyen çocuklar arasındaki fark üzerinden hiçbir araştırma deneyinden bahsedilmemiş. Buradaki eleştirim feminist bakış açısıyla neden sorumluluklar ve kişilik bozukluğu nedeni olarak yalnızca kadın üzerine her şey yüklenildi? Erkek neden bakmıyor ifadesinden ziyade çocuğun annesi kadar babasına da ihtiyaç duyduğu vurgusu. Çocuğun baba ile olan ilişkisinin kişilik gelişimi ve diğer insanlar ile sağlıklı ilişkiler kurması için çok önemli bir yapı taşı olduğunu düşünüyorum.

Bir erkek çocuğun genetiğini aldığı, rol model olarak gördüğü hemcinsi olan baba ile ilişkisi kendini tanımasında, kendini inşa etme sürecinde çok kritik. Buna en güzel örnek de narsist mesafeli bir babanın oğlu olan Franz Kafka’dır. Eserlerinden de fark edildiği üzere kronik mutsuzluk durumu içsel çatışmaları olan kişilik bozukluğu olan bir adam. Dönüşüm eserinden de anlaşılacağı üzere yalnızlığı, kendini kabullenmeme-sevilmeme ve iğrençlik duygusu..

Sadece erkek çocuk için değil, kız çocuğun babası ile olan sağlıklı ilişkisi kendini tanıma inşasında etkili olmasa da karşı cinsi tanımak ve sağlıklı ilişki kurmak açısından önemli. Örneğin sağlıklı bir baba tarafından sevgi ve ilgi gören bir kız çocuğunun ileride narsist veya başka kendilik bozukluğuna sahip bir adamı sevme ihtimali veya sevdi ise bile ona tahammül etme sınırının, zaten babası ruh hastası olan ve karşı cinsi bu biçim ile tanıyan ve kabul eden bir kadının tahammül etme sınırı aynı olmayacaktır. Yani anne kadar babanın kendilik gelişimi sağlıklı ilişkiler kurma üzerindeki rolüne kitapta yer verilmediğinden bunu büyük bir eksiklik olarak gördüğümden bu katkıyı yapmak istedim.

Bir psikiyatristin yalnızca fen bilimleri ile değil sosyal ve toplumsal hareketleri göz önünde bulundurmasını değerli buluyorum. Sosyokültürel bölümü bu açıdan çok değerli hem kadın hareketinin özgürleşmenin önemini dile getirmesi daha sonra anneliği kariyer ile rakip duruma getirmenin eleştirisini yapması yerindeydi. İki farklı olguyu birbiri ile yarıştırmak gereksizdir. Yine bu bölümlerde 60’lardan sonraki devrimlere ve din faktörüne değinmesi çok boyutlu çerçeveden konuyu ele alması çok değerli.

Ama yine de bu bölümün kültürlerarası yaklaşımlar başlığında yazarın biraz fazla genellemeci ve Batı merkezci bir anlatımı olduğunu düşünüyorum. Japon ebeveynlerin çocukları üzerindeki kişilik bozukluğu yaratacak etkisinden bahsederken, Amerikan ailesine gelince, sağlıklı ve sağlıksız Amerikan annesi ayrımını göz önünde bulundurdu. Yani Amerikan ilişkileri için genellemeci bir tutum göstermedi. Bu yüzden bu bölüm ufuk açıcı olmak ile birlikte aynı zamanda tatmin olamadığım bir bölüm oldu.

Çocukluk odaklı kişilik inşasına değinmesi bazılarınız için indirgemeci bir bakış açısı gibi gelebilir ama bence bir şeyi “o temelli” anlatmak ile bir şeyi sadece onun ile sınırlandırmak farklı iki şeydir. Yani Karl Marx‘ın yabancılaşma kavramının kişilik bozukluğuna benzer bir örnek olabileceğini düşünüyorum. Kişinin topluma, işine ve kendine olan yabancılaşmasını ekonomi ve sistem temelli anlatır. Masterson da bu yabancılaşmanın, sahte kimliğin inşasını kişinin çocukluğuna bağlayarak anlatır. Ama sadece bunun ile sınırlandırmaz yani kişinin çocukluğunun çok önemli bir katkısı var ve bunun üzerine odaklanıldı ama 1.madde de belirttiğim üzere kişinin kendi gelişimi de önemlidir. Yani çocukluk dönemine hayatın gidişatını çizecek bir kader gözü ile değil de bu günü anlamak için ve bunun ile yüzleşip sorunu çözmede kullanılan bir araç olarak görmek ve kendi çocuklarımız ile olan iletişimimizde bunun ne kadar önemli olduğunu farketmek için önemlidir. Yani söz konusu anlatımı indirgemeci bulmadığımı ifade etmeliyim..

Analizimin sonuna geldik. Hem beğendiğim/olumlu hem de katılmadığım kendimce olumsuz gördüğüm yönleri ile birçok konuya değinmeye çalıştım.

Sabo Kosimova

Sabo Kosimova

Etiketler

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı