Bülent BakanKÖŞE YAZILARI

Mirasyedi – Bülent Bakan yazdı…

Mutlu bir gülümsemeyle yattığı yerde solundan sağına doğru döndü ve sonrasında rahatsız hissederek yeniden soluna döndü, elini yanağına götürdüğünde yüzündeki mutlu gülümseme yerini endişe ile kızgınlık içermeyen bir hayal kırıklığına bıraktı. ‘Ben demedim mi sana çocuk gördün mü yine dediğime geldi iş.’ Kiminle konuştuğu anlaşılamadı.

‘Keşke’lere başlama yine’ diye geçirdi içinden. ‘Keşke Şair ile tavla oynayabilseydim, Bursa’da ziyaretine gitseydim keşke.’ diyerek başladığı keşkeleri zar zor duyuldu. ‘Bir fotoğrafım bile yok.’ diye hayıflandı. ‘Çocuğu bırakın kendi haline diye çok uyardım hâlbuki dinlemediler.’ dedi kendi kendine. Ayaklarının ucundan acımtırak bir havlama sesi duyuldu. Şikâyet eder gibiydi. Kendine yaptıklarını da hatırlatmak ister gibiydi. ‘Tamam Fox. Başlama yine. Anladık artık.’ dedi gülümseyerek. Öyle gülümserdi denize kavuştuğu nadir anlarda.

‘Ağzımdaki bu zehir tadı ne zaman geçecek. Bir türlü geçmek bilmiyor. Bir geçse…’ diyerek bir şeyler yapmak ister gibi kıpırdadı. Sonrasında mücadeleden kaçıyormuş gibi yapıp geri çekildi. Aslında hiç bir zaman mücadeleden vazgeçtiği görülmemişti. Ne günlerdi ama. Ne mücadele ettik. Yine öyle bir mücadelenin içinde olmak için can atarmış gibi bir hali vardı. Her anımsamada kalan birkaç damla adrenalin hemen kendini gösterir ve yüzüne bir ışıltı gelirdi. Öyle bir ışıltı içinde kendini sararmış bir çayırlığın ortasında gördü. Süvariler ortalığı toza dumana boğmuştu. Atının üzerindeydi.  En öndeydi ve ışık hızıyla arkasındaki kalabalığın önünde güneşin battığı yöne doğru ilerliyordu. Hiçbir zaman bir gölgeye sığındığı veya saklandığı görülmemişti. Önde olmak gibi bir saplantısı olmadı hiç ama mücadelenin içinde hep önde olmuştu istemeden. Bu yolculuğa belki bir milyon kez çıkmıştı. Hepsinde de hep en öndeydi. ‘Acaba arkada kalabileceğim bir olasılık var mıydı hiç?’ diye geçirdi içinden.

‘Sondan bir sonraki günü yönetebilse insan keşke.’ diye düşündü. Her şey farklı olur muydu diye hesaplamaya çalışır gibi bir hali vardı. Her seferinde aynı sonuca ulaşan bir hesap makinesi gibi ışığı gitti yüzünden. İşi biten ve bir sonraki hesaplamaya kadar ekranı kapanan bir hesap makinesi gibiydi. ‘Keşke biraz daha fazla bilim adamı ve sanat adamı olsaydı etrafımda.’ diye geçirdi içinden. Onlar bu hesabı daha iyi anlardı. Sonsuza dek sürecek bir mücadele için gereken iç enerjiyi hesaplamaya çalışır gibi bir hali vardı.

‘Keşke kitaplarım gelse yanıma. Ne güzel olurdu.’ dediği duyulmadı yine. ‘Bir de Termodinamik kitabı yazardım. Niye yazmadım ki.’ diye hayıflandı. ‘Entropi’ kelimesi takıldı diline. ‘Bu nasıl bir kelime yahu. Hiçbir şey anlatmıyor bana. Halk dili Türkçeye ihanet eden Arap ve Fars dillerinin piçi Osmanlıcayla mücadele eder gibi bu adalı piçlerin dili ile de mücadele etmek lazım’* derken altın dolu rüşvet sandığı önüne geldiğindeki gibi öfkelendi. ‘Bu entropi ile multiverse’ye karşılık gelen birer kelime bulmalı.’ diye oyuna yeni başlayan bir çocuk gibi heyecanlandı. Kalan son damla adrenalin yeniden ışıltıyı odaya yaydı. Çoklu evrenin kıyısına ilk geldiğindeki coşkuya kapıldı ve hesap makinasının ekranı yeniden açıldı.

Sonsuza kadar iç enerjisini kaybetmeden hayatta kalacak bir sistem kuran bilim adamının olasılıkların tamamında aynı sonuca ulaşmak için laboratuvarında bir milyonuncu deneyi yapar gibi bir hali vardı. ‘Evet. En kritik nokta tam da burada, iç enerjide, entropide.’ Ne olursa olsun aynı sonuca ulaşan bilim adamının sakinliği vardı yüzünde. Yine de bir sonraki olasılığı düşünür gibiydi. Bu yeni bir deney, yeni bir hesap ve yeni bir hesaplaşma anlamına geliyordu. ‘Şu kitaplarım yanımda olsaydı daha güzel olmaz mıydı Foks?’ diye takıldı sertçe kadim arkadaşına. Kısa bir uluma ile karşılık verdi Foks.

‘Görüyor musun?’ dediği zar zor duyuldu. Kiminle konuştuğu anlaşılamadı. Çok sevdiği biri olduğu sesinin tonundan belliydi. ‘Ziyaretime hiç gelemedi. Ne yaptığını da onca uyarıya rağmen neleri yapmadığını da çok iyi biliyor haspa. Utanıyor mudur gerçekten. Sona gelmeden çoktan oyun dışında kaldı sırf bu yüzden.’ dedi ona. Sonra dönerek ‘Öyle değil mi Foks?’ dedi sertçe. ‘Utanmaz mı hiç ağabey.’ Haricinde hiçbir ses duyulmadı. Foks’un biraz şikâyet içeren mırıltısı anlaşılamadı bile. Son fırçadan ders almış bir ifade vardı yüzünde. ‘Bak Foks bile ders alıyor; bunlar hiç ders almıyor neden?’ diye sordu sertçe. Miras olarak bıraktığı yeryüzündeki cennet parçasının başına gelenleri düşününce de aynen böyle öfkelenirdi. ’Mirasyedi bunlar Foks.’ derdi her seferinde…

Çoklu evrenin kıyısında buldu yeniden kendini. Olasılıkların sonsuz ve iç enerjileri farklı bir sürü evren ayaklarının altında uzanıyordu. Zamanın her yöne dilediğince aktığı sınırsız sonsuz bir yerde Avni Arbaş tablosundaki hali ile duruyordu yine. Son kalan adrenalin sınırsız bir şekilde yüzünü aydınlattı. Evrenlerde tek tek ateşler yanıyordu. Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam güzel, rahat günlere inanıyordu yine ve gülen bıyıklarıyla duruyordu, sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü evrenin başına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak diğer evrenlerin üzerine atlayacaktı. Yanına bir gölge süzülerek geldi. ‘İyi ki geldin Şair. Benim de göresim gelmişti. Sana diyeceklerim var’ dediğinde yüzü ışıl, ışıl çağladı…

Bülent Bakan

"Yazı"nın Sanat Serüveni 1 - Bülent Bakan yazdı... 2

*Özdemir İnce, Cumhuriyet Gazetesi, 5 Şubat 2021 ‘İki Büyük Yanlış’

Etiketler

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı