KÖŞE YAZILARI

Gizli Ortak – Celal Ulusoy yazdı…

Kardeşler Market’in önce kapıları kapandı, sonra da ışıkları söndü. Üç ortak, depoya benzer küçücük bir odada, portatif bir masanın etrafına oturmuş günlük hasılatı ve genel durumlarını değerlendiriyordu. Ticari durum pek de parlak gözükmüyordu; bunu da şimdilik kimsenin duymasını istemiyorlardı. Bu yüzden yaptıkları, yarı gizli bir toplantıydı… Birileri onları bu halde görse, köprü altında karanlık işler çeviren mafya artıkları sanırdı.

Ticari hayatlarında yeni bir strateji belirlemek üzereydiler…

Mesut ağabeyleri “ara sıra tüttürdüğü” sigaradan bir tane alarak ağzına götürdü. Kibrit elinde bekledi bir süre. İlk cümleyi kurmadan önce sigarasını yaktı ve nikotin dolu derin bir nefes aldı… Bol dumanlı soluğunu bıraktıktan sonra da, “Şurayı açalı sekiz yıl oldu, işlerin bu kadar kötü gittiğini daha önce hiç görmedim” diyerek başladı konuşmaya: “Son altı aydır neredeyse sürekli cepten yiyoruz… Et reyonu açalım dedik açtık. Manav reyonu açalım dedik onu da açtık. İmaj değiştirelim diye erkek kasiyerlerin yerine bayan kasiyer aldık. Yine de gidişatı değiştiremedik… Buna daha ne kadar dayanırız bilemiyorum?”

“Biz bu durumdayken rakiplerimiz almış başını gidiyor… Rekabet alanımız gittikçe daralıyor. Kâr limitlerimiz dip yaptı. Fiyatları daha aşağılara çekme olanağımızı tükettik. Müşteriyi kaybetmeme pahasına bazı malları zararına satmamıza rağmen yine de istediğimiz ciroyu yakalayamıyoruz. Buna mutlaka bir çare bulmalıyız; yoksa bu piyasa şartlarında yok olup gideceğiz” sözleriyle devam etti, bakışlarını diğerlerinin yüzlerinde gezdirerek.

Enişte Harun ise, “Ben hep söylüyorum ama dinletemiyorum. Biz de rakiplerimiz gibi yapmalıyız: Onlar gibi biz de girelim bir cemaate, bulalım yolumuzu. Adamlar kurmuşlar bir ağ, içindekilere en ucuzundan mal veriyorlar. Dışarda kalanlara ise zırnık bile koklatmıyorlar” diyerek aklından geçenleri söyleyiverdi.

Harun’un önerisi ile ilgili olarak Mesut’un tereddütleri vardı: “İyi de hangi cemaate gireceğiz Harun? Ortalıkta onlardan bir sürü var ve her kafadan bir ses çıkıyor” diyerek kaygısını dile getirdi. Yanlış ata oynamak istemiyordu. Tereddüdü bundandı. Aslında, kendisi de bir cemaatin parçasıydı babadan miras… “Onunla ilişkilerimi güçlendirsem bir faydası olur mu acaba?” diye düşündü. Ancak, henüz net bir yanıt yoktu kafasında. Kardeşi Cemal’e baktı yan gözle, “acaba onda var mıdır?” beklentisi içinde.

Cemal sessizce konuşulanları dinliyordu. Ondan ses çıkmayınca, “Harun’un önerisine sen ne dersin Cemal, bir cemaate biz de mi girsek? Ha, ne dersin?” diye sorma gereği duydu.

Cemal ne diyeceğini şaşırdı önce. Toparlandıktan sonra da, “Sen bilirsin abi!” diyerek kısaca, kaçamak bir yanıt verdi. Yanıtın kısalığı Mesut’un dikkatinden kaçmadı. Cemal’in huyuydu:  Kısa konuşmaları bir şeyler gizlediğine işaretti har zaman…

“Hadi, hadi çekinme! Ne düşünüyorsun bu cemaatler hakkında? Bak herkes o yoldan yürüyormuş yolunu bulmak için. Hem din, iman; hem de ticaret… Oh ne ala! Değil mi?”

Cemal, desem mi, demesem minin ikilemi içindeydi. “Eninde sonunda, nasıl olsa öğrenecekler. En iyisi benden duymaları” diye düşündü.

“Ben aslında … cemaatinin toplantılarına gidiyorum birkaç aydır. Nasıl karşılayacağınızı bilemediğim için söyleyemedim” dedi, biraz da suçluluk içinde.

Mesut, kızmış gibi yaptı. “Demek bizden habersiz cemaatle kaynaştın bile ha! Vay, yere bakan, yürek yakan seni vay! Kendi kendine iş çevirirsin öyle mi? Din, iman, ticaret hakkında bir şeyler öğrendin mi bari? Anlat da biz de yararlanalım ‘ilimlerinden’” dedi, içten içe memnun olduğunu gizleyerek.

Cemal, abisinden de cesaret alarak başladı anlatmaya: “Bunlar, her ay farklı evlerde toplanıyorlar, abi dedikleri birinin başkanlığında. Katılanların sayısı 15-20 kişi kadar oluyor. Bu toplantılara herkesi almıyorlar. Ben de bir arkadaşın referansıyla girebildim aralarına. Belli ki, arkadaşa güveniyorlar… Daha çok abi konuşuyor. Sohbet adı altında yapılan bu toplantılarda ilk önce cemaat önderinin dini içerikli video konuşmaları dinletiliyor. Daha sonra okul ve yurt açmanın önemi, bu konuda hayırsever cemaat üyelerinin katkılarıyla elde edilen başarıyı; sanayi ve ticarete ilişkin yapılaşmayı ve ekonomik güçlerini övünerek anlatıyorlar.
Sevgi, saygı, hoşgörü ve yardımlaşma sözcüklerinin sık sık kullanıldığı konuşmalar, ikna etmeye yönelik bir takım telkinlerle devam edip gidiyor. Katılanlardan hiç ses çıkmadığı gibi, hipnotize olmuş gibi abilerini pür dikkat dinliyorlar. Nihayet, cemaat halinde kılınan yatsı namazıyla toplantı sonlandırılıyor. Duyduğum kadarıyla bu toplantılar cemaatin ilk adımını, yani mahalle birimini oluşturmakta. Ayrıca abilerin bağlı olduğu ve de cemaatin ilgilendiği her alandan sorumlu olan bir de bölge imamları varmış. Bize sürekli olarak her yerde adamları olduğunu, on on beş yıl içinde başta emniyet ve askeriye olmak üzere devlet kurumlarının birçoğunu ele geçireceklerini söyleyerek güç gösterisi yapıyorlar. Abileri dinleyince sanırsın ki, ülkeyi bunlar yönetiyor…”

Kardeşini dikkatle dinleyen Mesut biraz farklı bakıyordu olaya. “Anlaşılan bunlar kendilerini biraz fazla abartıyorlar. Elleri biraz para görünce her şeye sahip olabileceklerini zannediyorlar. Okul ve yurt açmalarına bir sözüm yok. Nihayet eğitime yapılan yatırım hepimiz için önemlidir ve de takdire şayandır. Ancak arkasında ne yattığını merak ediyorum ben. Yurt içinde, yurt dışında bu kadar okul, yurt neyle, nasıl açılıyor? Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Düşündürüyor insanı. Gerçekten neyi amaçladıklarını bilmek isterim doğrusu. Neyse, sen toplantılarına gitmeye devam et birader; belki bir gün imamlarıyla da tanışırsın da bize de yardımı dokunur. Ama ben yine de başka bir şey denemek istiyorum, siyasete yatırım yapmak gibi… Yanlış anlamayın amacım aktif siyasete girmek falan değil; sadece istikbal vadeden bir siyasetçiyle çalışmaktan bahsediyorum” diyerek açıkladı aklından geçenleri.

Özellikle Harun’un dikkatini çekti bu öneri: “Aklında biri mi var yoksa abi; sen boşuna konuşmazsın da..? Varsa öyle biri, söyle de biz de bilelim.”

“Aklımda az çok sizin de tanıdığınız biri var. Liseyi aynı okulda okuduk. Benden bir sınıf gerideydi, ama okulun futbol takımında birlikteydik. Az top koşturmadık onunla… Zaman zaman görüşür, eski günleri anarız… Anasının gözüdür; hırslı ve mücadelecidir. Ayrıca çok genç ve hitabeti de iyidir. Gözü hep yukarlardadır. Şu anda da … Partisinin  … İlçe Başkanıdır” deyince, Harun atıldı hemen;
“Tamam! Şimdi anladım… Şeyi diyorsun. Adı neydi? Söylesene.”

“Ahmet Dursun Akbaba. Onu ortak yapalım diyorum. Bizim sermayemizle onun siyasi gücünü birleştirdik mi önümüz açıldı demektir. Bir de Cemal’in tarikatı var tabi…”

“İyi de abi, bir ilçe başkanından, üstelik muhalefette olan küçük bir partinin ilçe başkanından nasıl bir katkı olacak bize? Yanlış anlama ama bu fikir bana biraz uçuk gibi geldi.”

“Acele etme enişte! Her şeyin bir zamanı var. Biz geleceğe yatırım yapıyoruz. Bir kumar oynayacağız demiyorum, ama bir kere de olsa şansımızı deneyeceğiz. Birkaç ay önceki ara seçimleri hatırlamıyor musun? Adam … ilçesinde, az kalsın Belediye Başkanlığını kazanıyordu. O yüzden benim Ahmet Dursun’a ve partisine olan umudum artmaya başladı. Gün geçtikçe büyüdüğünü görüyorum. Umudum boşa gitmez inşallah!”

***

Yaklaşık üç ay sonra Ahmet Dursun Akbaba, Ağabey Mesut’un ağırlığı, Harun ve Cemal’in kerhen kabulüyle, Kardeşler Market’in gayri resmi ortağı olmuştu; hem de beş kuruş yatırmadan. Ama bunu sadece dört kişi bilecekti. Çünkü kendi partisinin içinde dahi rakipleri vardı ve ortam çok karışıktı; ilerde ne olacağı belli olmazdı. İhtiyatı elden bırakmamak gerekiyordu.

Kardeşler Market’e küçük de olsa bir siyasi ayak bulunmuştu; fakat buradan, henüz önemli bir ekonomik katkı sağlanamamıştı. Kısa vadede sağlanması da beklenmiyordu zaten. Ancak, enişte Harun ve Cemal aceleciydi; bir an önce sonuç almak istiyorlardı. “Sık sık, bu piyasada ayakta durmak için büyümek lazım diyen sendin. Bir de şu halimize bak! Durumumuzu bile zor korur hale geldik abi!” diyorlardı koro halinde. Mesut ise, “Acele etmeyin, sabırlı olun! Bu yatırım uzun vadeli bir yatırımdır; öyle iki günde köşe olmayı beklemeyin! İlerde ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız” diyerek onları yatıştırmaya çalışıyordu.

Ancak bu çabalar Cemal’in, “Bu ortamda hiç para koymadan kardeşler bile ortak yapılmazken biz elin adamını ortak yaptık. Ne olacakmış efendim? Siyasette yükselirse ilerde faydası dokunacakmış. Ölme eşeğim ölme… Bu, Nasrettin Hocanın, çalı hikayesine benziyor abi” tarzındaki serzenişlerini durdurmaya yetmiyordu… Onun için zaman her şeyin ilacıydı. Rahmetli babaları hep böyle söylerdi… “Sabır! Ya sabır!” diye diye aylar geçti.

Cemal, cemaatin toplantılarına düzenli olarak katılmaya devam etti. Bir gün, marketten çıkmak üzereyken, cemaatteki abisinin, ‘Bir sonraki toplantıya abini de getir de tanışalım’ dediğini söyledi Mesut abisine. Mesut şaşkınlıkla, “Beni nereden biliyor senin abin de sohbetine davet ediyor” diye tepki gösterince, “Abi onlar herkesi takip ediyor; bizim marketi, içinde bulunduğumuz mali sıkıntıyı dahi öğrenmişler. ‘Hele abinle bir tanışalım, size de bir kolaylık yaparız inşallah!’ dedi bana.”

“Sen mi söyledin yoksa Cemal? Nasıl yaparsın bunu birader? Ailelerimizden bile sakladığımız ticari sırlarımızı onlara nasıl söylersin kardeşim?”

“Onlara tek kelime söylediysem ne olayım abi! Nereden, kimden öğrendiklerine dair hiçbir bilgim de yok vallahi. Adamların arı gibi çalışan bir istihbarat ağı var sanki” dedi Cemal kaygılı bir yüz ifadesiyle.

Mesut, kardeşine sert çıkışından pişmanlık duyarcasına alttan almaya çalışarak, “Ne diyeyim Cemal! Onlarla görüşen, sohbetlerine katılan sensin. Harun’dan şüphe etmem; onlarla bir ilişkisi olsaydı bana söylemeden edemezdi. O zaman başka kim veya kimler olabilir…? Neyse öğrenmişlerse öğrenmişler, yapacak bir şey yok. Toplantılarına katılıp katılmayacağıma gelince, Harun’la görüştükten sonra karar vereceğim. Belki onu da alır gideriz… Önce bir iki gider bakarız; ortamı beğenmezsek bir daha gitmeyiz. O zaman sen de ilişkini kesersin artık. Tamam mı birader?” dedi lafı fazla uzatmadan.

“Tamam abi, dediğin gibi olsun!” Cemal, abisine karşı her zaman saygılıydı. Onun ticari zekasına, hırsına, olaylara soğukkanlı yaklaşımına ve de sabrına hayrandı. Aynı zamanda iyi bir aile babası oluşuna da. Sadece dört yaş büyük olmasına rağmen aralarındaki ilişki, babalarının vefatından sonra abi kardeş ilişkisinden çok, bir bakıma baba oğul ilişkisine dönüşmüştü. Abisine olan güveni tamdı yani… Çocukluğundan beri ona yakın durmaya çalışır, onu örnek alır ve yanında kendisini güvende hissederdi. Ona danışmadan, görüşünü almadan da bir işe girişmezdi. Ta ki evlenene kadar…

Evlendikten sonra, karısından dolayı bir ölçüde kayını Yakup’un etkisinde kaldı Cemal. Cemaatle ilişkisi daha eskilere dayanıyordu Yakup’un. Cemal’in cemaate girişini de o sağlamıştı. Mesut anlamıştı durumu. Biraz da bu yüzden tepki göstermişti kardeşine. Onun kendine sormadan böyle bir işe girişmeyeceğini biliyordu. Canını sıkan, Cemal’in cemaate girmesinden çok, kayınının etkisinde kalmasıydı. “Böyle devam ederse, ileride başımıza dert açar bu çocuk” diye kaygılanıyordu.

Harun’u da alıp birlikte gittiler cemaatin sohbetine; abiyle tanıştı yeni katılanlar. Ağırlama ve propaganda amaçlı sohbet etkileyiciydi. Hayır diyebilecekleri tek bir kelime çıkmıyordu abinin ağzından. Doğrudan duygulara yönelik sohbetin büyüsüne kapılmak içten bile değildi. Her cümle önceden üzerinde çalışılarak kurulmuşa benziyordu. Sakin ve sessiz ortamda Hoca Efendinin manevi iklimi hissediliyordu bütün ağırlığıyla. Ayrıca Mesut’a özel bir ilgi gösterilmesi dikkatlerinden kaçmamıştı. Her şey yeni katılanları etkilemeye yönelikti ve başarılı olmama şansı yoktu. Kısacası, kendilerine çok güveniyorlardı.

Kafasındaki soru işaretlerine rağmen belli ki Mesut da etkilenmişti; devam ettiler toplantılara. Bir kaç ay sonra da ticaret erbabından sorumlu ‘imamla’ tanıştırdılar Mesut’u. Böylece, belirlenen katkı karşılığında Kardeşler Market de cemaatin oluşturduğu ağın içine düşmüştü. Amaç karşılıklı fayda sağlayarak güçlü bir örgütlenmeyi gerçekleştirmekti. Uygun fiyata mal temin etmeye başlayan marketin, nereden geldiğini tam kestiremedikleri bir de müşteri grubu oluşmuştu. Yaradan ‘Yürü ya kulum!’ diyordu onlara da. Kısa zamanda krizi aşmışlar, yeni projeler geliştirmeye başlamışlardı bile. İlk işleri uygun bir yerde marketin şubesini açmaları oldu. Başına da Harun’u koydular. İşler hızla büyüyordu. Bu cemaatçilik de ne bereketli şeydi yarabbi… İki yıl içinde beşinci şubeyi açan Kardeşler Market’in başına, yine Cemaat imamının da önerdiği bir CIO görevlendirilmişti. Gemi, tam yol ilerliyordu…

***

Çoluk çocuk akşam yemeğini yemişlerdi ki, Mesut’un telefonu çaldı daha sofradan kalkmadan. Arayan, bir yıl önce … Partisi il başkanı olan Ahmet Dursun Akbaba’ydı. Acil olarak, yüz yüze konuşmak istiyordu. Bir gün sonra partide buluşmaya karar verdiler. Mesut, Akbaba’nın kendisini aramasından memnundu. Daha önceleri de kendisini zaman zaman aramış, maddi yardım istemişti; yurt dışındaki oğlunun okul masraflarının karşılanması gibi… Ama ilk defa acil olduğundan söz etmişti arkadaşı. “Önemli bir gelişme olmalı” diye düşündü.  Onun siyasetin üst makamlarına tırmanmasının bir parçası olma fırsatını dört gözle bekliyordu ki, işte fırsat geliyordu.

Kararlaştırdıkları saatte partiye vardığında, eski arkadaşını, başkanlık odasında kendisini bekler buldu. Hoşbeşten ve hal hatır sorulduktan sonra, hemen konuya girdi Akbaba: “Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olacağım, bana destek olur musunuz?” dedi doğrudan Mesut’un gözünün içine bakarak. Mesut böyle bir soruya muhatap olabileceğini az çok tahmin ediyordu. Nihayet karşısındaki bir siyasetçiydi. Onunla sebze fiyatlarını konuşacak değildi herhalde…

“Tabi ki sana her konuda elimizden gelen yardımı yapacağız; sen bizim ortağımızsın! Sadece nasıl bir yardımdan bahsediyorsun, onu bilelim?”

“Mesela propaganda afişlerinin bir kısmının basım maliyetini üstlenebilir misiniz?”

“Emrin olur Başkanım! Yalnız bana biraz müsaade et de, ne kadarlık bir katkıda bulunabileceğimizi ortaya çıkaralım ki, sonradan sana karşı mahcup olmayalım.”

“Şimdilik sadece söz almak istedim senden. Henüz adaylığım kesinleşmiş de değil biliyorsun. Ama biz hazırlıklarımızı yapmak durumundayız. Siyasette bir gün bile uzun bir zaman dilimidir değerlendirebilene” diyerek kısa bir açıklama yapma ihtiyacı duydu Akbaba.

“Merakımı mazur gör! Sormadan edemeyeceğim, şansımızı nasıl görüyorsun?”

“Kazanacağız inşallah!”

“İnşallah…!

Bu görüşmeden kısa bir süre sonra Ahmet Dursun Akbaba, partisi tarafından Büyükşehir Belediye Başkanlığına resmen aday gösterildi. Seçime üç ay vardı. Aday çoktu ve Akbaba başlarda favori bile değildi. Buna rağmen rakiplerinin arasından sıyrılarak az farkla da olsa seçimi kazandı. Verilen söz üzerine, Kardeşler Market, seçim sürecinde ortaklarına gereken desteği sağlamış, sonunda da mutlu sona ulaşılmıştı. Bu beklenmeyen, büyük bir olaydı. Onlar için durdurulması zor, kazanç dolu yeni bir dönem başlamıştı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Kardeşler Market, KARMAR adıyla markalaşmış, kısa zamanda çevre kentlerde de şubeler açmıştı. Akbaba’nın yandaşlarını kollamaya yönelik politikasından azami düzeyde faydalanarak, neredeyse Belediyenin tartışmasız tedarikçisi haline gelmişti. Ticaret tatmin etmiyordu artık onları… Kurdukları yeni şirketlerle, GRUP haline gelmiş, temizlik ve alt yapı ihalelerine girmeye de başlamışlardı. Nasıl olsa önleri açıktı.

Akbaba pervasızdı; hak, hukuk, teftiş, müfettiş dinlemiyordu. Hakkında açılan soruşturmalara aldırmıyor, bildiğini okuyordu. Toplumda bu davranış şeklinin karşılık bulduğunu çok iyi biliyordu. Bu durum en çok da KARMAR ŞİRKETLER GRUBU yöneticilerinin işine geliyordu.

O yıllarda Belediyenin en büyük faaliyetlerinden biri park ve yol kenarlarının ağaçlandırılmasıydı. Ancak mevcut belediye fidanlığı ihtiyaca cevap verebilecek durumda değildi. Oysa orada yüzlerce eleman istihdam ediliyordu eski dönemden kalma… Ne yapıyordu bunlar?.. İyi yönetilemeyen bir birim olduğu açıktı. Özelleştirme politikalarının siyasette etkin olduğu bu dönemde yeni bir yönetim anlayışını dahi uygulamaya koymak cesaret isterdi. ‘İthal etmek daha ucuza geliyor’ propagandasının her kesimi etkilediği bir dönemdi. Ayrıca bu uygulama birçok avantaj da sağlıyordu avantacılara ve yandaşlara. Ne de olsa ticarette bin türlü hayır vardı. Üretmek de neydi ki, “Buldun mu malı, parayı basıp alacaksın! O kadar!” diyordu “ekonomi uzmanları.”

Bunu fırsat bilen Akbaba orayı kapatmayı, arazisini de satmayı, ya da yandaş birine devretmeyi düşünüyordu. Bu durumu tanıdık bir Meclis üyesinden öğrenen Mesut, hiç vakit kaybetmeden, bir Cuma günü Akbaba’ya ulaştı. Cuma namazını birlikte kıldılar Meydan Camisinde. Sonra da tanıdık bir lokantaya yemeğe gittiler. Konuyu açan ve söz konusu araziye talip olduklarını söyleyen Mesut’u, bu kadarını da beklemiyordum diyebileceği bir sürpriz bekliyordu: “Benim aklımda da siz vardınız. Ancak bunu nasıl formüle edebileceğimizi düşünüyoruz arkadaşlarla. Malum, ihalesiz böyle bir satışı veya devri gerçekleştirmek yasal olarak mümkün değil.  Böyle bir yeri rakiplerimizden birine kaptırırsak da rezil oluruz, Allah korusun..!” deyince Akbaba. Mesut Karaca az kalsın küçük dilini yutacaktı sevincinden. Ortak dediğin böyle olmalıydı vesselam…

“İyi düşünmüşsün Başkanım, Allah razı olsun senden! Elin çakalına mı kaptıracağız 250 dönümlük böyle kupon bir araziyi. Elbette bizim gibi helalinden kazanan hayırsever kuruluşlara kazandırmanın faydaları saymakla bitmez.”

“Allah’ın izniyle bu araziyi size verirsek, ne yapmayı planlıyorsunuz? Fidanlık olarak değerlendirmeyeceksiniz herhalde. Gerçi düşününce olabilir demek de mümkün, ama biz Belediye olarak dikeceğimiz fidanları ithal etmeye karar verdik; hem daha ucuz, hem de yeni fırsatlar yaratabileceğiz… Baştan söyleyeyim bu konuda bize güvenmeyin!”

“Aklımızda sera yapmak var Başkanım; büyük bir domates serası yapalım diyoruz. Araştırdık biraz. Önümüzde Rusya ve Türk Cumhuriyetleri gibi iki yüz elli milyonluk büyük bir Pazar görünüyor. Ayrıca marketlerimizin önemli bir ihtiyacını da karşılamış olacağız.”

“İyi düşünmüşsünüz! Hayırlı olur inşallah!” diyerek onay verdiğini gösterdi Akbaba.

İhale kanununun boşluklarından yararlanarak, 250 dönümlük fidanlığın kullanım hakkı kırk dokuz yıllığına KARMAR Şirketler Grubuna devredildi. Basın üzerine gidince de, “usulüne uygun ihale yapılmasına rağmen başka talipli çıkmadığı” ifade edildi. Böylece Mesut Karaca ve ortaklarının dediği olmuş, gizli ortaklarının sayesinde yeni bir sektöre çok güçlü bir adım atmışlardı. Her şey yolunda gidiyor, işleri büyüdükçe büyüyordu. Domates serası üretime geçtikten iki yıl sonra, zeytincilikle anılan bir il sınırları içinden, bir miktarı hazine arazisi olmak üzere edindikleri 320 dönümlük arazide de zeytinciliğe başladılar. Kısa bir süre sonra da, o günlerin modasına uyarak uygun bir yerden Jeotermal sahası kapattılar. KARMAR durmadan büyüyor, paraya para demiyordu…

Bu arada gizli ortak Akbaba’nın partisi, rakip partilerin bütün hesaplarını alt üst ederek iktidar olmuştu. Kendisi ise Büyükşehir Belediye Başkanlığını ikinci kez kazanmış, üçüncüsüne hazırlanıyordu. Bütün koşullar lehlerine dönmeye başlamıştı. Ama hedeflerine ulaşabilmek için önlerinde pek çok engelin olduğunun da farkındaydılar. Bunların başında sermayenin büyük ölçüde ele geçirilmesi veya kontrol edilmesi vardı. Bunu başardıktan sonra arkası çorap söküğü gibi gelecekti.

Bir gün, KARMAR grubunun Yönetim Kurulu Başkanı Mesut Karaca, yeni bir teklifle karşı karşıya kalınca şaşırdı. Akbaba, üç yıl önce Belediye bünyesinde kurulan, son maçlarda kötü sonuç alan futbol takımıyla kritik duruma düşen spor kulübünün başkanlığını teklif ediyordu. Bu bir tekliften çok bir görevlendirmeydi sanki. “Senden başka kimseye güvenemem, takımı küme düşmekten ancak sen kurtarabilirsin!” demişti. “Ben ne anlarım spordan Başkanım! Bu kadar işin arasında yapamam! Birlikte başka birini bulalım; bu işi gönüllü yapabilecek çok işadamı var. Sen istedikten sonra…” dese de…

“Ben anlamam diyorsun bir de… Seracılıktan anlıyor muydun? Zeytincilikten…? Ya Jeotermale ne demeli? Bunların hiç birinden anlamamana rağmen girdin ve öğrendin. Spor da böyle bir şey işte… Merak etme kısa zamanda onu da öğrenirsin” yanıtını aldı. Mesut Karaca çaresiz boynunu büktü. Karşısında popülaritesi ülke dışına taşmış, politikanın en güçlü simalarından, rakipsiz bir adam vardı. Halk arasında, “Başbakan gibi adam” diyorlardı ona. Üstelik ortaktılar da… Nasıl hayır diyebilirdi? “Yine de diğer ortaklarımızla da bir görüşmem lazım” dedi zaman kazanmak için.

Akşam, kardeşi Cemal ve enişte Harun’a açıkladı durumu Mesut.

“Bu da nerden çıktı şimdi? Hem sen ne anlarsın spordan abi; bir kez bile maça gitmişliğin yok ki… Hem düşmek üzere olan takıma ne yapabilirsin ki, bu saatten sonra?” diyerek tepki verdi Cemil.

“Aynısını ben de söyledim ama dinletemedim. Çok ısrar etti… Ben de sizinle görüşmeden bir söz veremeyeceğimi söyledim.”

“Yahu abi bu adam bize iyilik mi etmek istiyor, yoksa kötülük mü? Pek anlayamadım doğrusu. İnsan ancak düşmanına böyle bir öneride bulunur. Ucundan kıyısından azıcık da olsa bulaşmamış bir insanın yapabileceği iş mi bu şimdi? Üstelik bu kadar iş varken… Açıkçası, Başkanın yaptığı bu önerinin sana göre olmadığını, işlerimizi çok aksatacağını düşünüyorum. Aman Allah’ım!.. Olacakları düşündükçe deli olacağım vallahi. Ama yine de karar senin. İyi düşün ve ona göre karar ver. Şunu da bilmeni isterim ki, kararın ne olursa olsun yine de seninleyim” dedi Cemal.

“Sağ ol birader! Kaygılarını anlıyorum ve hak vermiyor da değilim. Ancak önümüzde kat edeceğimiz uzun bir yol da var. İşler tam yoluna girmişken Başkanla ters düşmek de istemiyorum doğrusu. Sen ne diyorsun bu işe Enişte? Senin hiç sesin çıkmıyor.”

“Ne diyebilirim abi, şoke etti beni bu beklenmeyen gelişme. Cemal’in endişelerine ben de katılıyorum, aksini düşünmek mümkün değil. Yoğun işlerimiz arasında, spor gibi, uzaktan yakından bir alakamızın olmadığı bir alanda görev almanın seni çok yıpratacağı kesin, ama düşündüm de bu durum bize yeni ufuklar da açabilir. Bunu fırsata dönüştürebiliriz. Yani Başkanın teklifi düşündüğümüz kadar kötü sonuçlar doğurmayabilir…”

“Kabul et diyorsun yani.”

“Benimki sadece bir görüş, karar senin. Ben de Cemal gibi, ne karar verirsen yanındayım. Ha, aklıma bir fikir geldi: Yüzsüzlük demezsen, uygun bulursan, karşılığında bir şey iste.”

“Nasıl bir şey?”

“Biliyorsun, Başkanın gücü her yere yetiyor. Bugüne kadar ne istediysek yapmadı mı? Yaptı. Biz de onun istediklerini fazlasıyla yapmadık mı? Yaptık… Herkes banka kapıp duruyor abi; bir tane de biz kapsak… Ne dersin?.. Gücümüz yetmiyorsa, kredi alırız. Olmazsa ortak oluruz. Olmaz mı?.. Benimki, sadece bir fikir. Bir düşün! Şimdi yakışık almaz, Başkan bu tür pazarlığı sevmez dersen…”

“Yahu Harun, nerden çıkardın bu banka işini sen? Eşeğe karpuz kabuğu hatırlatmak gibi bir şey olmadı mı bu şimdi? Hayali bile güzel de kardeşim bu bizim çapımızı aşmaz mı? Bize birkaç numara büyük gelmez mi?”

“Abi sen, işlerin yoğunluğundan gelişmeleri izleyemez oldun her halde. Bir gün de haberlere, bu tür konulara yoğunlaş da ufkun açılsın biraz; millet malı alıp götürüyor. Biz hâlâ küçük işlerle uğraşıyoruz…”

“Harun enişte doğru söylüyor abi. Bu fırsat bir daha ele geçmez. Kaçmadan değerlendirmeliyiz.”

***

Yaklaşık bir buçuk yıldır K. Spor Kulübünün Başkanlığını yapan Mesut Karaca, o maç senin bu maç benim koşturup duruyordu. Geçen sezon zor da olsa, kümede kalmayı başarmıştı takım; ancak bu yıl bütün çabalara rağmen, düşme hattından yukarı çıkamıyordu bir türlü. Bu yüzden de Başkandan sürekli azar işitiyordu. Bir kaç kez istifa etmeyi denemiş, ancak kabul edilmemişti. Bu gibi durumlarda Başkan, “Neye ihtiyacın var? Paraya mı? Futbolcuya mı?” dedikten sonra açar telefonu bir iş adamına, “Kulüp Başkanı Mesut beyi gönderiyorum, ne istiyorsa verin” der bitirirdi işi.  Arada bir galip geldikleri maçlardan birinin kutlanması sırasında Banka işini gündeme getirmiş; hele şu sezonu kazasız belasız bir atlatalım o zaman birlikte gideriz Başbakana diyerek atlatmıştı Akbaba. Kardeşi Cemal ve enişte Harun iki de bir soruyordu, “Ne oldu şu bizim banka işi” diye. Onları biraz daha sabırlı olmalarını söyleyerek oyalıyordu ha bire.

Sezonun bitmesine altı maç kalmıştı; ancak tehlikeli bölgeden henüz yukarı çıkamamışlardı. Başkan Akbaba’nın da önerisiyle, kovulan Teknik Direktörün yerine, kritik durumlarda başarılı olan yabancı bir çalıştırıcıyla anlaştılar. Ayrıca oyunculara her galibiyet için iyi bir pirim uygulamasına geçildi. Bu değişiklik ve onun getirdiği motivasyon takımı adeta tetikledi. Heyecanı ve gerilimi yüksek bir döneme girilmişti. Galibiyetler sevinç ve heyecanı yükseltiyor, mağlubiyet ve puan kayıpları kaygı ve üzüntüleri büyütüyordu. Yaşananlar dayanılır gibi değildi; hele futbolun içinden gelmeyen bir yönetici için… Ve sonunda olan oldu; Mesut Karaca, düşme hattından kurtulduklarını tescilleyen bir galibiyet sonrasındaki kutlama yemeğinin ortasında, oturduğu yerde yığıldı kaldı.

1. Büyükşehir Belediyesi Futbol takımı küme düşmekten kurtulmuştu, ama Başkanını kaybetmişti. Kulüp yöneticileri, futbolcular ve taraftarlar büyük bir üzüntü yaşıyorlardı. Ancak biri daha vardı ki, üzüntüsünden, acısından, öfkesinden ne yapacağını bilemez durumdaydı. Bu üzgün, kızgın ve çaresiz adam Mesut Karaca’nın kardeşi Cemal’di. Nasıl üzülmesindi ki, kaybettiği hem abisi, hem ortağı ve hem de koskoca KARMAR şirketler grubunun kurucu lideriydi. Hayatını ne için vermişti? Hiç de aşinalığı olmayan bir spor takımı için. Ne diye? Salt dost ve arkadaş diyerek ortak yaptıkları; hırsını, kibrini yenemeyen, sinirini yönetemeyen BBB Ahmet Dursun Akbaba için. Değer miydi?

Cemal, baba yerine koyduğu abisinin ani ölümünden sonra bir türlü toparlanamadı. İşe güce bakamaz oldu. Enişte Harun’un bütün çabalarına rağmen ne banka işini, ne B. Başkanı’nın adını bir daha ağzına bile almadı. Kapandıkça kapandı, eridikçe eridi ve altı ay sonra doktorlar dördüncü evre kanser teşhisi koydu. Yapılacak bir şey yoktu…

Celal Ulusoy

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı