
Anne Ve Kadın Olmak:
Keşke ‘Bir Gün Anne’, ‘Bir Gün Kadın’ Olabilseydim – Elif Doruk yazdı…
İçimde birikmiş yüzlerce konu var: Her biri kendi sırasını bekleyen bir cümle, yarım bırakılmış bir hesap, içime gömülmüş bir sitem… Her birinin anlatılmayı bekleyen bir hikâyesi var. Ama artık hiçbirini umursamıyorum. Hepsi, sol baldırımın içindeki o tarifsiz sızının yanında susuyor.
Kemiğimin içi sızlıyor. İliklerime kadar işleyen, bir türlü adını koyamadığım, tarif etmeye kalktıkça elimden kaçan bir sızı bu. Uyumama izin vermiyor. Düşüncelerimi, sabrımı, hayata karşı içimde kalmış ne varsa hepsini kendine çekiyor. Sanki bedenimin bir yerinde başlayan o ağrı, usul usul bütün yüreğime yayılıyor. Sonra insanın canı yalnızca acımıyor; canı, canından vazgeçmek istiyor.
Bazen o kemiği içimden söküp almak, acıyı da onunla birlikte bedenimden çıkarmak istiyorum. Öyle bir noktaya geliyorum ki insanın aklından geçen en karanlık şey bile bir anlığına yüzünde gülümsemeye dönüşebiliyor. İşte beni en çok bu korkutuyor. Gözlerim dolarken gülümsüyorum. Gülümsedikçe gözlerim doluyor. İnsanın aynı anda hem ağlamak hem gülmek istemesi nasıl bir şey? Bir yanın artık dayanamadığını söylerken öteki yanın hâlâ hayata ait bir şeylere gülümseyebiliyor. İnsan kendi içinde bu kadar birbirine zıt, iki yere nasıl sığabiliyor?
Kendimi, yenilmek üzere olan, hatta çoktan kaybolmuş bir ‘ben’in ardından bakarken yakalıyorum. İçimde bir şeyler sessizce çöküyor. Ne anlatabiliyorum ne anlatmaya gücüm yetiyor. Tam o sırada, karanlığın içinden bir ses geliyor.
Bir meleğin sesi…
Anne.
Tek bir kelime.
İnsan bazen bir uçurumun kıyısından bir el tarafından değil, bir kelime tarafından çekilip alınabiliyor. O kelimeyi duyduğumda içimde ne varsa yer değiştiriyor, dünya sarsılıyor, her şey susuyor… Gözlerim doluyor. Yüzümün derin çizgilerinden sızan yaşlar boynumdan aşağı süzülüyor, kucağımda uyuyan kedimin üzerine düşüyor. Ben ağlıyorum. O hiçbir şeyden habersiz, sıcaklığını bana emanet etmiş uyuyor. Hayat, bütün tuhaflığıyla, birinin içinde dağılırken başka bir canın huzurla uyuyabildiği kadar anlaşılmaz bir şeye dönüşüyor.
Günlerdir boğazımdan geçen her lokmanın öncesinde bir duraksama var. Sanki yutkunmadan önce kendime bir şeyleri hatırlatmam gerekiyor. Yaşamak zorundayım. Güçlü olmak zorundayım. Birinin annesiyim.
Ne acayip bir cümle bu: Birinin annesiyim.
İnsan kendisi olmaktan yorulabilir mi? Kendi acısının içinde kaybolmak isteyebilir mi? Sonra bir ses, yalnızca anne diyerek onu kendisine geri çağırabilir mi?
Çağırıyor işte… Ben de dönüyorum.
Ama döndüğüm yerde beni bekleyen şey, bütün acılarımı unutturan sihirli bir mutluluk değil. Bir başka sorumluluk, bir başka endişe, bir başka susuş. Çünkü annelik bazen insanın hayata tutunma sebebi olurken aynı anda kendi yaralarını sakladığı yer de olabiliyor. Çocuğunun bir damla gözyaşına dayanamayan kadın, kendi gözyaşlarını kimsenin görmediği bir yerde biriktiriyor. Onun karnı doysun diye kendi açlığını unutuyor. Onun içi rahat etsin diye kendi içindeki fırtınayı susturuyor. Sonra bir gün, bütün bunları yaparken kendisinin de bir insan olduğunu hatırlaması gerekiyor.
Ve işte tam orada, annelikle kadınlık birbirine dolanıyor. Hangisi benim, hangisi benden beklenen? Hangisi yoruldu, hangisi hâlâ ayakta durmaya çalışıyor?
Anne olmakla kadın olmak arasında bir yere sıkışıyorum. Bir yanım, birinin bana ihtiyacı olduğunu bilmenin verdiği güçle doğruluyor. Öteki yanım, artık kimsenin benden bir şey beklemediği bir yere kaçıp yalnızca kendim olmak istiyor. Ne birinin annesi, ne birinin evladı, ne güçlü olmak zorunda olan bir kadın… Yalnızca kendim.
İnsan bunu isteyince suçlu hisseder mi?.. Hissediyor.
Sonra kendi kendine kızıyorum. ‘Bir çocuğun annesi olmanın ne kadar büyük bir şey olduğunu biliyorsun’ diyorum. Biliyorsun da ne kadar zor olduğunu da biliyorsun. İkisi de doğru diye kendimi onaylıyorum. İkisi de aynı kalbin içinde yaşıyor. Birini söküp atsan öteki de kanıyor.
Ve sen, bütün bu karmaşanın ortasında, bazen yalnızca birinin sana hiçbir şey sormamasını istiyorsun. ‘İyi misin?’ dememesini bile. Çünkü ‘İyi değilim.’ demenin de bir açıklaması var artık. Anlatmaya kalksan saatler sürecek, anlatsan eksik kalacak, anlatmasan içinde büyüyecek.
Sonra biri çıkıp hiç düşünmeden, hiç tereddüt etmeden, sanki dünyanın bütün ağırlığı omuzlarında değilmiş gibi, “Bugün canım ayva çekti.” diyor.
Öylece.
Bir insanın canı ayva çekebiliyor. Bir insan, yalnızca o an ne yemek istediğini düşünebiliyor. Ve sen, o cümlenin karşısında yeniliyorsun. İçinde bir şey kırılıyor. Kızamıyorsun da. Ne yapsın karşındaki, senin kemiğinin içindeki sızıyı nereden bilsin? Senin boğazından geçen her lokmanın hangi mücadeleden sonra yutulduğunu, gecenin kaçında kendi bedeninden kaçmak istediğini, bir kelimeyle hayata dönüp bir sonraki dakika yeniden dağıldığını nereden bilsin?
Bilmiyor… Belki de insanı en çok yoran şey, acısının anlaşılmaması değil, dünyanın acısı yokmuş gibi devam edebilmesi.
Senin içinde bir kıyamet koparken bir başkasının aklına ayva düşebiliyor mesela… Sen bir cümlenin altında ezilirken bir başkası günün en sıradan meselesini konuşabiliyor. Hayat, kimsenin acısına göre yavaşlamıyor. Dünya, senin durduğun yerde durmuyor.
‘Ne tuhaf…’ diyorum. Neye tutunacağım ben? Neye yanacağım, neye sevineceğim?
Bir yandan beni hayatta tutan kelimeye sarılıyorum, öte yandan o kelimenin benden neler istediğini düşünüp yoruluyorum. Bir yandan anne olduğum için şükrediyorum, öte yandan kadın olduğumu unutacak kadar kendimden vazgeçtiğimi hissediyorum.
İkisi de benim. Biri diğerini yok etmiyor. Ama bazen biri ötekine nefes alacak yer bırakmıyor. Keşke, diyorum: ‘Anne olmakla kadın olmak birbirinden ayrı olsaydı.’
Keşke insan bir gün yalnızca anne, bir gün yalnızca kadın olabilseydi. Keşke birinin annesi olmanın ağırlığını bir kenara bırakıp kendi kırgınlıklarına ağlayabilseydi. Keşke kendi canının da yandığını söylemek için önce kimsenin canını yakmadığından emin olmak zorunda kalmasaydı. Keşke insan, sevdiklerini hayatta tutmaya çalışırken kendisini hayattan eksiltmeseydi. Ama hayat, keşkelere pek kulak asmıyor.
Ben yine de o kelimeyi düşünüyorum: ‘Anne.’
Bazen bir çocuğun ağzından çıkan küçücük bir kelime, koca bir kadının bütün dağılmışlığını topluyor. Fakat kimse o kelimenin ardından nelerin sessiz kaldığını bilmiyor. Kaç cümlenin yutulduğunu, kaç gözyaşının geri gönderildiğini, kaç gecenin sabaha kadar bir kemiğin içinde değil de insanın bütün varlığında sızladığını…
Kimse bilmiyor.
Belki de bu yüzden yazıyorum.
Çünkü içimde biriken yüzlerce konu var ve ben artık hiçbirini anlatacak gücü kendimde bulamıyorum. Ama bir kadının hem hayata tutunup hem hayattan yorulabileceğini, hem gülümseyip hem gözyaşlarına boğulabileceğini, hem anneliğini bütün kalbiyle sevip hem de kendine ait küçücük bir hayatın özlemini duyabileceğini birileri bilsin istiyorum.
Çünkü anne olmak, insanın kadınlığını bitirmiyor. Kadın olmak da anneliğin içinde kaybolmayı gerektirmiyor.
Ama bazen ikisinin arasında öyle bir yerde kalıyorum ki kendime ait bir yer bulamıyorum. Bir yanın evladımım sesiyle yeniden doğuyor, öteki yanım kendi sessizliğinde her gün biraz daha eksiliyor.
Ve ben, bütün bunların ortasında, yalnızca anlaşılmak istiyorum. Ama kendimi bile anlayamadığı bir yeri kime nasıl yüklerim bilmiyorum.
Birinin bana bakıp hiçbir şey sormadan, hiçbir şey beklemeden, yalnızca şunu söylemesini istiyorum:
Sen de yorulabilirsin.
Sen de acıyabilirsin.
Sen de hata yapabilirsin.
Sen de ölümü düşleyebilirsin.
Sen de bazen güçlü olmak zorunda değilsin.
Çünkü sen yalnızca bir anne değilsin.
Sen, bütün bunların içinde hâlâ kendine ulaşmaya çalışan o küçücük kadınsın.
Ve o kadın da yaşamayı hak ediyor.
Hiç kimsenin içimdeki o küçük kadının ellerinden tutup göz hizasına eğilerek bunu söylemeyeceğini biliyor, işte sırf bu yüzden ben de tüm annelerin o içindeki küçük kadına sesleniyorum:
İçinizdeki o küçük kadın, sizin de ‘onun annesi’ olmanızı bekliyor.
Önce onu sevmeyi öğrenin..
İlk önce kendinizi sevin…
Elif Doruk





























































