Cemil BiçerKÖŞE YAZILARI

‘Kız Elmas’ – Cemil Biçer yazdı…

Karıncayı bile incitmekten çekinir. Bu nedenle hep başı önde yürürdü, yakışıklı bir Çerkes delikanlısıydı. Elmas, kendisine yönelik söz söylenmemişse başını yerden kaldırmaz, çok az konuşur sorulanlara kısa ve net yanıtlar verirdi, mahcup ve naif halinden dolayı köyün çocukları ona “kız Elmas” derlerdi.

1864 Çerkes Sürgününde Kıtıj ailesinin beraberinde gelmişlerdi Samsun’a. Ailemizden olmuşlardı artık. Hatta soyları sorulduğunda KITIJ‘ız derlerdi. Bu durum bizimde hoşumuza giderdi. Elmas’ın ailesi Kafkasya’da Kıtıj çiftliğinde serf olarak çalışırlarmış. Belkide onların ki gönüllü sürgünlük idi. Zira büyük babaannem, sürgün öncesi büyük dedemin Elmas’ın büyük dedesini azat ettiği ve önemli ölçüde para verip helalleştiğini ve istediği yere gidebileceğini söylediğini ama O’nun bu kaderi bizimle paylaşmak istediğinden göçe katılıp geldiğini söylerdi.
Elmas bu serf ailenin son ve tek erkek çocuğu idi. Verilen her görevi bütün ayrıntıları ile dinler ve titizlikle noksansız yerine getirirdi. Çalışmayı kutsal bir ibadet sayardı, gerekmedikçe konuşmaz, hatta çok nadir konuşurdu. Çocukluğundan beri ilgimi çekmişti. Bu sessiz ve utangaç tavırları “kız Elmas” adının gerekçesi idi yoksa efemine tavrı filan yoktu. Aksine antik Yunan heykelleri gibi estetik, atletik bir anatomisi vardı sarışın, mavi gözlü, ince uzun tam bir Çerkes delikanlısıydı.Oldukça da yakışıklıydı. Asaletin ve zarafetin timsali çerkes kızları köle olmasından dolayı onunla kaşen olmaktan imtina ederlerdi ama eminim ki içten içe onun yakışıklılığı yüreklerini içten içe titretiyordu.

Elmas’ın kız kardeşlerini biz gelin etmiştik. Hepside istemeye istemeye çevremizdeki Türklerle evlenmek zorunda kalmışlardı malum nedenlerden dolayı. – hala yüreğimde derin bir yaradır bu köle dramları- kızlar olağanüstü güzeldiler ve tam bir Çerkes Psaşesi gibi yetiştirilmişlerdi. Çerkesler serf kökenlilerle evlenmeyi pek istemezlerdi, sosyolojik bir araştırma konusu olmalı bu konu aslında.

Babam Elmas’ın rahmetli babasına hatırı sayılır bir arazi vermiş ve artık bizden ayrı yaşayabileceğini söylemişti ama bu konuda Elmas’ın babası hiç ödün vermemiş, yüzlerce yıla dayalı bu feodal bağlılığı sürdürmüş ve sonsuza kadar böyle gideceğini ailesi de dahil olmak üzere özel toplantı günlerine söylemişti.

Elmas’ın ablaları çocukları, torunları özel günlerde ve dini bayramlarda çiftlik evimize gelirler, benden çok yaşlı olmalarına karşın KITIJ ailesinin en büyük erkek çocuğu olmam nedeni ile bana tamate saygısını en ufak bir kusur etmeden gösterirlerdi. Bazen bu saygıdan boğulacak hale gelmeme rağmen bu xhabze kuralından içten içe doyumsuz bir haz duyduğumu da bu arada itiraf edeyim. Dini bayramlarda bilhassa kurban bayramlarında tüm aileyi kapsayacak kurbanlıkları ben temin ederim ve bundan çok zevk alırım. Bayram günleri evimizde elli kişilik bir mutluluk yumağı oluşur herkes bildiği, öğrendiği kadar xhabze kurallarını uygular, uygulanması için çoluk çocuğa baskı yapar bu durum tam bir komediye dönüşür, bir de benim xhabze tanımaz tavrım üstüne eklenince kıyamet kopar. Örneğin ben erkek torunları toplar bahçe çeşmesinin buz gibi sularında onlarla ıslatmaca oynarım, köyün tamateleri de bundan şadırvan dedikodusu çıkarırlar, 15 günlük mevzu kazanırlar. Zira çerkes tamateleri çocukları ile böylesi bir sevgi gösterisinde bulunmazlar xhabze’ye aykırıdır.

Bayram günlerinde evimizde ve haçeşimiz de özellikle ve ısrarla Adigabze konuşulur. Elmas’ın ablaları çocukları hatta bazılarının küçücük torunları bile ağızlarında çakıl taşları varmış gibi genizden gelen seslerle mistik bir şarkı söyler gibi Adigabze konuşurlar.

Elmas’ın ablaları diye bahsettiğim insanlar benim öz ablalarımdan farksız hatta miras dertleri olmadığı için belkide onlardan fazla sevdiğim insanlardır. Elmas’ın ablaları diye vurgulamam kahramanımız Elmas olduğundan konudan uzaklaşmamak adınadır. Ben utanarak söylüyorum; Adigabze öğrenemedim, bunun mazereti olmaz. İlkokuldan üniversiteden mezun olana kadar köy ortamından uzak olduğumdan, herkes birbiriyle Adigabze konuşur inadına benimle de Adigabze konuşmada ısrar ederlerdi. Kendimi bir boşlukta hisseder ve anadilimden mahrum olmanın ezikliği ve pişmanlığı ile cezalandırırdım. Bazen kırık dökük çerkesce telaffuzlarımla çocukların maskarası durumuna düşerdim. Tüm aile ben Adigabze konuştuğumda katıla katıla gülerlerdi. Hatta güldüğü pek görülmeyen Elmas’ı bile bıyık altından gülerken çok yakalamışımdır. Çoğu zaman hatta her zaman demek daha doğru olur ailenin Adigabze bilen calejleri benimle hiç Türkçe konuşmazlar, onlara bir şey söylediğim zaman anadilde yanıt verirlerdi.

Tüm bu yaşam kesitlerinde Elmas sessiz sedasız kapı altında durur, küçük bahçe işleriyle uğraşıyormuş gibi yapardı. Bilirim ki bu buluşmalar onun naif yüreğinde tarifsiz mutluluk fırtınaları kopartırdı.

Bu arada bir ilginç saptama yapmak istiyorum, hepiniz buna benzer anlar yaşamışsınızdır. Tüm bu yaşam anlarında Türk soylu eniştelerimiz bulunmazdı. Sadece bayramın ilk günü gelirler bayram namazı ve bayramlaşma töreninden sonra bir bahane ile kendi ana babalarını köylerine giderlerdi. Ancak bayramın 3. 4. gününde arabaları ile gelirler, sonra eşlerini çocuklarını alırlar kendi anne babalarına götürürlerdi. Halbuki xhabzemize göre kaynatasının-kaynanasının bayramlarını kutlamadan bir çerkes gelininin baba ocağına gelmesi ve bayramı orada geçirmesi mümkün mü? Bu da Çerkes kızları ile evlenen şanslı Türk eniştelerin yazgısı olsa gerek, ama eminim eniştelerin anne babaları bu durumdan hiç rahatsız değillerdir. Çünkü üstün ve baskın bir kültürden gelin almış olmak onlar içinde bir övünç kaynağıdır, somut gözlemlerle buna tanıklığım olmuştur. Hatta tarla çalışmalarında kesinlikle çerkes gelinlerini tarlaya götürmezler, evde yemek ve ev işlerine bırakırlardı. Bunun nedenlerini bazen eniştelere şaka yollu sorardım “Çerkes kızı saksı çiçeğine benzer güneşte solar” derlerdi.Bilirdim ki bu şaka yollu söylenmiş bir söz değil bir gerçeğin dışa vurumuydu.

2001/kasım ayında Elmas’ı Bolu dağ-komando er eğitim tugayına askere uğurladık. O naif sarışın mavi gözlü Kafkas delikanlısı, arkadaşlarının “kız elmas” takılmalarına belli belirsiz gülümsemesiyle veda etti. Bize otobüsü terminalden uzaklaşırken sadece el sallamasıydı aklımızda kalan. Acemi birliği eğitiminin ardından Tunceli Ali boğazı seyyar komando taburuna gitti bizim “kız Elmas”. Aylarca haber alamadık kendisinden özel dostluk ilişkilerim sonucu sadece sağ olduğu ve sağlam olduğu haberini alabiliyordum. Teskere almasına 15 gün kalımı gelen bir acı haberle sarsıldık. Bizim “kız Elmas’ımız bir terörist takibi esnasında kahpece tuzaklanmış İtalya yapımı “topuk kopartan” olarak tanımlanan bir mayına basarak sağ ayağının dizden aşağısı kopmuştu.

Gülhane Askeri Tıp Akademisinde yapılan bir dizi operasyonlar ve sonrası rehabilite sonucunda bedensel sağlığına kavuştu Elmasımız, ama ruhunda oluşan fırtınaları asla bilemedik.
Şanlı ordumuz yine ithal -ilahi bir tesadüf olsa gerek- İtalyan yapımı bir protez bacak ve bronz bir kahramanlık beratıyla geri verdi emanetimizi.

Aradan yıllar geçti bizim “gazi” kız Elmasımız bacağını kaybetmenin travmasını atlatıp protez bacağını bir onur madalyası gibi taşır hale geldi ta ki ; “KÜRT AÇILIMI” konusunda kamuoyu oluşturmak amacı ile şehir şehir gezip toplantılar yapan akildane heyeti Samsun’a gelene kadar. Eylül 2009’da akil adamların toplantı salonlarına giden Elmas; hamasi söylemlerle PKK terörünü legalize etmeye kalkan başkanın konuşmasını kesip protez bacağını söküp fırlattı suratlarına. Elindeki fındık dalından asasına abanarak yürüdü gitti arkasına bakmadı bile.

Böyle bir tavrı siyasal olarak onaylamam mümkün değil, olay tamamen bilgim dışı spontane gelişmiştir. Ama Elmas’ın bu tavrı içten içe hoşuma da gitmedi değil.
Siyasal iktidarın Kürt ulusal sorununa ilkesiz ve sonucunu hesap etmeden palyatif çözüm üretmesi bana Osmanlının çöküş dönemindeki HEYET-İ NASİHA‘yı çağrıştırdı.
Unutanlar için bu olayı yeniden anımsatmak gerek, zira: “Tarih tekerrürden ibarettir”

HEYET-İ NASİHA NE DEMEK?

“Mondros Mütarekesi sonrası işgal güçlerine karşı Anadolu’da başlayan direnişi yatıştırmak amacıyla İstanbul Hükûmeti tarafından halka öğüt vermekle görevlendirilen heyet. İşgal güçlerinin, 1918 Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’da ilerlemeye başlamaları üzerine, işgal sırasında bir varlık gösteremeyen İstanbul Hükûmeti (Sadrazam Damat Ferit Paşa) işgalci devletleri kızdırmadan bir barış antlaşması imzalamak niyetindeydi. Özellikle İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali Anadolu’da direnişi daha da artırmıştı. Bu nedenle işgallere karşı Anadolu’da halkın tepkisini yatıştırmak için Heyet-i Nasiha (Nasihat Heyeti) kuruldu. Bazı şehzadelerin de başkanlığını yaptığı heyet, barışın, ancak koşulsuz teslim ve düşmanı kızdırmamakla sağlanacağına dair propaganda yapmaya başladı. Ali Galip Olayı’nda Malatya’ya da bu kurullar gönderildi. Heyet Balıkesir, Bursa, Manisa, Uşak, Konya gibi yerlerde kısmen etkili olduysa da Erzurum ve Sivas Kongreleri’nden sonra etkisini tamamen yitirdi”.

Ulu dedemiz soylu Şapsığ Şpaşigo Kıtıj Smayll “Kahraman olmak çok kolaydır,asıl olan kahraman ölebilmektir” derdi. Bizim yiğit çerkes delikanlımız atalarının 150 yıllık misafirliğinin bedelini ödemişti bu davranışı ile.
Ben bu yiğit kardeşime protezin kralını yaptıracağım, bu boynumun borcu.

Cemil Biçer

Carşamba Köprüsü’nde Rapsodi

Etiketler
Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı