Erbil KarakoçKÖŞE YAZILARI

BATAKLIĞI KURUTMAK – Erbil Karakoç yazdı…

"Bir devri katlanılamaz kılan şeylerle birlikte o devrin barındırdığı yeni yaşam olanakları da görünür hale gelir."

Gündem COVİT 19 ve hayatımızın olağan akışında bir çok şey şimdiden değişti belli ki sanata bakışımız ve sanat tarzımızda değişecek. Fakat şimdilik o konuya girmeden büyük edebiyatçılarımızdan Şevket Süreyya Aydemir‘in Toprak Uyanırsa romanın toplumsal bilincimize kazıdıklarını ya da kazı(ya)madıklarına bu yazıda kısaca değindim.

Böylelikle bu bekleyiş günlerinde edebiyatımızın kimi değerlerini de yeniden hatırlamış oluruz. Şunu belirtmeliyim ki o dönemde bir çok yokluk, olumsuzlukla birlikte ölümcül sıtma hastalığıyla mücadele ediliyor!

Şevket Süreyya Aydemir’in Ankara’nın Polatlı ilçesinde Keltepe köyünün, nasıl Keklikpınar olduğunu anlattığı “Toprak Uyanırsa” romanının  bugün bile yeterince değerini görmediğini düşünüyorum. Yıllarını öğretmenliğe vermiş Şevket Süreyya Aydemir’in emekli olduktan sonra boşluk hissiyatını ve maddi kaygılarını gidermek için dönemin eğitim müdüründen yeniden öğretmenlik yapma talebinde bulunur. Eğitim müdürünün verdiği görev okul binasının dahi olmadığı zorlu bir köydür. Ve Şevket Süreyya köye ilk gittiğinde ertesi sabah hemen köyden uzaklaşmak tekrar kente dönmek ister. Fakat bu dönüş gerçekleşmez ve köyde kalır.

Ülkemizde yıllarca köylerle ilgili filmler çekilmiş romanlar yazılmıştır. Tüm bu roman ve filmlerde “köylü birbiriyle kavga eden, ağanın ayakları altında ezilen, hiçbir kararının kendisinin alamadığı- en akıllısının ancak kahya olduğu bir profil olarak anlatılmıştır. İşte Şevket Süreyya Aydemir’in “Toprak Uyanırsa” romanı  buna bir başkaldırıdır! Aydemir’in, Türk köylüsünün tüm eksikliklerine rağmen “Toprak Uyanırsa”  romanında bu cendereyi kırdığını görürüz. Dayanışmanın inceliğini gözler önüne serer, okulla- caminin, muhtarla-kaymakamın ütopyasını buluşturur. Ankara’nın bozkırında, herkes için şartların aynı olmasına rağmen. (Susuzluk, kuraklık, işsizlik, salgın hastalık, yoksulluk) Kitapta Avrupa’dan gelen bir çiftin bozkırda bir kovan arıyla başladığı üretimle köyün ve kasabanın efendisi olurken, Keltepelilerin demiryolu işçisi olmak için kuyruğa girdiğini, işçi olanların yine dönüp dolaşıp maaşlarıyla Keltepe köyünde Avrupalı çiftin ürettiği gıdaları satın aldığı anlatılır. Fakat bu durumda Aydemir köylüyü suçlamaz aynen şöyle der:
“Hepsinin yüzünde harcanmışlığın, terkedilmişliğin mihneti yanında, zalim sert ve tükenmiş toprakla gece-gündüz haşir neşir olmanın soy erkekliği vardı. Sahte olan, bozulmuş olan, başkalarının sırtından geçinen bizdik. Bütün ömrümüz onları oyalamak, onları aldatmakla geçmişti. Yüzyıllar ve yüzyıllarca onlara ne vermiştik ki? (…) Biz, çiğnediğimiz, ama tanımadığımız bir insan temeli üstüne tünemiş yarasalardık. Onlar ise temeldi ve bizim bu temele karşı bazı görevlerimiz olsa gerekti.” ( Aydemir,  77)

Keltepe’ye geldiği gün köyün bataklığından insanların sıtma olduğunu gören öğretmene, biran önce köyden uzaklaşma kararını aldıran güçle, aynı gece içerisinde köyde kalıp bataklığı kurutup şeker pancarı ekimi yapmasına sebep olan güç aynı güçtür diye bilir miyiz? Zoru ve çaresizliği görünce dönmek, hem de bilgi ve belli bir birikiminiz varsa hatta iyi bir organizatörseniz kendi iç dünyanızda parçalanmış cam parçalarından kendi yüreğinizi kanatmak değil de nedir. Öğretmen Keltepe’de kalır. Onu orada tutan güç kendisine olan saygısıyla  ve insan isterse neleri başarabileceğinin dayanılmaz çekiciliğidir. Ve memnun olmadığın bir hayatın içinde savrulmaktansa, zorlu mücadelelerle, dayanışmayla doya doya yaşayacağın bir hayatı kurmanın imkansız olmadığını resmeder. Gerçekçidir! Boş hayaller peşinde koşmaz, oturup birilerinin kendisine yardım etmesini beklemez. Şartların olgunlaşmasını bekleyerek ömür törpülemez, o şartları olgunlaştırır. O artık mutluluğun resmini çizmeye başlamıştır.

İnsanlar arasındaki kırgınlıklardan, dargınlıklardan, kavgalardan beslenen cehaletin önünde bananeci tavır sergilemez. Komşumla anlaşamıyorsam “bana komşu mu yok” aymazlığından beslenmez. Tam tersine ortadaki anlaşmazlıkları, kırılganlıkları kaldırmak “Toprağı Uyandırmak” ister. Toprak uyanır! Toprağın uyanması demek insanın uyanması demektir. Tüketim kültürünün “bozulduysa başkasını satın al”, “eskidiyse yenisiyle değiştir”  dayatmasını elinin tersiyle iter. “Elinde olanın kıymetini bil”, “tamirini yap yeniden kullan”, “senin olan da ısrar et” inatçılığını hayata geçirir. Doğayla insanın savaşını değil barışını anlatır. Hayat denen kısa yolculukta çok yönlü düşünebilmenin perdelerini aralar. Bataklığın sadece sivrisinek üretmediğini, alıcı bir gözle bakınca bir toplumun kendi toprağı üzerinde fetihler yapabileceğini anlatır bize.

Toprak Uyanırsa, bir köy romanı değildir. Her çağda  insanın küllerinden kendisini yeniden yarattığının / yaratabileceğinin realitesidir. İnsanın, insan olmaktan çıkacağı zamanlarda uzanan umut elidir. İnsanlık tarihini aydınlatan meşale bir kere yakılmaya görsün. Meşalesini yakan büyük olimpiyata hazır demektir.

En acımasız toplumlarda bile ince bir iyilik damarı vardır. Biz o ince damarı ucundan tutup çıkarabilmeliyiz. Yoksa o iyiliği de kendi ellerimizle boğmuş oluruz!

Nerede olursan ol, hangi çağlarda yaşarsan yaşa, umut sensin ve mutlaka bir çıkış yolu vardır. İşte o zaman kurak, ıssız, susuz, kervan geçmez kuş uçmaz  Keltepe, suların ılgıt ılgıt serinliğinin ve kuş seslerinin rüzgarla yayıldığı, Keklikpınarı olur.

Sen, sen ol başarırsın, yeter ki meşaleni söndürenlere fırsat verme !

Erbil Karakoç

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı