Bülent BakanKÖŞE YAZILARI

Oscar’ın Kara Üzüm Bağları – Bülent Bakan yazdı…

Bu yılın Oscar töreni salgın nedeniyle çok az katılımlı olmasına rağmen çok renkli pardon çok siyah ve beyaz geçti. Üstelik yeni bir ‘Kolonya Devrimi’ de teğet geçti. ‘Tarih öldü.’ dediklerinde hadi canım demiştik. Sonrasında doğurduğunu görünce de Hoca Nasreddin gibi ‘Öldüğüne inanmadın bari doğurduğuna inan be birader!’ diyelim. Aynen ‘Kutsal Orman(Hollywood) Öldü’ dedikten sonra da ‘Ölmeden önce de doğurdu’ diye ekleyelim. Sözü kısa erimli tutmak ve bıyığın kenarıyla gülümsemeyi unutmamak için dediklerimizi teke tek açalım.

Yeni kıta çok uzun zamandır üzüm bağlarının pardon pamuk tarlalarının hayaleti ile yaşıyor. Bugün bile derisinin renginden başka fabrika ayarları birebir aynı olan kaderdaşlarımızı tarlalarda arabesk söylerken görmek ve ayaklarına da elektronik olmayan kelepçeleri yeniden geçirmek gibi bir kâbustan uyanmak istemiyorlar. Bu kâbus aslında beyaz renkteki özgürlüklerini kazanmak için Adalı Seylan Çaylarını denize döktükleri, üniversiteleri ile meşhur, kürenin abece merkezindeki uygarlıkları horoz gibi dövüştüren bir yarım akıllı profesörün çalışmalarından kaynaklanıyor. Bir akademisyen ordusunun başkomutanı olan profesör aslında bir çorap imalathanesinin sahibidir. Her el attığı konuda birilerinin başına çuval pardon çorap geçirmekte ustadır. Gururumuz olan göçebelik genlerimizden arındıramadığımız potlacımızın çorba kaynatılan kapitalist modeli olan ergitme potasında kaynamadan yüzeyde çiğ kalan derisi kara ve de gerisi Latin havuçlar yüzünden ciddi bir çuvallama veya ciddi bir sopa yemişlerdi. Matematiksel modellemede pamuk tarlaları ve blues plakları ile ünlü yörede kaybolan beyaz üstünlüğün zaman içinde siyahtan griye döndürülmesinin olanaklarını araştırmışlar ve ortaya çıkan sonucu da Meksika Körfezinde Chicxculub’a düşen meteoru görmüş Tyrannosaurus rex gibi karşılamışlardı.

Bu yılın Oscar Törenlerinde işte bu kâbustan uyanmak için bir fırsat vardı ama bu fırsatı kaçırdılar. Rainey Bacının gırtlağını ve küstahlığını sergileyen muhteşem tiyatro uyarlamasını görmezden geldiler. Üstelik tulum da çıkarabilirdi bu hareketli fotoğraf albümü. Girişteki gerçekten hareket eden fotoğraf albümü bugüne kadar görmediğim ve hatta Ken Burnes’ü kıskandıracak kadar etkili kısa bir görsel efekt idi. Tiyatroda bile nadir bulunacak, William Sheakspear’i yattığı yerden kaldırıp hortlatacak diyaloglar da cabası. Sürpriz final ise entelektüel sermayenin nasıl çamaşır suyuna temas edip beyazlayan bir pamuklu olduğunu gösterdi. Müzikleri ise ruhunu şeytana satıp köyüne Arabesk Kralı olarak dönen kara derilinin öyküsünden beri gördüklerimin en iyisi idi. Miami’de Bir Akşam Vakti filmini saymıyorum bile. Ağırdan gel abi müziklerin kralı Sam Cooke çok iyi bir oyun çıkarmış, Fotoğrafçı Malcolm, Kelebek dansçısı Cassius Marcellus Clay Jr, beyaz perdenin ilk derisi karanlık süper kahramanı olacak kahvesi renkli Jim Miami’de bir geceyi bir yüzyıl gibi oynamışlar. Derisi çamaşır suyuna bulaşmamış son süper kahraman Chadwick Boseman ise muhteşem bir küreye veda performansı oynamış ve Covid’den kaçarken kansere yakalanmıştı. Oscar ödülünü bu kadar hak etmiş bir oyuncu daha görmedim bugüne kadar. Chadwick, En Kahraman Rıdvan ödülünü en az yaşayan efsane, Kral Lear kadar hak ediyordu. Bu çekirge gibi sıçrayabilen yaşlı kurt ödülü aldığında nezaketinden bir şey kaybetmeden ödül komitesine hatırlattı bunu ve gönlümde bir kez daha valsini çaldırdı. Ödüllerin en kaymaklısının çekik gözlü bir yönetmene ve bir çamaşır suyu reklam filmine gitmiş olması ise Oscar’ın Covid kaynaklı kalp krizi geçirdiği anlamına geliyor. Ödüllerin Çin, Kore ve Fransa arasında küçük dilimler ile pay edilmesi Oscar’ın yoğun bakım ünitesine bile varamadan Tahtalı Köyü boyladığının bir işareti.

Oscar seneye hortlayabilir de Hollywood bu sefer gerçekten öldü. Netflix’in bu kadar kısa zaman içinde ödülü çoktan hak eden filmler ile törende yer alması artık küresel bir dolaşım malzemesinin varlığına delalet ediyor. Çok sevdiğim Puma Punku’ya veya kuzeyi patates yetişmeyen Ali Baba ve Kırk Haramilerin topraklarının roketlerini işaret geldikçe fırlattığı mikro adalar cennetine salgın nedeniyle asla gidemeyebileceğimi hazmetmeye çalışırken dans eden fotoğraflar kürenin her yerinde artık. Cin şişeden çıktı bir kere. Yedinci sanatın yerelde ve özelde hangi yalandırma, dolandırma ve kıvrandırmalar yapabileceğini ‘Çok Yakında’ ve belki de ‘Pek Yakında’ görebileceğiz. Aslan kükreyemeyecek, adalet dağıtan beyaz üstün kadının da meşalesi yakında yediemine düşecek bence.

Oscar ödüllerinin çok uslulu olmasına da şaşırmamak gerekir. Thomas Jefferson’ın ‘Her ölümlü eşittir ama iki yüz kölem denizci çorabı gibi kokuyorlar.’ derken tohumlarını attığı çelişki ortadan kaldırılamıyor ve o tohumun köklerinin kürenin merkezine ulaşmış durumda. O kökler Kunta Kinte’nin köklerinden daha derinde. Ödüller de bu nedenle Okyanusa kaçmış. Kürenin politik oyuncularına ödül verilse yine bu azılı haydut ülkeler alır ödülleri. Muhtarları küfürleşirken Uslulararası Uzay İstasyonuna kol kola girip gidiyorlar. Ayın karanlık yüzünde okeye dönen çekik gözlüler yeni kıtanın en büyük takım, avadanlık, el aleti ve ölçü aleti esnafının Giza Piramidi boyutlarındaki mağazasından aldıkları boru anahtarı ile bağlıyor kerosen motorunun yakıt hortumlarını. Parizyenler ise Kara Kıtanın karanlık tarafında fener tutuyor devrimdaşlarına. Birindeki devrimde omuz omuza idiler diğerinde ise Thomas Jefferson Eyfel dikilmiş olsa tepesine çıkardı. Şimdilerde Uzay Kuvvetleri Komutanlığında omuz omuza kakaolu puding yiyorlar. Astrobotlular tatlı olarak başka ne yeselerdi, ekmek arası mısır şurubu baklava yiyecek halleri yok. Artık Koreliler de uzayda kendilerine yer buldu. Koreliler iki kez üst üste ödül aldılar Oscar’da. Üstelik de Yeşilçam icadı zengin kız fakir oğlan aşkına bir Tarantino finali eklemleyip araya sos olarak bir iki politik mesaj koymuşlardı.  Buna şaşırmak olmaz. Şaşırmak gerekiyorsa Koreli Samsung’un patronunun mirasına şaşırmalı. Lee Kun-hee’nin koleksiyonunda tam olarak yirmi üç bin eser var. Aralarında Claude Monet’e ait orkideler, Salvador Dalí, Paul Gauguin, Pierre-Auguste Renoir ve tabii ki Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y Picasso var. Kalanı Kuzeyi Karalı Güneyi Koreli ressamların eserlerinden oluşan servet benim dudaklarımı ikinci kez uçuklattı ve Salieri gibi kıskançlık krizine girdim İlk kez milyonluk müze koleksiyon rekorlarını duyduğumda krize girmiştim. Yirmi üç bin eseri tek tek görmeyi çok isterdim. Bu rakamların yanına yaklaşabilecek tek bir koleksiyonumuz var mı acaba? Devrimci Yahşi Baraz olmasa idi özel bir koleksiyondan bahsedemeyebilirdik belki de.

Rüşveti peşin veren, bahşişi eksik etmeyen, bedel üstüne bedel ödeyen ama karşılığını alamayan bir tek biz varız bu kürede. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ve uygar küreye hediye ettiği Cumhuriyetten bir haydut devlet(rogue state) algısı yaratmalarına az kaldı. Kendin pişirt kendin ye. Koş Red Kit Koş. Daltonların Sonuncusu seni bekliyor. Her şeye rağmen yeni kıta ile her türden flörte devam ediyoruz ama bir türlü karşılık alamıyoruz karşılıksız aşkımıza. Mesela biz de Oscar bekliyoruz. Bir türlü gelmiyor. Uslulararası Uzay İstasyonuna bir gecekondu eklemek hoş olurdu. Olmuyor bir türlü. Her şekilde kaybetmeye de alışmış durumdayız. En çok da Atatürk Orman Çiftliğine çökmelerine şaşırıyorum. Yeni kıtada doğa parkları özeldir. Doğa Parkı fikrinin patenti de onlardadır.  Böyle konularda mütekabiliyet esastır. Biz de karşılığında Central Park’ta bir mesire yeri istiyoruz. Yosemitte yaylaya çıkmak, Yelleowstone’da bir kaplıcamızın olması süper olurdu. Bir de Grand Canyon’da kara üzüm bağları. Everglades de sazlı cazlı bir Boğaz Turu olsa da toplu sünnet düğünü tertip etsek ne hoş olurdu. Segoyalarda biz de salıncak sallandırmak istiyoruz. Alaska’daki doğa parkların birinde mangal yeri de uyar ne de olsa soğukta mangaldan daha iyisi yoktur. Bir de Henry Morgenthau için lokma dağıtmak gerekir Times Meydanında. Bu kürenin atınca mangalda kül bırakmayanların en matematiksizi, derisi beyaz kalanı gece karası hayatta olsa kürenin düz olduğuna bizi inandırmak için elinden geleni yapardı. Onun zamanında derisi gece karası olanlar manzaranın keyfini sürsün diye ağaç tepelerinde sallandırılırken bizim için bu göçebeler sanattan pek bir şey anlamıyorlar diye bize sanat tarihi dersi veren yüce gönüllü rezil adamcağızı milyonlarca kez anmadan olmaz tabii ki.

Küredeki adalılara karşı başarılı olup Cumhuriyet kurmuş iki kadim ulus devletin arasındaki derin devlet ilişkisinin kıymetini bilmek lazım. Ne yapalım başa geçirilen çekilir. Sonuçta Oscar filmlerini seyrettim, şimdi de kürenin fırıldak aptal kutusundan yeni nesil bir dizi maratonu koşayım. Ama ondan önce Uslulararası İstasyonundan naklen tezek transferi operasyonu var seyredecek. Yahu Ne Çılgın bir Dünyada Yaşıyoruz. Kesinlikle ‘Tanrılar Çıldırmış Olmalı’ ya da ‘Kürenin Çivileri Çalınmış Olmalı’

Bülent Bakan

"Yazı"nın Sanat Serüveni 1 - Bülent Bakan yazdı... 2

Etiketler

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı