KÖŞE YAZILARI

Uçan Gelin – Celal Ulusoy yazdı…

Çiçeği burnunda bir lise öğrencisiydim. Kendimce büyümüş, yeni bir statü kazanmıştım. Sınıf atlamak gibi bir şeydi bu… Daha özgürdüm ve her şeye daha kolay ulaşacağımı zannediyordum. Kalbim, çocukluktan gençliğe geçmenin heyecanıyla kıpır kıpırdı; uçma denemeleri yapan serçe yavrusu gibiydim… Kulağıma gelen dedikodulara göre, okulumun renkli forması içinde havalı bir genç kızdım; yakıyordum ortalığı… Sokaktan aldığım bu enerjiyle uçuyordum adeta.

Arkadaşlarımla bir bahane uydurup partiler veriyor, moda olmuş müzik eşliğinde sık sık eğleniyorduk. Her seferinde de ailelerimize bir bahane uyduruyorduk. Bizim için yalan söylemek de bir alışkanlık haline gelmişti. Belki bir özenti, belki de bu yaşın özeliliklerinden biriydi. “Doğrucu olmanın bir alemi yok şimdi!” diyorduk koro halinde; yoksa komik duruma düşerdik. Doğruyu söylersek büyüklerimizin izin vermeyeceğinden emindik. Ders çalışacağız, ödev yapacağız deyince, hemen de inanıyorlardı garipler. İnanmak istediklerinden dolayı, inanıyormuşa yattıklarından haberimiz bile yoktu daha. Biz kendi havamızdaydık, onlar kendi havalarında…

Dersler mi?.. Onları da bir şekilde hallediyorduk canım… “Öne çıkmaya gerek yok, yeter ki geride kalmayalım; ortalarda bir yerde idare edelim” diyorduk. Kitaplara gömülüp, gençliğimizi heba edecek değildik herhalde?.. “Bugünler çabuk geçer yaşamaya bakın, yoksa ilerde çok ararsınız…! Bir gün pişman olmak istemiyorsanız eğer gençliğinizin tadını çıkarmaya bakın!” diyordu abilerimiz, ablalarımız. Anlayacağınız, takılıp gidiyorduk…

İşte böyle bir dönemde aşık oldum ilk kez veya olduğumu zannettim. Okuldan bir arkadaşımın yaş gününde karşılaştık onunla. Arkadaşımın yakın akrabalarından birinin oğluydu. Başka bir lisenin son sınıfında okuyordu. Konuşmalarıyla hal ve tavırlarıyla çevresindeki herkesi etki alanına alıyordu, belki de bana öyle gelmişti. Özgüveni yüksekti… Şakalarıyla, espirileriyle o günün yıldızıydı… Yakışıklılığına da diyecek yoktu ayrıca…

Ne yalan söyleyeyim, ondan etkilenmiştim; benim durumumda birinin etkilenmemesi mümkün değildi. Karşı cinslere olan ilgimin arttığı ve kanımın kaynadığı yıllardı. O gün belki de orada bulunan kızların birçoğu benim yaşadığım duygu yoğunluğunu yaşamış, benim hissettiklerimi hissetmişti. Talih kuşunun bana konduğunu ise, Korkut’un beni birkaç gün sonra aramasından anlamıştım.

O gün telefondaki konuşmamız çok kısa sürdü. “Buluşalım mı?” dedi. Hiç tereddüt etmeden, sanki sık sık tekrar ettiğimiz bir şeymiş gibi, “olur” deyiverdim. Hemen de pişman oldum tabi. İnsan nikah masasında bile evet demeden önce derin bir nefes alır. Bense… Oysa böyle bir teklifi ilk kez alıyordum ve ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Bu zafer miydi şimdi?… Belki de öyle düşünmem gerekiyordu.

Heyecan basmıştı her yanımı; kalbim yerinden çıkacakmış gibi küt küt atıyordu. Burası tamam da, ya içimdeki bu korku da neyin nesiydi? Aynaya bakınca, yüzümün kıpkırmızı olduğunu gördüm. Allahtan evde annemden başka kimse yoktu, o da mutfaktaydı. Sorunca da “Okuldan bir arkadaştı anne” dedim, inandı. Her gün oğlanlarla çıkıyormuşum gibi davranmış, açık vermiştim. Yanlış anlaşılabilirdim. Aceleciliğimden dolayı kendimi suçladım; çaylak bir liseli gibi davranmıştım. Belki de, henüz çocuktum…

Kızılay‘da bir yerde buluştuk. Oldukça heyecanlıydım. Ayaklarım yere basmıyor, gözüm de ondan başka bir şey görmüyordu. Okuldan, derslerden ailelerimizden bahsettik bir süre. Nelerden hoşlandığımızı, boş zamanlarımızda neler yaptığımızı konuştuk. Daha çok o konuşuyor ben dinliyordum. Dinlerken de onu izliyor bütün hareketlerini beynime işliyordum. Bu öyle bir şeydi ki, ağzından çıkan her kelime, yaptığı her hareket, bana bir mesaj gibi geliyor, etki alanına alıyordu.

Benden önce de kız arkadaşları olduğu rahatlığından belliydi. Bunun, benim için sorun olmadığını düşünüyordum. Böyle bir ilişkiye o kadar hazırlıksızdım ki, nelerin sorun olduğu nelerin olmadığı konusunda en küçük bir fikrim yoktu. Onu öyle izlerken, “Liseli olmanın ilk ödülü bu olmalı!” dedim kendi kendime. Kafamda kavak yelleri esiyordu. Bunu da Ankara’nın ılık sonbahar havasına yoruyor, tadını çıkarmaya bakıyordum.

Fırsat buldukça, Cumartesi günleri görüşmeye başladık. Elele dolaşma aşamasına çabuk gelmiştik. Bu geçişini motosiklet kullanmasına benzettim daha sonra; 100 km’lik hıza, kısa zamanda ulaşma isteğini görünce. Yani sevgili sayılırdık artık. Eve bir yalan uydurup çıkıyordum dışarı. Gitmediğimiz sinema, girmediğimiz pastane bırakmamıştık o yıl. Her buluşmamızda farklı bir yerde oturmayı prensip haline getirmiştik adeta. Yakınlarımızın gözlerinden uzak tenhalarda birbirimizi yakından tanıma denemeleri içindeydik. Henüz 18 yaşını doldurmadığımızdan diskolara giremiyorduk.

Diğer günlerde ise, dışarı fazla çıkmadığım için kendimi derslerime vermeye çalışıyordum; ama aklım fikrim Korkut’taydı. Onu düşünmeden yapamıyordum. Onsuz bir geleceğimin olamayacağı fikri bir çivi gibi saplanmıştı kafama. İşte o zaman anladım her şeyi: Aşık olmuştum, hem de sırılsıklam… Birinci dönem karnemde iki kırık vardı; “ikinci dönem kurtarırsın” diyerek moral verdi bizimkiler.

Korkut’tan kimsenin haberi yoktu henüz. Sır ortağım olan ablamın bile… Şubat tatili tam da bizim istediğimiz bir iklim içinde geçti; erken gelen bahar gibi… Ve biz fırsat buldukça tadını çıkardık Ankara’nın. Güya arkadaşlarla buluşuyorduk.

Vasat bir öğrenciydim. İkinci dönem toparlanma bir yana iyice çuvalladım; dört dersten bütünlemeye kaldım ve tek dersten zar zor geçebildim. Bana bir haller olduğunu herkes anlamıştı; fakat ne olduğunu bilmiyorlardı. Ablam sıkıştırsa da ağzımdan tek kelime çıkmadı. “Lise biraz ağır geldi” deyip savdım onu. O da, “Olur böyle şeyler, bu yaşlarda hepimiz aynı durgunluğu yaşadık, geçer” diyerek sakinleştirdi diğerlerini. Annemden değil de ille de babamdan çekinirdim; bir asker emeklisi olarak sert adamdı. Ağabeyim pek karışmazdı bana; “Evimizin küçük prensesi” der geçerdi.

Korkut’la birçok konuda anlaşıyorduk; o günlerin modasına uyup arasıra yer aldığımız siyasi tartışmalarda bile. Okulu ve dersleri onun da fazla taktığı yoktu. O yıl ite kaka bitirdi okulu. Ama üniversite sınavlarında başarılı olamamış açıkta kalmıştı. “Zararı yok, iki sene bekler üniversiteye birlikte gireriz” demeye başladı. Ben ise onun kafasını karıştırdığım için kendimi suçluyordum. Her şeyi iyiydi de bir zaafı vardı Korkut’un: O bir motosiklet hastası ve de hız tutkunuydu. Bütün motosiklet markalarını bilir, özelliklerini eksiksiz sayardı.

Bütün hayali bir Amerikan markası olan Harley Davidson’a sahip olmaktı, o günlerdeki birçok genç gibi. Ancak, bir otomobil fiyatında olan motosikleti edinmek o kadar kolay değildi. O yüzden nispeten daha ucuz olan BMW’ye de razıydı şimdilik; ama ona bile gücü yetmiyordu ailesinin. Korkut’un babası gibi üst düzey bir bürokrat da olsa, bir memurun oğluna böyle bir hediyeyi alması mümkün değildi. Kaldı ki, babasının, bu takıntısından rahatsız olduğunu ve onu caydırmaya çalıştığını bizzat Korkut söylüyordu. Hele bir keresinde, yine babasının, “Bu türden pahalı oyuncaklara ancak zengin çocukları sahip olabilir, o da biz de yok” dediğinden söz ettiğini hatırlıyorum.

Arkadaşlığımızın ikinci yılında babasının da zorlamasıyla üniversite sınavlarına hazırlık için dersaneye gitmişti. Ve herkesi şaşırtan bir puanla Hukuk Fakültesini kazandı. Ben ise çakmıştım o sene. Mazeretim yoktu; biraz fazla sermiştim okulu. Aileme ve kendime verdiğim sözü tutamamanın utancı içindeydim. Sıkıştırınca ablama açıklamak zorunda kaldım Korkut’u. Anlayışla karşıladı; benim adıma sevindi bile. Ama, bu yüzden okulu asmamın yanlış olduğunu da söylemeden edemedi. “İkisini  birlikte yürütebilirdin pek ala!” dedi.

Ablam haklıydı; ancak atladığı bir şey vardı: O yıllarda arkadaş edinememek, yani biriyle çıkmamak bir eksiklikti biz gençlerde. Okulu ihmal etmekten çok arkadaşımızı ihmal etmekten çekinirdik. Okulu bir yıl kaybetmeyi göze alırdık da, erkek arkadaşımızı kaybetmeyi göze alamazdık; hayatın sonu gibi gelirdi bize bu durum. Ayrıca, “Çıktığın biri var mı?” sorusuna olumlu cevap vermek olmazsa olmazlardan olup, bir övünç kaynağıydı hepimize. Hatta bazı “modern” aileler kendilerine pay çıkarırlardı bundan. “Kızımızın erkek arkadaşı var!” demek bir ayrıcalıktı onların gözünde. Konu o kadar hassastı yani…

Korkut için sorun değildi tabi; nihayet o bir erkekti; gezer, tozar, hovardalık yapardı. Onun doğal hakkıydı bu. Üstelik onun gibi yakışıklı ve özgüven sahibi gençlere her zaman bir kız takılırdı. Tamam ben de güzeldim, benim peşimde de dolananlar vardı; ama ben o kadar serbest olamazdım. Ne benim böyle bir hakkım vardı ne de ailemin böyle bir durumu övünç kaynağı yapacak hali… Sosyal ilişkilere belli bir yere kadar izin verirlerdi, o da toplu olursa. Yoksa tek başıma bir erkek arkadaşımla gezip tozmak yoktu bizimkilerin kitaplarında. Biz “yarı modern, yarı feodal” bir aileydik anlayacağınız. Ne anlama geliyorsa, işte…

***

Korkut, Hukuk Fakültesi’ni kazansa da aklı motorlardaydı. Devam zorunluluğu olmayınca da sık sık motorcu arkadaşlarına takılıyordu. Bir gün, ilk kez beni de aldı arkasına. Bir de kask uyduruverdi kafama… Dur, yavaş ol diyemeden fırladık yola. O yıllarda en uygun yol, İstanbul yolu ile Eskişehir yoluydu hız tutkunlarına. Öyle hızlı gidiyorduk ki, bir ara havadaymışız gibi geldi bana, saçlarım rüzgarda savrulurken. Yavaş ol diyemeden kendimden geçmiştim… Desem de, bir şeyin değişmeyeceğini biliyordum aslında. Korktum mu, uyuştum mu, yoksa sarhoş mu oldum pek anlayamamıştım. Ben, bu hızla Eskişehir’e kadar gideriz diye düşünürken, dönmüşüz de haberim bile olmamıştı.

Korkut’un motosiklet aşkı ile ilişkimiz arasında sıkışmış kalmıştım. O motosiklet dedikçe, ben sınavım var ders çalışacağım diyerek uzaklaşıyordum yanından. O da zorlamıyor, “tamam” diyordu. (…) Biraz da bu sayede geçtim lise sona çift dikişten sonra. O ise elden düşme bir BMW için ha bire babasını sıkıştırıp duruyordu. Adam sonunda bir çıkış yolu gösterdi Korkut’a: “Sana Belediye’de bir iş buldum; hem çalışıp hem okuyacaksın. Kazandığın parayla da istediğin o motosikleti alırsın! Tamam mı? Anlaştık mı?” diyerek kendi namına bitirmişti bu işi. Daha ne yapsındı?

Vasat bir öğrenci olarak bütünleme, tek ders derken zorla da olsa liseyi bitirdiğim, ama üniversite sınavında başarısız olduğum yıl Korkut, bir yıllık kayıptan sonra Hukuk Fakültesinin ikinci sınıfına geçti. Hem çalışıp hem okumaya bayağı kaptırmıştı kendini. Şikayeti yoktu… İlk yılın birikimiyle de bir BMW satın almış, muradına ermişti. Daha ne isterdi? Altında BMW, arkasında manitası… Muradına ermenin mutluluğu içindeydi; birer bira içerek kutladık bunu. Bu birlikte içtiğimiz ilk biraydı. Alkolle arası pek iyi değildi Korkut’un. “Motosiklet ve hız sarhoşluğu bana yeter de artar bile” derdi… Hız düşkünlerinin uymak zorunda olduğu ilk kuralın, alkolden mümkün ölçüde uzak durmak olduğunu öğrenmişti, ta başından. Bu kuralı hiç aklından çıkarmaz harfiyyen uyardı.

Beni  arkasına daha sık almaya başlamıştı. Ben de fazla kaçamak davranmıyordum artık. Koruma, kollama huyuna güveniyor, beline sıkıca sarılmaktan da özel bir keyf alıyordum. Ayrıca bu işi ciddiye aldığından da emindim.

Başka bir gün yine aldı beni arkasına. Her zamanki gibi beline sıkıca sarıldım; İstanbul yoluna çıktık. Hızımıza diyecek yoktu yine; 100 km’ye 10 saniyede ulaştık. Bununla övünürdü Korkut… Epeyce bir gittikten sonra başını yana doğru az çevirip, “Benimle evlenir misin?” demez  mi bağırarak… Motorun gürültüsü ve başımızdaki kasklardan dolayı zor işitiliyordu; ama duymuştum. Duymamış numarası yaparak “Bir şey mi dedin, anlamadım?” diye ben de bağırdım kulağının dibinde. Son gücüyle yanıt verdi: “Benimle evlenir misin?..”

Bu soruyla bir gün karşılaşacağımı biliyordum, ama böyle son sürat giden bir motosikletin üzerinde değil… Bir an şaka yapmak istedim, hayır diyerek. Sonra da “Sen ne yapıyorsun, deli misin?” dedim içimden ve hemen vazgeçtim. Hızla giden motosikletin üzerinde sıkı mıydı hayır demek. “Evet, evet!” diye yanıtladım sorusunu, bütün gücümle bağırarak. Biraz yavaşladığını fark ettiğimde parmağıma bir şey taktığını hissettim. Bu bir yüzüktü elbette! Bir motosiklet tutkunundan da bu beklenirdi doğrusu. Daha bir sıkı sarıldım beline ve bu kez “Seni seviyorum!” diye bağırdım bütün içtenliğimle. Kulağının memesinden öpmek isterken kasklarımız çarpıştı küt diye… Epeyce bir güldük halimize. Sevdiğim insana tek kolumla sıkıca sarılırken, merak ve heyecanla baktım parmağımdaki alyansa. Ne kadar da yakışmıştı…

***

“Bu ne acele böyle kızım? Doğru dürüst bir fakülteye gir, eğitimini tamamla, bir mesleğin olsun! Olsun ki elin oğluna muhtaç olma! Sonra da kiminle evlenirsen evlen!.. Evleneceğin adam bile okulunu bitirip bir meslek sahibi olmuş değil! Tek bir memur maaşıyla geçinmek kolay mı sanıyorsunuz siz? Ayrıca ablanın söylediğine göre evleneceğin delikanlı hız müptelasıymış bir de! Allah korusun! Bir gün… kalırsın dımdızlak ortada. Bir de çocuk varsa…! Demedi demeyin! Aklınızı başınıza alın ve bir kez daha düşünün derim ben; yoksa razı değilim bu evliliğe, bilmiş olun” diyen babama rağmen 18 yaşımı bitirdikten beş ay sonra bir Haziran günü evlendim Korkut’la.

Babam nikahımıza gelmemişti ama; anneme, ağabeyime ve ablama da engel olamamıştı. Tahmin ettiğiniz gibi nikah salonuna gelin arabasıyla değil, motosikletle geldik. Yenimahalledeki mütevazi evimize de onunla gittik tabi… Arkamızda Korkut’un arkadaşlarından oluşan 20, 25 kadar motosikletli bir grubun eşliğinde… görülmeye değerdi doğrusu… Beni hızla giden bir motosikletin üzerinde gelinlikle görenlerin belleğine “Uçan Gelin” olarak geçmiştim o gün.

Sevgimle ve genç kızlığımla varmıştım kocama. Mutluydum!.. Bütün arzumla evimin kadını ve çocuklarımın annesi olmak istiyordum. Korkut’un motosiklet dışında bir tutkusunun olmadığını, onun ise, benim için tek ve güçlü bir rakip olduğunun farkındaydım. Onun hızına va cazibesine yetişemeyeceğimi de biliyordum. Aslında bambaşka kulvarlarda yarışıyorduk, ama finiş noktamız aynıydı.

Her şey iyi gidiyordu… Tartıştığımız konular olmadı değil, oldu. Daha çok okuluyla ilgiliydi bu tartışmalar. Ben onun, okulunu ve sınavlarını ihmal etmesini istemiyordum. Tutkularını bahane etmemeli, derslerine yoğunlaşmalıydı. Mevcut işi onun için geçiciydi; bunu pek ala kendisi de biliyordu. Buna rağmen, arada bir “Benim bir işim var zaten!” demesini anlayamıyordum.

Okula devam mecburiyeti yok demek, hiç devam edilmeyecek anlamına gelmiyordu. Kitaplarını piyasadan, ders notlarını da arkadaşlarından edinip evde çalışmalıydı. Arada bir de olsa, izin alıp derslere girmeliydi… Bu önerilerimi ciddiye almadığı gibi hafta sonlarını, tatillerini motosiklet gezileriyle geçiriyordu. İtiraz edince de, “Merak etme sen! Ben hallederim!.. Ne olacak, sanki okuduğumu anlamayacak mıyım? Geri zekalı değilim ya?.. Yaparım!.. kafanı takma sen!” der geçiştirirdi.

Motosiklet gezilerine mutlaka beni de almak isterdi; çoğuna da katılırdım. Bu konuda konuşma hakkım yoktu zaten. Baştan beri biliyordum ki, motosiklet onun kırmızı çizgisiydi. Ona kimsenin dokunmasına asla izin vermemesi bu yüzdendi. Ben motosikletine dokunmayı, aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Onun o tarafını baştan sevmiştim zaten. Fakat kafam hız tutkusuna takılıydı; bazen yüreğim ağzıma geliyordu motorun üzerinde. Ne kadar, ben de alıştım desem de, olmuyordu… İçimde hep bir korku vardı ve ben o korkuyla yaşamayı seçmiştim. Korkut ise “O benim ilk aşkımdır, ama asla sana rakip değildir! Ben varsam ikinizle birlikte varım!” demişti bir keresinde de, bu konuda benim için bir ayrıcalık yapamayacağını bir kez daha anlamıştım. Onun kuması olmasam da eşdeğer karısıydım; “eş başkan” gibi yani.

Ziyaretimize bizimkilerden ablam gelirdi sık sık. Diş Hekimliği Fakültesi son sınıfta okuyordu. Nikahtan birkaç gün sonra annemle ağabeyim de uğramıştı birlikte. Babam ise ne uğradı ne de selam göndermedi gelenlerle. Biz onlara ne zaman gittiysek ya evde olmuyordu ya da görünmek istemiyordu. Bu duruma çok üzülen annem, “Sizi kabul etmeye henüz hazır değil, biraz zaman geçsin; hazır olunca ben size haber salarım” dedi boynunu bükerek

***

Evliliğimizin yedinci ayındaydık. Aylardan Şubat’tı ve Ankara iki gün önce yağan yoğun karın altında üşüyordu. Korkut işine gitmişti. Ben ise son günlerde sık sık bulanan midemi düşünüyordum. Yalnızdım ve hemen yakınımızda paylaşabileceğim kimse yoktu. Bizimkiler Cebeci’de oturuyordu. Otobüse binip gideyim desem… öyle yakın bir değildi; Kızılay’da aktarma yapmak gerekirdi. Bugüne kadar hep Korkut’un motosikletiyle gitmiştik yaz kış demeden. Hem vakit de geçmişti. Ayrıca babam hala kabul etmiyordu bizi. “Seher ne zaman üniversite sınavını kazanır, okumaya yeniden başlar, o zaman gelsinler” demiş anneme en son. O yüzden harıl harıl sınava hazırlanıyordum yeniden.

Ben ne yapacağımı bilemez halde kara kara düşünürken kapı zili çaldı. Korkut için vakitsizdi… Belki komşulardan biridir diyerek açtım kapıyı ki, “sürpriz!” diyerek ablam girdi içeri.
-“Gökte ararken yerde buldum seni abla! Hafta içinde gelmezdin sen hani?”

– “Kızım geldik diye bir de hesap mı vereceğiz şimdi? İnsan önce bir hoş geldin der!”
“Aman abla beni hoş gör! Birden kapıda seni görünce şaşırdım işte! Hele hoş geldin! Öyle bir hoş geldin ki, Hızır gibi yetiştin vallahi!” diyerek sarıldım; öpüştük özlemle. “Hayrola birşey mi oldu?” dedi merakla yüzüme bakarak. “Öyle önemli bir şey değil abla, gel otur da soluklan biraz hele, anlatırım” dedim, yüzümde iki pembe sevinç yumağı…

Fazla merakta bırakmadan anlattım midemdeki bulantıyı. Gözlerimin içine baktı bir şeyler arar gibi. Sonra da gülüverdi kahkahayla. Ortada gülecek bir şey yoktu oysa… Bozulmuştum… Pek şaşkın halimi görünce, “Kız sen hamile olmayasın? Bu anlattığın tam da onu gösteriyor… En son ne zaman aybaşı oldun sen?” demez mi… Afallamıştım… “Hatırlamıyorum, ama arada bir iki ay atladı sanki” diye yanıtladım, yarı utangaç…

Öylece kalmış ablama bakıyordum. Arpacı kumrusu gibi durup düşündüğümü görünce. “Yoksa korunuyordunuz da kaza mı oldu kız?” dedi kaygılı gözleriyle.
-“Hayır hayır korunmuyorduk! Ben sadece bu kadar erken beklemiyordum; ama biz çocuğumuz olsun istiyorduk… Bak birden heyecanlandım! Sen emin misin abla?”
-“Kız emin misin de ne demek, ben de bir doktorum! Diş doktoruyuz ama, az çok diğer organlamızdan da bir şeyler biliyoruz herhalde. En iyisi biz yarın, Numune Hastanesinde tanıdığım bir Kadın Doğumcu var, ona gidelim. Kesin sonucu ondan alırız. Hem de bir güzel muayene olursun; doğumu da o yaptırır. Tamam mı, ne dersin?”
Ne diyebilirdim ki?…

Akşam Korkut’a bir şey söylemedim, fark ettirmedim de… Geceyi ise neredeyse uykusuz geçirdim meraktan. O gün öğleden sonra ablamla bir taksiye atlayıp hastaneye vardığımızda, doktoru bekler bulduk. Meğerse ablam daha önce doktoru aramışmış. Hemen idrar örneği alınarak tahlile gönderildi. Heyecandan kalbim deliye dönmüş, küt küt atıyordu. Yarım saat sonra geldi tahlil sonucu: “Gözünüz aydın, hamilesiniz!” dedi doktor. Ablam ise sarılarak kutladı beni. İkimizin gözleri de sevinç göz yaşlarıyla doluydu; düştü düşecekti… Doktor hemen bırakmadı; karnımı dinledi, muayene etti. Bebeğim iki buçuk aylıktı. Anne olma fikri dünden beri iyice yerleşmişti kafama. Şimdi ise sevinçten uçmak üzereydim.

Ablam, “Sen artık bir anne adayısın, özen ve ihtimam istersin! Seni evine bırakmadan ayrılmam” diyerek geldi benimle. Hoş ben de dünden razıydım bu duruma. Şimdi bunu Korkut’a nasıl söyleyecektik ve o nasıl bir tepki verecekti. İkimiz de bunu merak ediyorduk. Gelmesine de fazla zaman kalmamıştı.

Geldiğini motosikletinin sesinden anlıyordum Korkut’un. Bugün de öyle oldu ve neredeyse aynı saatte geldi. Her zaman ki gibi O’nu kapıda karşıladım… Gözlerimdeki parıltıyı anlamaması mümkün değildi. “Hayırdır, gözlerin parlıyor yine!.. Güzel bir olay mı var?” derken içeride bizi seyreden ablamı gördü. “Bu evde bir şeyler mi dönüyor Selda abla? Çabuk bana da söyleyin, yoksa meraktan çatlarım ha!” deyince, iki elinden tutup salona çektim. Yanıltmak için gözlerini kapamasını söyledim. Hemen dediğimi yaptı. Kulağına doğru yaklaşarak, sadece onun duyacağı ses tonuyla, “Hamileyim, anne olacağım!” dedim. Önce gözleri parladı sonra da, “O zaman ben de baba oluyorum desenize!” çığlığıyla çınlattı ortalığı. “Dur yavaş ol!” demeye bile fırsat kalmamıştı (…) Bir süre sarmaş dolaş öylece kaldık ayakta. Ablam var diye rahat hareket edemeyince, “Durun ben bir dolaşıp geleyim” diyerek fırladı çıktı kapıdan. Eve girerken çıkardığı kaskını bile almamıştı…

Arkasından seslenmek istedim, ama boşunaydı. Sevincini motosikletiyle de paylaşacaktı illa ki. Dışarıda hava soğuktu, yerlerde kar ve buz vardı yer yer. İçimden, “O alışkındır, bir şey olmaz!” desem de, akşamın şerrinden çekindim nedense… “Sana söylemiştim: O bir motosiklet aşığıdır; başka türlü yapamaz, sevincini onunla da paylaşacak mutlaka” dedim soran gözlerle bakan ablama.

İki saat sonra bir polis aracı geldi evimizin önüne. Yanında da motorcu arkadaşlarımızdan biri vardı. İki katlı evin giriş katına yöneldiler doğrudan, yani bize… Yüreğim ağzımda açtım kapıyı. Memurun ağzından “Korkut…” kelimesinin çıktığını hatırlıyorum sadece… Düşmek üzereyken ablam tutmuş arkamdan.

Üç gün sonra Numune Hastanesinde açtım gözlerimi. Ağır bir travma geçirmişim. Önce hiçbir şey hatırlayamadım, hiçbir şey anlamadım. Kimim? Nerdeyim?… bilemedim. Verilen ilaçlardanmış… Beşinci gün sormuşum Korkut’u. “Kaza geçirmiş; ağır yaralı olarak Hacettepe’ye getirmişler ve hemen ameliyata almışlar” dediklerini hatırlıyorum hayal meyal.

Hamile olduğumu ablam söylemiş doktora; ilaçları ona göre versinler diye. Ayrıca bana bakan kadın doğum uzmanı da gelip muayene etmiş beni. Uyanır uyanmaz ablamın, kulağıma “Merak etme bebeğinin bir şeyi yok” demesinden anlamıştım bunu. Yalnız, başımda beyaz önlüklü birisi dönüp duruyordu. Nöbetçi doktormuş… Dahiliyeci Asistan Doktor… Adının Kadir Haliloğlu olduğunu üzerindeki önlükten okudum. Hastaneye getirdikleri akşam acil nöbetindeymiş, o bakmış bana; o günden sonra da sık sık yokluyormuş… İlgisinden dolayı O’na teşekkür etmeyi unutmadım.

Çok merak ediyordum ama, korkumdan soramıyordum Korkut’u. İçimde sönmeyen bir yangın vardı. “Öldü de bana ağır yaralı diyorlar” diye düşünüyordum. Onu çok iyi bildiğimden, “Her zamanki hızıyla kaza yaptıysa kurtulması mümkün değil” diyordum. “Hele bir de kaskı yoksa…”

Üç hafta sonra öğrenmiştim gerçeği ablamdan: Korkut yaşıyordu… Ama…! Amasının hiçbir önemi yoktu… Bir şekilde iyileşirdi nasıl olsa; ayrıntıları duymamıştım bile. O benim kocam, çocuğumuzun da babasıydı. Sağ olması yeterdi bizim için… O gün akşama kadar ağladım. Ağladım, doyasıya ağladım; içimde ne kadar acı varsa döktüm sanki ortalığa.

Korkut’la ilgili olarak ağızlardan çıkan “ama”nın altında çok şey vardı. Bir ay sonra hastaneden çıkıp eve varınca ablamdan öğrendim her şeyi: Korkut’un durumu çok kritikti; bilinci yarı açıktı. Şu ana kadar üç kez ameliyat olmuş, dördüncüsünü de bir hafta sonra yapacaklardı. Buna rağmen sakat kalma ihtimali çok yüksekti. Şu anda hem benim, hem de Korkut’un durumundan dolayı görüşmeme izin verilmiyordu. Oysa ben, bir an önce görmek için can atıyordum. “Hele şu ameliyat da bir bitsin, o zaman bir şeyler yaparız” demiş doktoru ablama.

Herkes hastanedeki ziyaretime gelmesine rağmen babam oraya da gelmedi. Ölseydim cenazeme de gelmeyecekti besbelli… Bu nasıl bir inat, nasıl bir duygusuzluk, nasıl bir kalpsizlik… anlamakta güçlük çekiyordum. O beni affetmemişti hâlâ… İçten içe “Böyle olacağını söylemiştim sana! Büyük sözü dinlememenin sonucu neymiş gördün mü şimdi?…” dediğinden emindim. Belki de kına yakıyordur bir yerlerine kim bilir. “Bu kadar acımasız olma!” demeyin şimdi bana. Bu kadar katı ve acımasızdır benim babam. Affetmediği gibi, hiç acımadan ağır bir cezaya mahkum ediyordu beni. “Öyleyse ben de seni affetmeyeceğim!” dedim içimden, neye yarayacaksa…

Üç buçuk ay sonra taburcu oldu Korkut, kırık dökük bir halde. O’na göre doktorlar ancak bu kadar toplayabilmişti… Omurilikte oluşan zedelenme yüzünden belden aşağısı tutmuyordu ve artık tekerlekli sandalyeye mahkumdu. “İyi bir fizik tedaviyle, küçük bir ihtimal de olsa yürüme şansı var” dedi doktorlar.

Ben, çocuğumuz babasız kalmayacak diye şükrediyordum, bizi zorlu bir dönemin beklediğini bilmeme rağmen. Korkut ise bir daha motosiklete binememe ihtimalinden dolayı kahroluyor, “Beni bu halimle eve değil en iyisi hurdalığa götürün” diyordu yarı ciddi yarı şaka. O’na “Benden kurtulmayı düşünüyorsan yanılıyorsun! Aksine en mutlu günümüzde beni dostunla aldattığın için seni asla bağışlamayacağım ve beni her gördüğünde de bunu hatırlayacaksın” diyerek takıldım. Acı acı gülümseyerek, “Sana söz veriyorum; inan bir daha olmayacak!” yanıtını verdi…

Celal Ulusoy

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı