
Yıldırım Beyazıd:
‘Bir Amacın Varsa, Bir Sonun Var Demektir’
Geçtiğimiz aylarda Ange Yayınları’ndan çıkan ‘Döngü, Yolun Sonu’ kitabı ile bir kez daha dikkatleri çeken yazar Yıldırım Beyazıd ile yolculuk tadında bir söyleşi gerçekleştirdik.
Edebi ve özgün dili ile yol hikâyelerini insan hikâyelerine çevirmeyi ustalıkla başaran Beyazıd, bu söyleşimizde de ‘yolda olma hâli’ ile ‘sona varabilme hedefi’ arasında önemli sorgulamalar yaptırıyor.
KitaptanSanattan.com/Oğuz Kemal Özkan
Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?
Merhaba. İsmim Yıldırım Beyazıd. Aslen Samsun doğumluyum ve doğma büyüme oralıyım. Çocukluğum ve lise yıllarım orada geçti. Çocukluğunda sessiz sakin insanlar olur, ben onlardandım. On altı yaşıma geldiğimde yaz aylarında çalışıp biriktirdiğim paralarla ilk şehir dışı seyahatime çıktım ve bir sonraki yazlarda da bu devam etti. On sekizime geldiğimde, istediğim tek şeyin gezmek olduğunu fark ettim; yeni şeyler öğrenmek, yeni insanlar tanımak. İlk sorgumu yaptım ve istediğim şeyin bir okul olamayacağını öğrenip üniversiteyi bıraktım. O gün bu gündür geziyor ve yazıyorum. Birden fazla mesleğim var diyebilirim. Bugüne kadar birden fazla şehirde yaşadım ve Türkiye’nin dört bir yanını gezdim. Tüm boş vaktimi yeni şeyler öğrenerek geçiriyorum.

‘Döngü, Yolun Sonu’ fikri ilk olarak nasıl ortaya çıktı?
Aslında, yine pandemi dönemi bir seyahate çıktım. Kiramı ödeyemeyip evsiz kalmadan hemen önceydi. Bu dönemde üç şehre seyahat ettim ve yolda başıma gelenler, tanıştığım insanlarla olan bağlantım beni bu hikâyeyi yazmaya sevk etti. İstanbul’a vardığımda tanıştığım bir tiyatrocuya hikâyeden bahsettim ve o da bunu biraz sanata çevirebileceğimizden bahsetti. Ardından Ankara’ya dönünce tam olarak bu kitabı yazdım. Kızılay’daki Dost Kitabevi’ni bilirsiniz. Orada çalışan birkaç tanıdığım vardı. Bir gün onlara bir yol hikâyesi yazmak istediğimden bahsettim ve onlar da bana bununla ilgili örnek teşkil edecek kitaplar verdiler. Bunlardan birisi, İnto the Wild idi, diğeriyse On the Road. O zamana kadar hiç okumamıştım ve bu hikâyeler -bizzat yaşadığım hikâyelere benzer oldukları için- beni içine çekti. Ardından hem bir önceki kitabım Pembe Panjurlu Evler’i hem de Döngü – Yolun Sonu’nu kaleme aldım.
‘Karakterin benimsenmesi için ismini yazmadım’
Kitabınızda ana karakterin ismini bilinçli olarak belirsiz bırakıp metin boyunca ‘……’ şeklinde ifade ediyorsunuz. Bu tercihinizin arkasındaki düşünce nedir? Okurun karakterle özdeşlik kurmasını kolaylaştırmak gibi bir amaç mı taşıyorsunuz, yoksa bu anlatım biçiminin farklı bir sembolik ya da yapısal gerekçesi mi var?
Aslında hikâyenin devamı var ve şu sıra onu yazıyorum. Böyle yazmamın sebebi, hem kitapta da anlatıldığı üzere, hayatın içinde, elinde olmayan gerçek sebeplerle kaybolmaya yüz tutmuş ve yine oradan gerçek bir çıkış arayan bir karakter var. Bu sadece hikâyedeki karakter değil, biliyorum ki aynı yolları da yürüyen birçok insan var. Belki oralara da uzanır ve bu yolculukta beraber gün yüzüne çıkarlar diyerek, karakterin benimsenmesi için ismini yazmadım. Biliyoruz ki, okuduğumuz her kitapta kendimize ya da birilerine benzettiğimiz karakterler oluyor, hatta bazen gerçek hayatta o karakterler oluyoruz. Bir de aslında yeni bir şeyler denemek istedim. Edebiyatta böyle bir şeye kalkışmam birkaç edebiyatçı arkadaşım tarafından iyi görülmedi ve hatta açıkçası sitem ettiler. Sinemada olur ama edebiyatta netlik önemlidir, dediler. Evet, aslında haklı olabilirlerdi ama hem yeni bir şey deneme arzusu hem de benim böyle istemem işimi kolaylaştırdı.
Peki, bu karakter ne kadar kurgu, ne kadar sizden izler taşıyor?
Kendimden bir kesit taşıyor mu, evet taşıyor aslında. Yazdığım tüm yol hikâyeleri, aslında gidip gezdiğim yerlerden, oralarda tanıştığım insanlardan ve yaptığım gözlemlerden… Karakterler de aslında gerçek hayatta var olmuş kişilerdi, sadece biraz kurgu ve kafamdaki hikâyenin tamamlanması için de birkaç karakter kurgulaması yaptım. Bazı yerlerde de başka bir hikâyeyle içinde bulunduğum hikâyeyi veya oradaki karakterle başka bir karakteri harmanlayarak yazdım, kendim de dahil.

‘Tolstoy’la olan deneyimlerimiz farklıydı’
Kitapta geçen Lev Tolstoy referansı oldukça çarpıcı. Tolstoy’a “ters düşme” fikri nasıl doğdu?
Eveet… En zor soru bu değil mi? Bazı insanlar, Tolstoy ne alaka, demişlerdi. Niyetim aslında şuydu: Meşhur bir hikâye vardır, Tolstoy’un bisikleti. Seksen yaşından sonra bisiklet sürmeyi öğrenmiş Tolstoy için anlatılır. Tabii, hikâyenin anlamı aslında çok daha derindir. Burada anlatılmak istenen, kaç yaşında olursan ol yeni şeyler öğrenebileceğin. Bu, bir yerde benim için bir felsefe oldu. Hayatım boyunca yeni şeyler öğrenmekten kendimi hiç alıkoymadım. Birden fazla mesleğim var, bir o kadar da ucundan anladığım şeyler. Entelektüel değilim, sadece hayatın içinde hep yeni şeyler öğrenmekten, yeni insanlar tanımaktan, kültürel olarak farklı kültürleri de kendime harmanlamaktan haz duyan bir insanım. Tolstoy’u hikâyenin içine katma sebebim bir yerde buydu. Ne olursa olsun iyi ya da kötü bir şeyler, iyi ya da kötü bir insanın başına gelebilir, hayatın içinde her şey mümkündür. Ne yani, hayatı boyunca yeni şeyler öğrenen Tolstoy da yanılıyor olamaz mıydı? Bir de aslında, bazen okuduğum hikâyenin içindeki durumu gerçek hayatta da yaşadığım ve başıma geldiği oluyor. Ve yaşadığım anda aslında o kitabın yazarına da ters düşmüş oluyorum. Çünkü aynı sonuca ulaşmıyoruz. Bu, tamamen deneyimlerle ve bakış açısıyla alâkalı bir şeydi. Bence bir yerde Tolstoy’la olan deneyimlerimiz farklıydı.
Hikâyedeki “yolda olma” hâli sizin için neyi temsil ediyor?
Hayatımın hep bir yol olduğunu düşündüm: Farklı zamanlarda farklı sapaklara ayırmam gereken bir yol. Yeri geldiğinde her şeyimi bırakıp çekip gidebileceğim, yeri geldiğinde hiçbir şey olduğum… Her bir dönemde farklı kültürlerin içinde bulundum, farklı insanlar tanıdım; yerli ve yabancı. Bir önceki soruda aslında bunu da cevaplamış olduğumu fark ettim. Her gün aynı şeyleri yapan bir insan olmak istemezdim. Bu yüzden herkesin hep yeni şeyler öğrenebileceği ve değişime uğrayabileceğini düşündüm. Tabi, yanılgım, herkesin yolda olduğunu düşünmem oldu. Ben bir yoldayım ve bunu yönetebiliyorum diye herkes bunu yapabilir zannettim. Aslında “yolda olma hâli” bir gönderme niteliği taşımaktaydı. Kitapta da dediğim gibi: “En son model telefonu ve bilgisayarı alabilecek paramız var ama evden dışarıya atabilecek tek bir adımımız yok.”
‘Hikâyenin sonunda, canın ne istiyorsa onu yap düşüncesi hep ağır bastı’
“Hiç varılmayan noktalar” ifadesiyle vermek istediğiniz mesaj nedir?
Aslında bundan kastım kendimize belirlediğimiz sınırlardı. Bu sınırları zorlayıp kendimizi istediğimiz noktalara getirme isteği. Çevreme bakınca bunu hep gördüm: Herkes bir şeyler istiyor ama hiç kimse bunun için bir şey yapmıyordu. Korunaklı evlerinde oturuyor ve bu noktalara erişen insanları izliyor ve imreniyorlardı. Aslında kitapta anlatmak istediğim şeylerden birisi de buydu: Hayatın ne kadar basit olduğu, istediğimiz şeylerin zor olmadığı, olabilecek şeyler olduğu. Sadece bize kalan, düşündüğümüz ve ulaşmak için çaba sarf etmediğimiz bu noktalara tek bir kararla varabileceğimiz. Bu kadar basit. Şimdi şunu diyen de elbet oldu: Sen bir karar alıp harekete geçtin diye herkesten bunu bekleyemezsin. Aslında bir karar almadan önce hep kırk kere düşünürüm. Bu noktalara ulaşma istediğimde de kırk kere düşündüm. Hikâyenin sonunda, canın ne istiyorsa onu yap düşüncesi hep ağır bastı. Yeri geldi evsiz kaldım, yeri geldi beş parasız ama sonunda o varılmadığını düşündüğüm ama varmak için harekete geçtiğim noktalara ulaştım.
‘Bir amacın varsa, bir sonun var demektir’
Klasik sorulardan biri gelsin. Bu soru ilk kez doğru adrese gidecek gibi… Yolculuk mu daha önemli, varış noktası mı?
Şu an otuz iki yaşındayım. Aslında bir yıl önce sorsanız yolda olma hâli diyebilirdim. Ama şimdi düşününce her ikisinin de önemli olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak varmayı hedeflediğimiz noktalar, hizmet ettiğimiz amaçlar var. Bunu bulmamız ve ona göre yaşamamız gerektiğini düşünüyorum. Kimimizin günün sonunda tek amacı ve düşüncesi evine ekmek götürmek, çocuklarıyla ve eşiyle iyi vakit geçirmek oluyor. Kimimizin tek amacı tüm günkü yoğunluğunu bitirip akşam bir mekâna gidip biraz sosyalleşmek veya kendiyle vakit geçirmek oluyor. Kimisininki iyi hissetmek, kimisininki seyahate çıkmak oluyor, kimisininki de yeni şeyler öğrenmek, kendini geliştirmek oluyor. Yani bir amaca bağlanmayan bir ruh, ölü bir ruhtur, derler. Yani bir amacın varsa, bir sonun var demektir. Çünkü amaç aynı zamanda seni sona götürür ve bu sayede nereye gittiğini bilirsin. Ve varış noktası aslında bir amacın olduğunda bildiğin bir şeydir.
Yazarken daha çok planlı mı ilerlersiniz yoksa hikâye sizi mi sürükler?
Aslında genelde zaten hikâyenin iskeleti her zaman bellidir. Ve bu iskelet üzerinden yoluma devam ederim. Hikâyenin finalini ve giriş kısmını genelde boş bırakırım ve ilerledikçe şekillenmesini sağlarım. Hikâyenin akışı beni günün sonunda istediğim gibi bir şey yazmaya sürükler. Çünkü bir yolda olduğunda, o yolu sapaklara ayırma durumun olabilir ve o noktaya gelene kadar bunu fark etmezsin. Bir insanın, bir duygunun, herhangi bir şeyin hayatımızdan çıkması gibi düşünebiliriz bunu; ansızın, bir anda, hiç fark etmeden olur. Bir bakmışız, işte oradayız.

‘Durarak ilerleyemeyiz’
Okurun kitabı bitirdiğinde hangi duyguyla baş başa kalmasını istersiniz?
Bazen bir anda, çalıştığım yerlerden izin alıyorum ve kendimi rahat ve mutlu hissedebileceğim şeyler yapıyorum. Kitap okumak ve yazmak da benim için böyle bir şey. Ve okuyan herkesin düşünmesini istediğim tek bir şey var: Başka bir hayatın, başka yerlerde de mümkün olduğu ve durarak ilerleyemeyeceğimiz ve feda etmemiz gereken şeyler olduğu.
‘Döngü, Yolun Sonu’, ikinci kitabınız. Yazarlık yolculuğunuzda bu eser sizin için nasıl bir yerde duruyor?
Bu aslında bir önceki kitaplarıma göre daha derinlikli ve hepimizin hayatın içinde yaşayabileceğimiz durumları anlattığım bir hikâye. Bu yüzden benim için durağanlığı, sessizliği ve aynı zamanda da düşünsel olarak özgürlüğü tanımladığım bir kitap. Sınırlarımı nasıl aşabildiğimi, neleri başardığımı ve daha da neleri başarabileceğimi bana gösteren kitap. Bu yüzden, her ne kadar böyle nitelikli bir kitap tekrar yazamam desem de sınırlarımı zorladığımda bana aşamayacağım hiçbir şey olmadığını ve devamında daha güzel eserler yazacağımı gösteren bir eser.
Yolda yeni kitaplar var mı? Varsa onlarda da benzer temalar görecek miyiz ya da ne gibi temalar göreceğiz?
Var. Döngü planlamama göre iki kitaptan oluşacak. İkincisini yazmaya başladım ve hatta yarısına geldim diyebilirim. Hikâye, Trakya Bölgesi’nde geçiyor ve yakın zamanda orayı seyahat etme fırsatı buldum. Yolun Sonu ismini verdiğim ilk kitap aslında hikâyenin de sonu, ikinci kitapsa hikâyenin başını anlattığım kitap olarak tasarladım. Hem geçmişte hem de gelecekte geçecek bir hikâye olacak. Ve yine farklı bir yol izleyerek, farklı teknikler deneyerek ilerleyeceğim. Ne kadar hep bir yol hikâyesi yazmaya devam edecek olsam da her seferinde farklı edebi tekniklerle yoluma devam etmeyi düşünüyorum. Kim bilir, belki bir gün hikâyesini anlattığım şehirlerdeki insanların, çektiğim fotoğraflarını ya da hikâyenin geçtiği bölgenin fotoğraflarını kitaba eklediğim bir eser yazarım.
KitaptanSanattan.com/Oğuz Kemal Özkan





























































