KÖŞE YAZILARI

Anlaşamıyoruz… – Saadet Toksöz yazdı…

O kadar derindeyiz ki, kaybolmuşuz; birbirimizi bulamıyoruz, Sadece seslerimizi duyuyoruz. Ne o beni görebiliyor, ne de ben onu görebiliyorum. Ama aramızda öyle kuvvetli bir bağ var ki, her şeye rağmen bir bütünüz. Mevzularda kaybolsak da, derinliğin ıssızlığında boğulsak da birliktelik duygusunu kaybetmiyoruz.

Her mevzunun içeriği o kadar derin ve yaralayıcı ki, o kaybolmuşluk içinde birbirimizin yaralarını saramıyoruz. Sadece aynı acıyla kıvranıp duruyoruz.

Bazen seslerimiz birbirine karışıyor. Bir gürültüdür, gidiyor. O, duyguların çığırtkanlığını yaparken, bense, aklın düşünsel evrimiyle boğuşuyorum. Aramızdaki med-cezirlerden bitap düşüyoruz.

Sanırım, bu durumu bir çok kişi yaşıyor. Burada, kim daha baskın gelir ve kendini dinletirse, o galip geliyor. Dominant olan, kişiliği yönlendiriyor.

Biz aramızdaki bu mevzuyu, bunca yıldır çözemedik. Yani dominant rolü kaptırmama mücadelesi hala devam ediyor. Çünkü her ikimiz de güçlüyüz. Bu yüzden birbirimizi saf dışı bırakmak hiç kolay olmuyor. Onun kazandığı zamanlarda alınmış kararlar hep hayal kırıklığı ile sonuçlandığı için, kendimi tamamen onun isteklerine, arzularına teslim edemiyorum. Yalnız kabul etmek lazım; onun isteklerine karşı gelmek ciddi bir irade gerektiriyor ki, bu da her baba yiğidin yapabileceği bir iş değil. Çoğu insanın sadece duygularıyla hayatını yönlendirmesi bunun en bariz örneği zaten…

Öyle istekleri oluyor ki, anlatsam size inanmazsınız!

Ona kalsa, her beğendiğinin peşinden koşa koşa gidecek. Uyar mı, uymaz mı? Hiç, işin o kısmıyla ilgilenmez. Sadece, avının peşinden gidip, bütün arzularını yerine getirecek. Ben o durumda devreye girip, işin olumsuzluklarını, risklerini söyleyince, bizim med-cezir hemen devreye giriyor ve mücadele başlıyor. O da beni, ikna etmek için, olayı bütün cazibesiyle önüme koyup, “Bak ama, neler kaçırıyorsun” deyip, beni kıvrandırıyor.

Bir gün, en tepeleri, zirveleri kovalarken, diğer gün yerlerde sürünüyor. Ya da bazen küçücük şeyden mutlu olurken, bazen hiçbir tatmin duygusu onu mutlu etmiyor. Böyle inişli çıkışlı halleri de var. Söylemesine göre, vücudumdaki hormonların salınımı onun dengesini bozuyormuş. Tabi, doğal olarak benim davranışlarımı da etkiliyor. Bazen bana kontrolü kaybettiriyor. Onun yüzünden nalet, geçimsiz biri olup çıkıyorum. Tolerans sıfır. Keyfi misin? Bir saat sonra zil takıp oynuyor.

Velhasılı-kelam, bu dengesizlik yüzünden, derin dalgalarla boğuşur gibiyim. Ben yüzmeye çalıştıkça, o dalgalarıyla beni istediği yere gönderiyor. Sonra beğenmeyip, başka derinliklere yolluyor. Bunu yaparken de esen fırtınayı önüme kılavuz olarak koyuyor. Fırtanalı, dalgalı bir yolculuk, sonsuzluk gibi uzayıp gidiyor önümde..

Ne istiyor? Bir anlayabilsem…

Efendim! Ben çok kuralcıymışım. O bunu sevmiyormuş. Onun mutluluklarına engel oluyor muşum.

İyi de, sorgusuz sualsiz onun peşinden gittiğim vakit hayal kırıklığı girdabından kendimi kurtaramadığım gibi, kendisi benden daha fazla isyankar rolünü üstleniyor.

Uslanmayan, akıllanmayan çocuk gibi, çok yoruyor beni. İşin ilginç tarafı yaşadıklarından da ders almıyor. Hala bir arayış içinde, hala mutluluğun peşinde..

Ne kadar saçma!

Yaşanılmış onca olumsuz tecrübeden sonra, mutlulukların geçici olduğunu idrak ettiremiyorum.

Çok kızıyor bana..!

Bu arada biz kim miyiz?

Ben ve Duygularım..

Saadet Toksöz

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı