Elif DorukKÖŞE YAZILARI

İnsan İnkâr Etse De Ruh Biliyor

Elif Doruk yazdı.

İnsan İnkâr Etse De Ruh Biliyor – Elif Doruk yazdı…

Bukowski‘nin ”Ruhu olmayan şeyler için zamanım yok.” dediği o ince çizgide sallanıyorum. Ne bütünüyle bu dünyaya ait ne de ondan vazgeçebilecek kadar uzak. Hayatın tam ortasında, hayatın kendisine yabancılaşmış bir yerde duruyorum. Bir şeylere katılıyor, bir şeylere gülüyor, konuşuyor, susuyor, seviyor hatta yaşıyor gibi yapıyorum.

En büyük yalnızlık, insanın tek başına kalması değil, ruhunun temas etmediği kalabalıkların içinde kendisini sürekli açıklamak zorunda kalmasıdır. Anlaşılmak için kelimelerini çoğaltmak, görülebilmek için kendinden vazgeçmek, bir başkasının algısına sığabilmek adına kendi hakikatini küçültmek… Oysa bazı ruhlar anlatıldıkça değil, hissedildikçe anlaşılır. Onları herkes göremez. Çünkü görmek, gözün değil, insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşebilme cesaretinin meselesidir.

İnsanın kaybetmekten en çok korktuğu şeyin selası okunduğunda duyduğu acıyla, henüz hayattayken ruhunu kaybetmiş birinin yanında hissettiği boşluk arasında tuhaf bir akrabalık var. Birinde artık geri dönmeyecek bir bedenin yokluğu, diğerinde hâlâ orada duran bir insanın ruhuna ulaşamamanın çaresizliği… Ölüm, ayrılığa bir isim veriyor, oysa yaşarken gerçekleşen bazı vedaların ne bir adı var ne de yasını tutacak bir merasimi. İnsan, en derin kayıplarını bazen karşısında oturan birinin gözlerine bakarken yaşıyor.

Sahi, siz de gözlerinizi kapattığınızda içinize üflenen o soluğu hâlâ duyabiliyor musunuz? Ruh, insanın kendisine gönderdiği son mektup mudur sizce? Ve o mektup her okunduğunda neden gözler dolar? Belki de gözyaşı, kelimelerin artık taşıyamadığı hakikatin bedenden dışarı sızma biçimidir, ne derdiniz?

Beden de unutmuyor hiçbir şeyi. İnsan sustukça o konuşuyor. Söylenemeyenlerin, ertelenenlerin, içine gömülenlerin biriktirdiği ağırlığı bazen sol bacağın kemiğinin derinindeki sızıyla, bazen sağ göğsün tam ortasına yerleşen adsız bir acıyla hatırlatıyor kendini. İnsan kendi ruhunun sesini duymamaya başladığında bedeninin sessizliğini de yanlış okuyabiliyor. Oysa beden, ruhun yaşadığı her şeyi kaydeden bir hafıza değilse bile, ihmal edilmemesi gereken bir gerçeklik değil mi?

En ağır olanıysa insanın bütün bunları en çok bilmesi gereken kişiye anlatamaması. Çünkü bazı cümleler herkes için kurulmaz. Bir insanın bilmesi, başka herkesin bilmesinden daha kıymetli hâle gelir. Sonra o insanın bilmesiyle her şeyin düzeleceğine inanılır. Sen bildikten sonra gerisinin ne önemi var, diye düşünür insan. Fakat asıl kırılma da tam burada başlar. Çünkü insan bazen bir başkasının ruhunda kendisine ayrılmış yeri ararken, o yerin kapısında kendi ömrünü tüketir.

İki insanın birbirine dönüşmesi, birbirinin varlığında kendisini bulması ne büyük bir iddiadır. Belki de sevginin en derin biçimi, iki ayrı hayatın birbirine sahip olması değil, birbirinin varoluşuna tanıklık edebilmesidir. Sen artık ben, ben artık sen denilen yerde mülkiyet biter, sorumluluk başlar. İnsan, bir başkasının ruhuna dokunmanın yalnızca bir yakınlık değil, aynı zamanda bir emanet olduğunu anlar.

Ne var ki bazı insanlar tam da kendilerine en çok yaklaşan şeyden korkarlar. Yakınlık arttıkça geri çekilir, hakikat belirginleştikçe susar, sorumluluk kapıya dayandığında özgürlük kelimesinin arkasına saklanırlar. Çünkü insanın en büyük korkusu bazen kaybetmek değil, gerçekten sahip olduğu bir şeyin gerektirdiği insan olabilmektir.

Ve ne tuhaftır; tutarsızlıktan en çok söz edenler, bazen kendi hayatlarının en büyük çelişkisini taşırlar. Dürüstlük isterler ama kendileriyle dürüstçe karşılaşamazlar. Sadakat beklerler ama kendi duygularının arkasında duramazlar. Anlaşılmak isterler ama başkasının dünyasına girmeyi reddederler. Herkes kendi yarasının kutsallığına inanırken başkasının yarasına dokunmadan geçer gider… İnsanlık, kendi haklılığını korumak uğruna hakikati kaybetmenin eşiğinde yaşıyor artık.

Herkes kendisinin olduğu gibi kabul edilmesini istiyor ama karşısındakini olduğu gibi kabul etmekte zorlanıyor. Herkes kendi düşlerinin gerçekleşmesini bekliyor ama başkasının düşlerine yer açmak istemiyor. Birbirlerinden koşulsuz sevgi bekleyen insanların koşulsuzca verebildikleri şey çoğu zaman yalnızca kendi beklentileri oluyor. Belki de çağın en büyük yoksulluğu budur: İnsanların birbirlerine söyleyecek çok sözü, birbirlerine verecek çok az ruhu var.

Şimdi bütün bunların ötesinde, insanın Yaradan’a vereceği cevapların zamanı geliyor. Fakat insanlar hâlâ birbirlerine neyi ispat edeceklerinin telaşındalar. Ölümün kendilerine ne kadar yakın olduğunu unutup ölümsüzmüş gibi kırıyorlar birbirlerini. Bir yerde elli yaşında ölmeyi yıllardır dile getiren bir kardeşim kanserle yüzleşiyor, bir başka yerde sensiz yaşayamam diyen biri, onsuzluğu bir tehdit cümlesine dönüştürüyor. Asla sevemeyeceğini düşünen bir insan, bir gün küçücük bir kara kedinin hayatına sığınmasına izin veriyor. Bir limon ağacı, dallarında yalnızca üç limon büyütüyor; sanki bir zamanlar kurulmuş sen, ben ve biz cümlesinin yaşayan son tanığı gibi. Hayat, bazen en büyük hakikatlerini en küçük şeylerin içine saklıyor.

Bir hastane odasında, bir hayvanın gözlerinde, bir ağacın dalında, bir vedanın sessizliğinde… İnsan, kendisine sunulan mucizeleri çoğu zaman olağan kabul ediyor. Oysa üç limonun bir ağaca, bir kedinin bir eve, bir insanın başka bir insanın hayatına düşmesi bile varoluşun ne kadar ince bir dengede sürdüğünü hatırlatmaya yetmiyor mu? Buna rağmen insan, ”Ben böyle istiyorum.” demekten vazgeçmiyor.

Kitaplar okuyor, filozofların cümlelerini zihnine kazıyor, varoluşu, ahlakı, özgürlüğü, hakikati tartışıyor. Başkalarının düşüncelerini kendi hayatının pusulası gibi taşıyor. Fakat kitap kapandığında, insanın kendisiyle baş başa kaldığı o küçük odada bütün felsefesini susturuyor. Çünkü bir düşünceyi anlamakla onun gereğini yaşamak arasında insanın kendisi kadar büyük bir mesafe var. İnsan, başkasının cümlesinde hakikati bulabiliyor ama kendi hayatında o hakikatin sorumluluğunu üstlenemiyor nedense… Bilgiyi biriktiriyor, bilinci erteliyor. Ruhundan söz ediyor ama ruhunun kendisinden istediği en basit şeyi bile yapmıyor: Hakiki olmak. Belki de bu yüzden dünya, bu kadar çok düşünen ama bu kadar az yüzleşen insanla dolu.

İnsanlar birbirlerine küserek kendilerinden kaçıyor, susarak cezalandırıyor, uzaklaşarak özgürleştiklerini sanıyorlar. Oysa bazen bir insanın hayatından çıkmak, onunla ilgili meseleyi çözmek değil, kendi içindeki çözülmemiş meseleleri başka bir zamana ertelemek oluyor. Kaçılan her şey yok olmuyor. Yalnızca insanın içinde başka bir biçime bürünüyor. Ve zaman, kimsenin erteleyebileceği bir şey değil.

Bir gün bütün savunmaların anlamını yitirdiği, bütün haklılıkların sustuğu, bütün unvanların ve isimlerin geride kaldığı bir eşik var. Orada kimsenin ne kadar çok şey bildiği sorulmayacak belki; neyi bildiği hâlde yapmadığı, kimi sevdiği hâlde incittiği, hangi hakikati gördüğü hâlde gözlerini kapattığı kalacak insanın karşısında. Çünkü insanın en ağır hesabı, başkalarına yaptıkları kadar, kendi ruhuna yapmadıklarıyla da ilgili.

Tek bir gerçeklik var: İnsan, kendi ruhundan sonsuza kadar kaçamıyor. Bütün dünya ona başka türlü olmayı öğütlese de, bütün kalabalıklar başka türlü yaşamayı normalleştirse de, ruhun bildiği bir şey var. İnsan onu susturabilir, erteleyebilir, inkâr edebilir ama ondan kurtulamaz. Çünkü ruh, insanın sahip olduğu bir şey değil; insanın bütün sahip olduklarından geriye kaldığında karşılaşacağı şeydir.

Belki de asıl mesele, bir başkasının bizi anlayıp anlamaması değil. Bir gün kendi ruhumuzun karşısına çıktığımızda, onun gözlerinin içine bakabilecek kadar kendimiz kalıp kalamadığımızdır.

Ve belki de en büyük trajedi ölüm değildir: İnsanın, henüz yaşarken kendisine hiç rastlamamış olmasıdır.

Çünkü bazı insanlar bir ömür yaşar, bazılarıysa bir ömür boyunca yaşamın ne olduğunu arar. En acısı da aynı hayatın içinde, birbirlerine bu kadar yakınken birbirlerinin ruhuna hiç ulaşamamış olmalarıdır.

Bütün bunların sonun da ise geriye tek bir sorum kalır: İnsan, bir gün Yaradan’ın huzurunda kendi ruhuyla baş başa kaldığında, kendisine ait olmayan bir hayatı neden bu kadar uzun süre yaşadığını nasıl açıklayacak?

Elif Doruk

Bir Anda Değişen Ruh Hali: Gizli Bir Hastalığın Belirtisi mi?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir



Başa dön tuşu