
Sıradan Olanın Farklılığı: Ahmet Bayraktar – Vecdi Uzun yazdı.
Biliyordum ama düşünmüyordum. Ezberleyip söylüyordum. Öğrendikçe düşünmeye de başladım. ”İlk emir oku mu acaba?” dedim.
Bana herkesin söylediği bir şeyi reddetmem gerektiğini gördüm. Tutarlılık için aykırı olmanın zorunlu olabileceğini anladım.
Aykırı olmaktan korkma dedim kendime.
Şu an Ahi Evran Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Temel İslam Bilimleri Bölüm öğretim üyesi olan ilahiyatçı ve fıkıh üzerine çalışan Dr. Ahmet Bayraktar’ı pandemi öncesinde Ankara’da esen hafta sonlarında yapılan kültür, tarih, sanat ve felsefe toplantılarında tanıdım.
( https://unis.ahievran.edu.tr/akademisyen/ahmetbayraktar )
Farklı düşünmesi yanında düşüncelerini gerekçelendirmesi ve sonucunu güncele bağlamasıyla dikkatimi çekti. Pandemi dönemiyle bu toplantılar online taşınmak zorunda kalınca hemen hemen her gün toplantı yapılır hale gelmişti. Ahmet Bayraktar’ı bu süreçte daha iyi tanıma imkânım oldu. Karşılıklı sevgi ve saygı düzeyi oluşturarak bir birimizi daha iyi anlamaya başladık. Ben İslam’ı öğrenmek için sorular sordukça, o da sanat üzerine sorular ortaya koyarak sanatı öteki mahalle mensubunun gözünden anlamaya çalışması bile o zamanki düşünceme göre ayrı bir cesaret sayılabilirdi. Zaman içinde daha da tanımaya başlayınca öğrenmekten korkmayan ve öğrendikleriyle yeni bilgiler yaratmaya çalışan bir ilahiyatçı akademisyen ortaya çıkmaya başladı. Onunla sanat üzerine konuşmalar da yaptık. Ona göre İslam günümüz koşullarında yaşamak ve ibadet içindir.
Ahmet Bayraktar’ı “Sıradan Olanın Farklılığı” serisine konu etmemde en büyük etken onun hayatı kendi içinde sessiz sakin yaşarken konu bir şekilde bilime, felsefeye, ilahiyata gelince başka bir insanın ortaya çıkmasıdır. O ilahiyatın akademi dünyasında nadir bulunan genç araştırmacı kimliği ile statükoya akademik dille muhalefet etme cesaretine de sahiptir. Bu yazı kendisini ve meramını anlatması için kendisince bu seri için hazırlanmış olup, yazdıklarının noktasına ve virgülüne dokunmadan ve eklemeler yapmadan ilk haliyle yayınlamaktadır.

“Merhaba öncelikle seni tanıyabilir miyiz, dediklerinde içimden gelen ilk cümle “ah keşke ben tanısaydım kendimi de sana da tanıtabilseydim” demek. 1983’te Ankara’da doğdum, annemin şehadeti o yönde. O benim nasıl olmamı istediyse ben de bir müddet öyle oldum. Dindar, sakin, suskun. İlkokulu mahallemde liseyi biraz ötede bitirdim, hafızlık yaptım, ailem yaptırdı. Bir sene sürmedi. Başarmayı seviyordum, sevilmeyi seviyordum. Herkes başarmamı istiyordu, ben de başarıyordum.
Sevilmeyi çok seviyordum. Hata yapmaktan nefret ediyordum. Her şey mükemmel olmalıydı. Hafızlığım, derslerim, ailemle ilişkilerim, herkes beni sevmeliydi. En büyük çocuk bendim. Hastaymışım. Herkesin gözü, dikkati bendeymiş. El bebek gül bebek büyümüşüm. Hep anneme yakın, ilaç zamanım geçmesin. Arkadaşsız o yüzden, asosyal, akranlarının ötesinde, tek başına, içine doğru.
Etrafımda olup bitenleri izlemek hoşuma gidiyordu. Bir de yazmak. Yerde her gördüğümü okuyor, havaya harfleri yazıyordum, içimde yaşıyor, dışarıya yazıyordum. İnsanlar gülüyordu ben anlamıyordum. Ailede en çok hürmet edilenler hocalardı ben de hoca olmak istiyordum o yüzden. Zamanın zembereği benim için böyle kurulmuştu. Kader beni oraya itiyordu. Ta ki o gün gelene kadar.
O gün, yani babamın beni evden kovduğu, Ankara’nın ocak zemherisinde Altınpark’ta yatmaya kalkıştığım gün. Anfa binasından Subayevleri’nin binalarına bakarken “Bu insanların evi var ailesi var benim yok” dediğim o gün. Beni her şeyden sıyırdı attı. Ailem, dinim, değerlerim, güvendiklerim, iyi, güzel, doğru dediklerim ne varsa. Hepsini bir kerede siliverdim ellerimle. Hayat beni anadan değil değerlerimden üryan etmişti. Yaşım on beşti. Tamamen duygusal, kinci bir karardı o gün. 17 olduğumda bu sefer yetişkin, ergen bir akılla yumruğumu sıktım, gözlerimi açtım. “Ya bana söylenen her şey yanlışsa, ya din dedikleri bir yalandan ibaretse”.
Kaldırımın ortasında kalakaldım, nefesim içimde yumruğum boğazımda yutkunamadım. Esas doğduğum gün oydu. Ben hiç kimseye güvenemiyordum artık, kendime de. Sormaya, sorgulamaya, her şeyi kendim için baştan yaratmaya o gün başladım. Üniversiteye hazırlanıyordum. Derslerin tümünde bir numaraydım. Sınıfta herkesin gözdesiydim. Sevilmeye bayılıyordum. Her şey yolundaydı. Bir gün “Burada” diyen bir kızın sesiyle irkildim. Aşık oldum, inanamadım, nasıl böyle bir şey yaşayabilirdim? Eridim, bittim, tükendim. Dakikada on espri yapan birisi tek kelime edemeyen bir suskuna dönüştü. Aşkla tanıştım. Karar verdim. Böyle yoğun, yüce, derin bir duygu insanda yalnızca Allah’tan olabilir. İnanmaya aşkla başladım.
Üniversitede ilahiyat okumak zorundaydım. 28 Şubat beni ona zorladı. Boğaziçi’ne yeten netlerim Ankara İlahiyat’ta beni tepe üstü çaktı. Orada da birinciydim. Gelenekçiydim. Hocaların baş düşmanıydım. Başörtüsü yasağı vardı, dersler protesto ediliyordu okulda eylem vardı, ben Arapça okumaya gidiyordum. Eylem bittiğinde herkesten fazla Arapça biliyordum, hocalarla tartışıyordum, galip çıktığım çok oluyordu. Biliyordum ama düşünmüyordum. Ezberleyip söylüyordum. Öğrendikçe düşünmeye de başladım. İlk emir oku mu acaba dedim. Bana herkesin söylediği bir şeyi reddetmem gerektiğini gördüm. Tutarlılık için aykırı olmanın zorunlu olabileceğini anladım. Aykırı olmaktan korkma dedim kendime.
Hayır, demeden hiçbir hayra ulaşamayacağımı anladım. Kendi geçmişimle çatışmaya başladım. Kendime merhametim sınırlandı hatta sıfırlandı. Ezberlediğim her şeye yeniden bakmaya başladım. İlahiyat bitti yüksek lisans doktoraya kadar yol gitti. Hayat yaşanıyordu, zaman durmuyordu, benim bildiklerim bana da başkasına da yetmiyordu. Ne yapacaktım, öteki ne diyorsa tekrarlayacak mıydım yoksa her şeyi yeniden bir daha soracak sorgulayacak mıydım? “Kuranı hiç düşünmüyorlar mı Allah’tan başkasından olsaydı içinde çelişkiler bulurlardı” ayeti beni hep kamçıladı. Kendi tutarsızlıklarımı, ezberlerimin tutarsızlıklarını yeniden yine durmadan aramaya çalıştım.
Fark ettim ki, bana gelen dinle bana getirilen din arasında fersah fersah mesafeler, asır asır zamanlar var. Birilerinin buna kafa yorması, yazması lazım dedim, bekledim, bekledim. Baktım kimsenin umuru değil, sonra kaldırımda kalakaldığım o anı bir kez daha yaşadım. Ben niye bekliyorum ki, ben de fıkıhçıyım, benim yazmamın önünde ben hariç bir engel yok. Baktım, öyle. Sadece ben yazmaya niyetlenince “Sen kimsin, seni kim okuyacak, yazınca ne olacak” diyen bir ses var. Sesin sahibi de benim kalemi, klavyeyi tutan da benim. Ben ve kendim savaşın iki tarafı. Kim yenecek bakalım dedim. Ben yendim. Yazmaya başladım.
Yazıyorum, vazgeçemiyorum, elimde değil, bırakamıyorum. Başkasına, sisteme, dünyaya, kendime kızıyorum, bırak artık okuyan yok diyorum ama olmuyor. Yazmak benim kendime karşı zaferim. Kendiliklerim içimde konuşan anneler, babalar, arkadaşlar, hocaların sesleri. Onlar bana neyi nasıl yapamayacağımı söylemişler hep. Tevazu, edep demişler, geri çekmişler, hötlemişler, susturmuşlar. Ben de onları kanıksamış el bağlayıp bel bükmüşüm. Kafamı kaldırdığımda baktım ki beni bir şeyleri yapmaktan geri koyanlar aynı zamanda “Biz çok geri kaldık, bizim niye böyle bir adamımız yok” diye yanıyor, yakılıyor, sızlanıyorlar. Bunların sesini kısmanın zamanı geldi dedim. Önüme klavyeyi koydum. Yazmaya başladım. Doktora bitmişti. Yeni bir ilmihal yazmak zorundaydım. Neden?
Resim haram mı, haram, müzik haram mı, haram, sinema haram mı, haram. Heykel zaten haram. İyi de senin çocuğun ne izliyor, çizgi film. Sen ne izliyorsun, sinema. Kim yapıyor bunları, Walt Disney, Warner Bros. A bir de bakayım ne göreyim. TV’de çıkmış adamlar, Amerika bizim çocuklarımızı saptırmak için falanca çizgi filmde şunu yapıyor, filanca filmde göz var, illuminati var, şu var, bu var. E sen yap o zaman, hayır yapmam haram. İzleme o zaman, nasıl izlemeyelim çocuklar ağlıyor, zırlıyor. Ha, demek ki burada senin zırlaman yakışıksız ve tutarsız. Gereksiz ve yanlış olan sensin, filmler, çizgi filmler değil. Yapılacak bir tek şey vardı. Çağ dışı kalmış bu insanların kendilerine payanda yaptıkları dini onların elinden almak. Yapamıyor muyum? O zaman ayak bağı olan bu yorumların yerine ön açıcı yorumu bulmak ve sunmak. Yaptım mı yaptım. Ne değişti?
Tartışma yapılırken benim alanımda benden farklı düşünen hocalar “Hocam, madem öyle düşünüyorsan sen de bir usul yaz, senin mezhebin olsun” diyorlardı. Fıkıh felsefesini yazdım. Sonra orada hangi alanlarda hangi çalışmaların yapılabileceğini yazdım. Yapan oldu mu, olmadı. Dedim Ahmet iş yine sana düştü. Reklam fıkhını yazdım. Oyun fıkhı, sinema fıkhı, sanat fıkhı, resim fıkhı, müzik fıkhını da yazmalıyım dedim, birazını yazdım, birazını yazamadım. İlk olarak yeni ilmihali düzeltmem gerekiyordu. Dipnotsuz ve kaynakçasız yeterince ciddi olmayacağını düşündüm. Dört farklı kitap olarak yazdım dipnotlu ve kaynakçalı, adı ilmihall. Kavramlar, ibadetler, emirler ve yasaklar. Emir kipiyle değil, hal diliyle. Neden böyle, niye böyle, hep böyle mi olmak zorunda, başka türlü de olabilir mi sorularına müsait bir şekilde. Sonra talep geldi bunlar tek kitap olsun, kaynakçasız dipnotsuz olsun, oldu adı da İlmihalk oldu. Makale yazman gerekiyor dediler, yazmaya çalışıyorum, herkes gibi yazdım olsun, aradan çıksın yapamıyorum.
En baştan bu yana tek bir soru kafamı kurcalıyor hep. Burada, bu dünyada ne yapıyorsun, ne işe yarıyorsun, varlığının amacı ne, gayesi ne, faydan kime, zararın kime, hangi boşluğu dolduruyorsun şu anda, sen olmasan ne eksik olurdu, sen varsın artı olan ne? Bunu sorduğum için, bunun peşine düştüğüm için çok şeyler kaybettim çok insanlar kazandım. Bunu sormanın bana özgü olduğunu düşünüyordum, değilmiş, benden başka kendisinin peşine düşmeye çalışan, onu bulamayan, aradığından memnun olmayan, bulduğunu zanneden, bulduğunu başkasına dikte etmeye çalışan yüzlerce binlerce insan olduğunu gördüm. Kendimi bulmak için çıktığım bu yolda kendimi kaybetmemem gerektiğini gördüm. Kendini satmaya çalışan, bana kendimi buldurmayı vadedip kendini başkasına satmaya, başka benliklerde çoğalmaya çalışan insanları gördüm. Bir tecavüzcüden farksızlardı benim için.
Bedeniyle yapamadıklarını sözleriyle, ruhlarıyla, yalan dolandan ibaret, hakikatten uzak, birinden ezberlediği dizelerle, sözlerle kendini satmaya çalışan fahişlere ve fahişelere denk geldim bu yolda. Onlardan kaçabilir miyim bilmiyorum ama onların bana ulaşmaması için benliğimi gizlemenin zorunlu olduğunu kavradım. Bekâret namusundan daha fazla fikir namusumu korumanın zor olduğunu görüyorum, biliyorum. Kendini hakikat zanneden, kendini türetmeye, kendini çoğaltmaya çalışan, kendi gibi olmayanları öldürmeye çalışan herkes bir genelev baş çalışanı benim için artık. Gel seni kurtarayım, diyen herkes.
Dinciler, dindarlar, din satanlar, din üretenler, din yazanlar… Ben kim gibi olmayacağım deyince bunlar geliyor aklıma. Ben kimim sorusuna cevap bulamıyorum ama kim değilim deyince bildiğim gördüğüm öyleleri. Arayıcıyım, bulucu ya da buldurucu değilim. Bulduğumu merak edenlerle paylaşabilirim cimrilik yapmam ama “Gel vatandaş derya kuzusu bunlar” diye bağıramam. Hakikat talibinin yolu, usulü, üslubu değil bu. Varsın tek kalayım, tek yaşayım, tek öleyim. Kötülerle birlikte anılmayayım. Satan, satılan olmayayım.
Düşünüyorum, düşünmemle gurur da duymuyorum. Elimde değil bunun mağduruyum. Bazen gece uyanıp yazmak zorunda kalıyorum, bazen yazmazsam uyuyamıyorum. Şunu biliyorum, yazmak düşünmenin en güzel yolu. Yazarak insan var olabilir, varlığını koruyabilir. Yazan yalnızlık çekmez. En kör atın bile bir kör alıcısı olur ya, en aykırı yazıların bile talibi çıkıp geliyor bir yerlerden. Tanışalım, buluşalım diyor. Konuşuyor, tartışıyor, saygılaşıyor, tebessümleşiyor. Küfür, hakaret etmiyor. Ben sizin gibi düşünmüyorum deyince bile yüzü ekşimiyor, ötekileştirmiyor, adil, saygın bir merhametle karşılıyor en aykırı düşünceyi, yorumu. Beni onlar var ediyor, varlığımı en çok onlar belirliyor. Ümidim onlarda, öylelerinde. Ben onlar gibi miyim, bilmiyorum, beni başkası bilir, ben kendimi bile bilmiyorum.“
İlahiyatın akademi dünyasında sayıları çok az bile olsa Ahmet Bayraktar gibi farklı düşünebilen akademisyenler bulunmaktadır. 7-11 Mayıs 2025 tarihlerinde yapılan 1. İslam Sanatları Fuarı’nı birlikte inceledik. Benim Arapça eksikliğimi giderirken işin sanat yönünü beraber değerlendirmeye çalışmamız çok önemliydi. Akademik yayın ve kitaplarının çoğunluğu fıkıh üzerine olup, reklam fıkhı gibi çok yeni bir alanda kitap yazabilecek donanım ve cesarete sahiptir.
Ne iş yapılırsa ve nasıl yaşanılırsa yaşansın farklı olmanın ve tüm baskılara rağmen farklı kalmaya devam etmenin önemine inanırım. Normal hayatında son derece sıradan bir insan, ama konu bilim, felsefe, ilahiyat olunca cesur ve farklı yapıya dönüşebilen Ahmet Bayraktar’ı tanıtmak istedim. Zaman içinde Ahmet Bayraktar’ın farklılığıyla düşün dünyamızda yeni ve derin izler yaratacağı düşüncesindeyim.
Vecdi Uzun































































Ahmet Bayraktar kardeşimi iyiki tanımışım. Meslek ve sivil hayatımda güç aldığım nadir insanlardan birisi. İşte akademisyen böyle olmalı diyeceğiniz bir ilim insanı. Süper bir tanıtım olmuş. Kaleminize sağlık.