Bülent BakanKÖŞE YAZILARI

Titan’ın Gözyaşları – Bülent Bakan yazdı…

Dünyanın en komik şeyi yine kürenin kendisidir. Dünya insanın kasıklarını tuta tuta gülmesine neden olacak tonla şeyle dolup taşar da aralarında bir bağ kurmadan günler geçer gider. Küreyi kocaman bir amfi-tiyatroya benzetirim. Sadece komedyaların sahnelendiği dev bir arenaya benzer. Dünya Tarihi devasa bir komedyenler ordusuna ev sahipliği yapar. İlk öğretmenime borçluyum bu asimetri hastalığımı. Okulun yirminci günü beni ve annemi evine çağırmış dönüşte koltuğumun altına taşıyabileceğim kadar gazete sıkıştırmıştı. O gün bugün devan eden okuma macerası sayısız kütüphane üyeliği ve al-oku-paylaş kitaplığı ile devam etti. Sonunda kitaplığım çok dilli, çetrefilli, çokça dijital, azcık da sesli bir koleksiyona dönüştü. Okumayı söktüğümden beri elime ne geçti ise okumak gibi bir talihsizliğim var. Bu anarşist eylemin çok farklı bir anlamı vardır benim için. Okuma eylemi sanatın ve hayatın her alanındaki metinler ile doludur. Özellikle kimsenin okumak istemediği çivi yazılarıdır bunlar. El yapımı salgının başında buna bir de sesli kitaplar daha sıkı eklemlendi. Sesli kitaplar ruh çağırma seanslarına benzer. Karantinanın en sessiz dakikalarında yandaki koruluktan gelen dinozor torunlarının av partisi seslerine on beşinci yüzyıldan kalma bir ses eşlik eder. Adalı bir kraliçenin biyografisi mesela. Okuma eylemini sadece edebiyat ile sınırlayan bir anlayışa kasıklarımı tuta tuta gülerim ben.

Düşünün mesela Marsa geri dönüşsüz bir göçe hazırlık yapıyor olsanız bizim eşi benzeri olmayan Nobel ödüllü yazarımızın dokuz kusurlu hareketi içinde barındıran bir kitabını yanınıza alır mıydınız? Ben almazdım. Patates yetiştirmenin inceliklerini anlatan bir kitabı tercih edebilirdim büyük olasılıkla.

On altıncı yüzyıldan itibaren sadece yaşlı kıtanın nüfusunun yarısından fazlasını hazmeden ve sonrasında derisi çiçek hastalıklı, kızıl renkli olanları kusan kıtaya gidenler yanlarına çok ilginç kitaplar aldılar. Bahçe çiti dikmesini, ahşap ev yapmasını, av eti tütsülemesini, tuzak kurmasını bu kitaplardan öğrendiler mesela. Ansiklopediler ve sözlükler çok daha farklı bir anlama sahipti. Bilgi önce sıraya dizildi ve sonrasında ‘Aydınlanma’ toplum sınıflarını bilen ve bilmeyen, gören ve görmeyen ile gülen ve gülemeyen olarak ikiye ayırmaya başladı. Avcı ve toplayıcı topluma geri dönüldü. Müze fikri ortaya çıktı. Avla, topla ve depoda sakla dönemidir bu yeni kapitalist dönem. Üniversiteler de bu toplama kamplarına bir şube açtı. Her türlü börtü, böcek; yer altından, yer üstünden taş, fosil, kemik ve her nesne kataloglara ve depolara girdi. Dinozor yumurtaları ile titan Dreadnoughtus Scranise ait kaval kemikleri bunlara dâhildir.

Biz Kurtuluş Savaşımızda Sakarya’nın doğusuna çekilirken, dinozor yumurtası arayanlar Moğolistan’daki Gobi Çölü’nün en ıssız sokağında kamp ateşi başında toplanmış Petrol Raporu yazıyorlardı. Komik olan nedir biliyor musunuz, kürenin gelmiş geçmiş en büyük haydutluğunu yapanlar, ikinci sınıf gördükleri bu bilmeyen, görmeyen ve gülmeyen sınıfına ait değerli her tür nesneyi çalmaya ve depolarına doldurmaya devam ediyor. Önce horluyor, sonra topluyor sonra da sandıklıyorlar. Horla-topla-sandıkla. Bugün o sandıklardakiler hariç müzede sergilenen bir iki nesneyi geri verme zamanının geldiğinden bahsediliyor. Kürenin eksenini kaydıran tonlarca ağırlık, kürenin sanat merkezlerinin ve fiyakalı müzelerinin olduğu şehirlerde toplanmış durumda. Belki de küresel ısınmaya bu eksen kayması yol açmıştır. Aç gözlülük, kapitalist kibir ve T-Reks refleksleri saymazsak tabi.

Dinozorların küreye egemen olduğu dönemde; yani tam olarak yüz seksen milyon yıl boyunca her yere yumurta bırakan bu teröristler bizim çıkmaz sokağı pas geçmişler. Bir tane dinozor yumurtası yok. Bir Doğa Tarihi Müzesi yok.  Bir sürek avcısı kemiği de yok doğal olarak. Dinozor yumurtaları ve geride kalan her nesne ilgimizin dışında kalmaya devam ediyor. Bu nesnelere karşı göçebe tavır beni çok güldürür mesela. Bir doğa tarihi müzesini dolduracak ne bir koleksiyonumuz var ne de topraklarımızın ve sularımızın ‘Buradayım İşte!’ haykırışını duyacak bir denge iç kulağımız. Okumayı söktüğümüzü sanıyoruz ancak kürenin bugününe ait bir cümle kuracak becerimiz yok. Bu yüzden iki yüz yıl, iki bin yıl, iki on bin yıl öncesi metinlerinin bugüne ait problemleri çözebileceğini sanıyoruz. Çözemez. Musk çözer, Marks çözemez.

Bugünü anlamak için önce toprağı, sonra suyu, havayı ve onun da ötesindeki olasılıklar denizinin dalga seslerini dinlememiz gerekiyor. Doğaya saygımızı açgözlü bir şekilde kaybetmeden, iç gözlü olarak dinlememiz gerekiyor. Bilimin ve sanatın dilini sökerek, elimizdekinin kıymetini bilerek, bilmeyen, görmeyen ve gülmeyenlerin tek umudu olan Cumhuriyete sahip çıkarak yapmamız gerekiyor bunu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bize bıraktığı miras tam da budur. Devrimin ve Türkçenin sunduğu çözüm; bugünü, yaşamı yeni bir kavrayış ve de yeni bir anlayış biçimidir.

Kunos Masallarını ilk okuduğum günden itibaren masalların, mitlerin efsanelerin ve mitolojinin hayranı olmuştum. Dünyada bir tane değil yüzlerce mitoloji vardır. Mitoloji denince sadece babasının kafasını taşla ezen entrikanın ve sapkınlığın dibi olan dinozor güldürür beni mesela. Bir de parmak çocuk gibi terörün ve haydutluğun zirvesi vardır sayısız komedyenlerin arasında. Bu masalları dinleyerek yetişen Leopold II yaşlı kıtanın bit kadar bir noktasından kara kıtanın üzerine kâbus gibi çökmüş, Kongo ve çocukları kaçırıp, köle işçi yapmış, yetmemiş ana babalarını sirklerdeki kafeslere kapatıp gelen geçenden giriş ücreti almıştı. O kadar büyük bir ödenmemiş yevmiye var ki Bitland’deki şehirlerin kaldırım taşları bile o yevmiyedendir. Utanmadan, sıkılmadan müzelerde sergilenen eserleri geri vermekten bahsediyorlar. Özel koleksiyonları dile getiren yok. Müzelerin depolarındakiler hesaba katılmıyor. Bilmeyen, görmeyen ve gülmeyen sınıfının el emeği göz nuru nesneleri geri vermek yetmez. Kara emek ile donatılmış şehirlerin kaldırım taşlarını, kanalizasyon kapaklarını da Kara Kıtalara geri göndermek gerekir. Bir de o yevmiyelerin faizi sayesinde üstüne çöktükleri Covid aşılarını da göndermeleri gerekir acilen.

Zenginliklerini borçlu oldukları insanları ölüme yatırmaları da komik geliyor bana. Açgözlülük, saldırganlık ve azgınlıklarının sonucu eriyen buzullar insanlığın ortak efsane, mit ve masallarındaki büyük tufana benziyor. Sonrasında büyük bir buz devri yaşanırsa şaşırmam. İşte o zaman zengin kuzey bilmeyen, görmeyen ve gülmeyenlerin güneyine ellerinde Winchesterler ile gelmeyecek bu sefer. Neandertallerin üzerine gider gibi robot köpekler, insansız hava kuvvetleri ve hatta uzaylı görünümündeki tanımlanamayan silindirler ile gidecekler. Bu asosyal metinleri el altından sızdırıyorlar sosyal medyaya. Efendim, Covid’den sonra büyük göçler ve karışıklıklar varmış sırada. Kendin pişir kendin ye. Üstelik kürenin her noktasında yerli işbirlikçileri de mangalları körüklemek ile meşgul. En çok da onlara gülüyorum katılarak.

Bir de kürenin altını ıslatmasına neden olan otosumobillerin deposunu söküp yerine hibrit makineler ve bataryalar koyanlar, dinozor kanına ihtiyacımız kalmadı derken gülüyorum. O otomobillerin lastiklerinden boyasına, koltuğundan konsoluna yüzde sekseni varlıklarını stromatolitlere, siyano bakterilere ve dinozor kanlarına borçlu. Yakıt deposunu kaldırsan ne olacak. Tam bir çıkmazda olduğumuzu görünce gülesim daha da artıyor. İyi de hiç mi umudumuz yok yahu! Oğuz Atay gibi ‘Ne yapmalı?’ diye sormayalım mı?

Çözüm Cumhuriyet sayesinde zincirlerini kıran, kürenin merkezinde doğmuş ‘Türkçe’dedir. Türkçeyi etik bilim ve antikapitalist butik sanat ile zenginleştirip matematik ile harmanladığımızda bu karabasandan çıkmak mümkün olur. Covid 19 aşılarında bu dilin yarattığı bilim insanlarının imzası vardır. Adalıların ve de yeni kıtalıların, Bitlande özentisiyle ava çıkarken avlananların bir de aydınlanmayla kararmış, Kara kıtanın üzerine çökmüş Parizyenlerin dili bu çıkmazı yarattı. Çözemez.  Bunu ölüm kapanından çıkmayı başarıp kürenin en güzel devrimini yapan Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyetinin çocukları başarabilir. Bugünü yakalar ve uygarlıkların beşiği toprakları, Homo Sapiens’in bağırsaklarını temizleyen suları, Karacaoğlanı, Köroğlunu ve türküleri yaratan havayı, küreyi ve kürenin ötesindeki derin ve sonsuz olasılıkların denizini dinlemeye başlamak kaydı ve şartıyla.

Adalardan yanlarına aldıkları kitaplar ile yeni kıtaya gidenler bu fırsatı kaçırmışlardı. İlk kez batıya doğru Pasifik geçidini arayan Meriwether Lewis ve William Clark kendi uygarlıklarının bu güzelim topraklarda yeni bir gelecek muştuladığını anlatıp Cahokia’lılara sözler vermişti. Üstelik bu sözlerin verildiği sırada kafilede iki de köle vardı. Derisi kızıllar bu köleleri ilahlarının yanına kabul ettiler. İlk defa gördükleri Kara Kıtadan getirilme kölenin kömürden kara derisini kazıyarak altındakini görmek için epey uğraşmışlardı. Diğer köle ise kafile rehberi kürk avcısı Parizyen Chabonah’nın çocukken kaçırılmış, köle iken ona satılmış on altı yaşındaki bir beyazdı. Hamileydi o sırada Sacagawea. Aralarında bin yıl zaman kayması bulunan iki şiddet toplumunun karşılaşmasına gel de gülme. Meriwether Lewis ve William Clark’dan sonra bölgeye akın akın gelenler verdikleri sözleri tutmadılar ve hepimizi lanetlediler. O günden beri yeni kıtanın ellerinden akan kan durmadı. Geleceği gören Büyük Ayak onların hayatını bağışlamış ve umut için açık bir kapı bırakmıştı. O kapı sonsuza kadar bir daha açılmamak üzere kapandı.

Bu gayrimenkul işlerine, ucuza adam saat hesaplarına, bizon tipi soy kırmaya, kurumsal köleliğe, üzerine insan hakları beyannamesi sosuna, Leopold II özentisi parmak çocuk taktiklerine çok gülerim ben, kasıklarıma ağrılar girer. Üstelik siviliz deyip deniz aşırı topraklarda yazılmış parşömenleri, metinleri sahiplenmelerine, köleci antik, tekil mitolojik, bitik mitik köklerine daha çok gülerim. Onlara ait olmayan köklerin yeşerdiği topraklar da benim ayaklarımın altındadır. Kunos Masallarına dönerim yeniden. Benim efsanelerim, mitlerim, masallarım ve de türkülerim inadına insancıl gelir ve son bir kez daha gülerim.

Bu arada ‘Sen Güldüğüme Bakma’. Bu gülme bir butik sanatçının yeni ansiklopedik serisine başlamadan önceki Şaman kasılmalarından ve naif Alta Mira’lıların kızılkök boyasına bağımlılıklarına benzer bir bağımlılıktan ve kimse okumaz ben okurum simetrisinden kaynaklanmaktadır. Ellerim boyaya kavuşur ve ben yine gülmeye başlarım. Gülerim bu kürenin ve eski dünyanın gümrük kapısı, yenidünyanın okyanuslardan uzak çıkmaz sokağının acınası haline. Gülerim boyadıkça, yine gülerim ve gülerim.

Bülent Bakan    

"Yazı"nın Sanat Serüveni 1 - Bülent Bakan yazdı... 2

Ana Görsel: Saturn tarafından hadım edilen Uranos – Giorgio Vasari ve Cristofano Gherardi; Freskte birçok Titan görünüyor.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı