SÖYLEŞİ

Ünlü Yazar ile Sanat ve Politika üzerine…

‘Apo’nun feodal düzeni benimsemesi, en başta kendisinin bu düzenden beslenmesinin en çarpık örneğidir. Bu düzen ortadan kaldırılabilseydi bugün Türkiye, terör, tarikat gibi gerici feodal düzenden beslenen örgütlere teslim olmayacaktı.’

Oğuz Kemal Özkan / KitaptanSanattan.com

Yazar Veysel Boğatepe ile keyifli bir sohbet yaptık.  Bu keyifli sohbet röportajın uzun olmasına neden olduysa da biz kendisini yakından tanımaktan çok memnun olduk. Özellikle son kitabından okuyucuya çarpıcı bilgiler aktarma fırsatını yakaladığımız bu röportajı ilgiyle okuyacaksınız..

Çok yönlü bir kişiliğiniz var. Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Oyuncu, yazar, eleştirmen, şair, yapımcı? Yoksa sadece bir Akıl Tamirci misiniz ?

– Yirminci asırdayız ve hala “insan nedir?” sorusunun yanıtını arıyoruz. Çünkü kokuşmuş ve çürümüş sistemin toplum mühendisliğine soyunanlar, adeta hibrit insan imal ediyor. Sistemin uygun gördüğü şair, yazar, oyuncu, eleştirmen vb. ünvanları önemsemediğim gibi kendimi de asla sistemin öngördüğü ünvanlarla tanıtmam, ön plana çıkartmam. Tüm canlılar gibi kendi iradesi, isteği, talebi olmadan dünyaya gelmiş insan familyasına aitim. Herkes, her şey gibi bir adım var ve bundan ibaretim. Bu da benim yaşam felsefemin kaynağını oluşturuyor. “Akıl Tamircisi” ve yine bu mizah kitabında yaratmış olduğum sanal kahraman “Filozof Fahri” şeklinde de hitap edenler oluyor. Kimin nasıl hitap ettiği sadece kişinin kendi özgür iradesine bağlıdır ama ben kişi olarak sadece Veysel Boğatepe’den sorumluyum.

-1992 yılında ‘Şair ve Yazarlar Derneği’ni kurdunuz. 9 yıl sonra ayrıldınız Sebebi nedir acaba?

Ayrılma sebebinden önce neden, ne amaçla kurduğumuz daha önem arz ediyor. Kurduğumuz dernek benim yirmili yaşlarda ilk örgütlenme çalışmamdı. Kuruluş amacındaki en mühim ihtiyaç, Şair ve Yazarları bir konfederasyon, bunu başarabilirsek ileride federasyon çatısı altında örgütlemekti. Bu amaca hizmet eden ve farklı şehirlerde bulunan birçok dernekle görüşmeler ve çalışmalar yaptık. İleriye yönelik projelerimizi ve derneğimizin asıl amacının ne olduğunu konuştuk, tartıştık. Fakat ne yazık ki; kabul edilemez istekler ve koşullar öne sürüldü. En başta koltuk sevdasının bir yansıması olan” yönetimde bende olursam, derneğimi sizinle birleştirebilirim” şeklinde isteklerdi. Üç derneğin birleşmesiyle konfederasyona gitmek mümkündü ancak görüştüğümüz onca dernek içinden üç derneği birleştiremedik. Derneği 1992’de kurduk ama 2004’teki “Habitat” çalışmalarında etkin çalışmalar yaptık. Bunun yanı sıra özellikle ortaöğretim okullarında edebiyat alanında çalışmalar yaptık, okullar arası şiir yarışmaları düzenledik. 1990’lı yıllarda en etkin çalışan derneklerin başında biz gelirdik ve o nedenle siyasi partilerin hedefindeydik. Amacımıza ulaşamayınca derneği kapatma kararı aldık.

VEYSEL BOĞATEPE İLE

– Siyasi partilerle ortak bir çalışmanız oldu mu? Olduysa ne gibi çalışmalardı bunlar?

– Siyasi partiler bizimle ilişki kurmak için toplantı ve etkinliklerine davet etmeye başladılar ki; henüz derneği kuralı iki yıl olmuştu. Kayıtlı 642 üyenin dışında sayısını veremeyeceğim kaydı olmayan kişiler bizimle ilişki içindeydi. Sanıyorum siyasi partilerin bizimle ilişki kurmaya çalışmasının tek nedeni, bir çatı altına topladığımız üyeleri kendi bünyelerine katmaktı. Biz hiçbir partinin davetlerine, programlarına katılmama kararı aldık ve sakıncalarını üyelerimize duyurduk. Çünkü siyasi partilerle yakın ilişkiye girmek, derneğin hem amacına tersti hem de üyeler arasında fikir çatışmalarına neden olabilirdi. Bu da derneğin dağılması, çözülmesi ve belli bir ideolojiye kayması demekti.

Ayrılma gerekçem ise tamamen kişisel tercihimden kaynaklanıyordu. O dönemlerde Expres dergisinin muhabirliğini yapıyordum ve ayrıca yine bu dergide kültür-sanat sayfası hazırlıyordum. Derneğin programlarına yeterli zamanı ayıramıyordum. O nedenle yerimi başka birisine bıraktım ama dernek üyeliğim ve ilişkim devam etti. Sonuç itibariyle tam dokuz yıl bu amaç için emek, uğraş verdik. Hedefimize ulaşamayacağımızı, amacımızı gerçekleştiremeyeceğimizi anladık ve ortak kararla derneği kapatmanın doğru ve yerinde olacağını düşündük. Yani kendi kurduğumuz derneği yine kendimiz kapattık.

– Grup Vitamin ve Erol Büyükburç gibi isimlerle şiir dinletileri yaptığınızı biliyoruz. Dinletilere devam mı?

– Erol Büyükburç, İlyas Salman, A. Selçuk İlkan, Ferdi Tayfur, Ayşe Mine ve daha adını anımsamadığım birçok tanınmış sima hem fahri üyelerimizdi hem de bizi destekleyenler arasındaydı. Grup Vitamin ile barlarda ilk şiir dinletilerini biz yaptık dersem abartmış olmam. Bundan dolayı dergilerde hakkımızda “şiiri içki masalarına meze yapıyorlar” şeklinde oldukça sığ, bilinçsiz eleştiriler yapıldı. Oysa biz şiirin her yere, alana girmesini istiyorduk, buna hastanelerde dahil. Kaldı ki, hastanelerde dahi şiir dinletileri yaptık ve hastalar yataklarından kalkıp anfiye bizi dinlemeye geliyorlardı. Yani şiir onlar için adeta bir terapiydi. İlginçtir ki; bizi eleştirenler, daha sonra kendileri barlarda dinletiler yapmaya başladılar.

Fuarlar dışında şahsi olarak şiir dinletileri uzun zamandır yapmıyordum ancak geçen yıl yeniden başladım ancak devamını getiremedim. Bu sene yine başladım ne yazık ki zamansızlıktan sürdüremedim. Şu an herhangi bir yerde dinleti yapmıyorum.

– Son kitabınıza gelirsek; Kitabınızda Apo’nun çelişkilerini tüm çıplaklığıyla ortaya koymuşsunuz. Bu çelişkilere örnekler verir misiniz? Apo kitabınızda belirttiğiniz gibi Kürtlerin dağda yaşamasından, feodal düzenden yana mıdır gerçekten?

APO-VEYSEL

– Aslında çelişki gibi görünüyor ama değil. Çünkü durumdan vazife çıkarmak ve dayanak bulmak için tarihi dahi çarpıta biliyor. Eleştiriye, hakarete tabi tuttuğu herhangi bir partiyi, ideolojiyi, kişi veya kurumu başka ifadelerinde övebiliyor. En basit tabirle rengi belli olan, bilimselliği kanıtlanmış herhangi bir şey aynı zamanda hem siyah hemde beyaz olamaz. Bu eşyanın tabiatına bile aykırıdır. Fakat illaki siyah ile beyazı birbirine katmak zorunluluğu var ise o zaman ikisinin karışımından tek başına beyaz veya siyahı elde etmek yine mümkün değil. Elde edeceğimiz renk, gridir. Özetle diyebilirim ki; Abdullah Öcalan’ın rengi daima giridir yani net değil daima bulanıktır, fludur.Yalan ve inkarcılık üzerine temellendirilen siyaseti, kişiyi veya siyasi görüşü anlamak için önce zihniyetine odaklanmak gerekiyor. Çünkü söylemleriyle zihninin karanlık dehlizlerinden geçenler aynı değil. En genel geçer haliyle, söyledikleri, aklından geçenlerin tersidir.

Kitapta vermiş olduğum ifadeler, Abdullah Öcalan’ın kendi ifadeleridir. Bazı ifadelerinde anlam bozukluğu, cümle düşüklüğü olmasına rağmen tek harfine dahi dokunmadım. En başta da değindiğim gibi çelişki gibi görülebilir ama özünde değil. Sizinde değindiğiniz gibi kitap baştan sona çelişkilerle dolu. Örneğin; bugün yani 20. asırda kürt halkının ancak ve ancak dini esas alarak koloni, aşiret, klan ve kabile gibi feodal toplum olarak yurt edinme şanslarının olduğuna işaret ederken, diğer taraftan “Aşiret , kabile toplulukları kendi içlerinde köleliğin gelişmesine fırsat tanımazlar” diyebiliyor. Kölelik, cehalet feodal yapıların en belirgin karakteristik özelliklerinin başında gelmiyor mu?

Apo’nun feodal düzeni benimsemesi, en başta kendisinin bu düzenden beslenmesinin en çarpık örneğidir. Bu düzen ortadan kaldırılabilseydi bugün Türkiye, terör, tarikat gibi gerici feodal düzenden beslenen örgütlere teslim olmayacaktı. Dolayısıyla aydınlanmış, eğitimli toplumları veya kitleleri peşlerinden sürüklemek öyle kolay olmayacaktı. İşte feodal düzene övgüler yağdırması, Kürt halkı dağ köylüsüdür, kent yaşamına ayak uyduramaz gibi söylemlerle bir nevi sizin özünüz, kültürünüz bundan ibarettir. Kent yaşamları size göre değil, kendi kültürünüzü yozlaştırır veya kaybedersiniz demek istemektedir.

– Apo birçok maskesi olan bir kişiliğe mi sahip? Apo Kürt Halkının lideri olmayı başarmış mıdır sizce? Apo’nun Kürt halkını dul kadına benzettiğini söylüyorsunuz. Apo’nun Kürt halkı için gerçek düşünceleri nelerdir?

– Birçok maskenin altına sığınıyor fakat maskesini yine kendisi çıkarıyor. Kişiliğinin katliamcı kültürden beslendiğini o nedenle tüm kuşlardan, hayvanlardan ve börtü-böcekten özür diliyor. Özür dilerken bile masum maskesini giymeyi ihmal etmiyor. Katliamcı kişiliğinin avcı atalarının genlerinden geçtiği iddiasını ortaya atarak masumiyet maskesine bürünüveriyor. Yani ben suçsuzum, elimde değil bu gen atalarımdan bana geçmiştir. Tam da demek istediği budur.

Kürtler derken kimden söz ettiğimiz çok önemli bir ayrıntıdır. Kürt halkının tamamını PKK ile özdeşleştirmek bizi yanılgıya götürür. Bir kişinin lider olabilmesi için liderlik vasıflarının olması veya yerine getirmesi gerekir. Bir lider daima önde değil, yeri geldiğinde arka planda duran, prensipleri ile hareket eden, ahlak kurallarını bireysel menfaatlerinin önünde tutan, kararları takımıyla birlikte alan kişidir diyebiliriz. Örgütün içinde kendisini Tanrı kral ilan eden, sivrilen veya popülaritesi artan militanların bizzat infaz emrini veren ki; buna öz karısı Kesire Öcalan da dahildir. Kendi menfaatlerini halkın, örgütün önünde tutan birisinde liderlik vasfının olması mümkün müdür? Yanıtını yine kendim vereyim. Hayır!

Öcalan PKK ile kürt halkını daima ayrı tutmuş, kürt halkını soyutlamış, dışlamış ve PKK’yi kürt halkının bir üst sınıfı olarak görmüştür. Kitapta ayrıntılarıyla analizini yaptım ama kısaca özetlemek gerekirse sebebi şudur; Kürt halkının yaşadığı Kürdistan coğrafyası işgal altındadır, Kürt halkı öz yönetimini kuracak bilince sahip değildir ve başta kendisi devamında ise PKK, kürt halkını kurtaracak gerillalardır. Halkın cahil olduğuna vurgu yaparken, aciz, akılsız, işbirlikçi, hain, menfaat düşkünü ve güce tapanlar şeklinde ağır suçlamalarla Kürt halkına yüklenmektedir. Bu sıraladıklarım, kendi ifadeleriyle sabittir. Yine de kuşkuya mahal vermemek için kendi ifadesinden bir örnek verelim: “ Kürtlerin bundan sonra stratejik rolleri, başta ABD ve İsrail olmak üzere her devlet ve her güç ile değerlendirebilecekleri gözden uzak tutulmamalıdır.” Şeklinde bir ifade kullanarak gerçekleri ters yüz ederek PKK’yı bölgede hakim bir güç konumunda olduğu yalanına inanmamızı bekliyor. Dolayısıyla Apo’nun Kürt halkına ilişkin düşünceleri sadece kağıt üzerinde ve çelişkilerle doludur. Apo ve PKK’nın varlığının nedeni ve ABD’nin Kürdistan adında bir kukla devlet kurmakta ki ısrarı BOP için olduğu bugün daha net bir görünüm kazanmıştır. Apo’nun yapabileceği tek şey, emperyalizmin kendisine yüklediği misyon ve rolü yerine getirmektir. Başka ne alternatifi vardır ne de seçeneği.

– Apo Tanrı kral mıdır Kürtler için? Apo kendisini peygamberleştirme politikası mı gütmüştür?

– Kürtler için tanrı kral olması için, kürtlerin bundan haberdar olması ve benimsemesi gerekiyor. Dolayısıyla Kürt halkı tanrı krallığından haberdar olmadığı gibi Apo dolaylı yollardan kendisinin tanrı kral olduğunu ima etmektedir. Özellikle Hz. İbrahim’e öykünmesinin başlıca sebebi budur. Ona göre peygamberler tanrı krallardır yani tanrının insan görünümlü halleridir. Yine PKK’ye peygamber kurallarını uyguladım demesi, bu durumuna başka bir örnek teşkil etmektedir.

– Hz İbrahim ve Hz İsa ile benzerlik kurması bununla mı alakalıdır? Açar mısınız biraz?

– Peygamberler içinde eleştirmediği ve hatta yücelttiği tek kişi Hz. İbrahim’dir. Hint kökenli bir rahip olan Hz. İbrahim’in Tevrat’ta ki adı “Avram”dır ve yine Tevrat’a göre tanrı onun adını “ulusların babası” anlamına gelen “Abraham” olarak değiştirmiştir. Ve yine Tevrat’a göre Hz. İbrahim, Nuh‘un soyundan olan Terah’ın oğludur ve Harran’da yaşamıştır. Değişik kaynaklar, İbranilerin Hindistan bağlantısına, oradan da İbrahim’in Hint kökenli bir rahip olarak batıya göç etmiş olduğuna, Brahma dini ve Zerdüştlük ile olan bağlantılarına dikkat çekerler. Hz. İbrahim’in adı kuran ayetlerinde de geçer fakat Ku’an da müslümanlık açısından haniflik, kurban, Kabenin inşa edilmesi, Nemrutla mücadele ve nemrut tarafından atıldığı ateşte yanmama gibi hikayelerin sembolik figürüdür. Harran, zerdüştlük, nemrut, Harran ve “ulusların” babası gibi kavramlar Hz. İbrahim ile özdeşleştirildiğinden ve Apo’nun iddialarıyla örtüşmesinden dolayı Tevrat’ta ki Hz. İbrahim’i örnek almış ve eleştirmemiştir. Burada dikkat edilirse Apo, İslamda anlatılan İbrahim’i değil, Musevilikte anlatılan İbrahim’i örnek almıştır. Akla hemen şu soru gelebilir, dört büyük ve bilinen peygamber varken neden Hz. İbrahim’i model olarak almıştır?

Tevrat’ta anlatılan Hz. İbrahim “ulusların babası” anlamına gelmektedir ki, Apo kendini Kürt ulusunun Tanrı kralı ilan etme çabasıyla örtüşmektedir. Ayrıca Yaşadığı yer olan Harran, Urfa’nın bir ilçesidir ve Urfa Apo’nun da memleketidir. Daha net söylemek gerekirse Apo’nun memleketi olan Urfa, peygamberler şehridir, peygamberler de Apo’ya göre tanrı kral olduğundan Urfa’dan yeni bir tanrı kralın çıkması mümkündür. Devam edelim; yine Tevrat’a göre Hz. İbrahim, Nuh peygamberin soyundan gelen Tenah’ın oğludur demiştik. Burası da çok önemlidir çünkü; Nuh’un gemisinin Cudi dağına indiğinden hareketle Cudi dağı uzun yıllar PKK’nin üs bölgesi olarak tercih ettiği bir yerdir.

Ayrıca Apo Kürtlerin aryen kültüründen geldiğini iddia eder. Öyleyse Hz. İbrahim’de aryen kültüründen geldiğine göre Kürtlerin tanrı kralı Hz. İbrahim dir. Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. Davut ve Hz. Muhammed dönemlerini köleliğin en yoğun yaşandığı milat olduğunu, Hz. İbrahim döneminde ise özgürlük yolunun açıldığını iddia etmesini kendisinin kürtlere özgürlük yolu açtığı varsayımıyla özdeşleştirmiştir. Özetleyecek olursak Apo şunu demek istemektedir; Kürtlerin peygamberi Hz. İbrahim, dini Zerdüşt, kutsal kitabı ise Avesta’dır. Hz. İbrahim hayatta olmadığına göre yeni bir Hz. İbrahim yani ulusların babası olacak, kürtlere özgürlük yolunu açacak yeni bir tanrı kral neden Apo olmasın ki?

-Apo bir anarşist midir? Bölücü müdür? Devlet konusunda ki görüşleri nelerdir? Apo’nun kafasına bölücülük fikri anasının rahmine düştüğünde mi girmiştir kitabınızda anlattığınız gibi?

– Anarşizm; kısaca yöneticisiz anlamına gelir ve her koşulda her türlü otoriteyi reddeder. Bu kavramı kişiselleştirdiğimizde anarşist’i bulmuş oluyoruz. Toplumsal otoritenin, tahakkümün, hiyerarşinin tüm biçimlerini reddederken her çeşit toplumsal felsefe ve hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir anarşizm. Farklı bir deyişle toplumsal felsefeyle hareket eden herkes anarşisttir veya yöneticidir. Buna en güzel örnek gezi eylemleridir çünkü anarşizmde yönetici yoktur, başlı başına bir toplumsal olaydır. Dolayısıyla ne Abdullah Öcalan ‘anarşist’e bir örnektir ne de PKK anarşizme bir örnek olabilir. Ancak anarşizm ve terör kavramları birbirine bugünlerde iyice karıştırılmaktadır. Öcalan ve PKK’nın birçok ülkenin çıkarları doğrultusunda her çeşit lojistik destek vererek kullandığını en burjuvasından en avamına kadar herkes bilmektedir.

Bölücülük ise bir siyasal bir örgütün birliği bozma, parçalama, hizipçilik, klikçilik veya kısaca arabozuculuk şeklinde tanımlanabilir. Abdullah Öcalan ve PKK bu tanıma daha uygun düşmektedir. Apo devlet-devletçilik fikrini benimsemez. Doğduğu günden itibaren kesilip atılması gereken toplumsal bir ur gibi görür. Ayrıca ona göre devlet zor aygıtı, soygun çetesi ve köle düzenidir. Yanıtlarımızın içinden doğal olarak şöyle bir soru çıkıyor. Peki, Kürdistan da neyin nesidir? Bu sorunun yanıtı, öz ve kısadır. Kürdistan emperyalizm için araç, demokrasi bu aracın dümeni, kürt halkı için de masaldan ibarettir. Bölücülük fikrinin ana rahmine düştüğü andan itibaren başladığına vurgu yapmam biçem olarak alaysılama, ironi aslında fakat çocukluğuna ilişkin kendi ifadelerinin analizini yaptığımızda neden-sonuç ilişkisi olarak ortaya çıkan durum budur.

-İslam ve dinler Apo için ne ifade ediyor? Nevroz konuşmasında İslam çatısı altında toplanma çağrısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Ona göre tüm dinler tasarımdan ibarettir. Peygamberler ise yeryüzündeki tanrı krallardır ancak İslam’ı diğerlerine göre daha ağır eleştirmektedir. Tüm dinlerin kaynağının sümer mitolojisi olduğunu, İslam’dan sonra ortaya din çıkmamasının başlıca nedenini ise son din islam’ın sümer mitolojisinin içini boşalttığına bağlar. Ayrıca İslam’ın selam yüzünün kazındığında altından vahşetin çıkacağını iddia eder. Dinlere hakaret vari ağır eleştiriler yönelten birisinin islam çatısı altında toplanma çağrısında bulunması en kaba tabirle takiyedir. İsterseniz kendi ifadesini paylaşarak bu sorunuzun yanıtını somutlaştıralım ve okurları çelişkilerden kurtaralım. Bir ifadesinde şöyle diyor: “ Hz. Muhammed’in en büyük tanrı katkısı; tanrının birliği, görünmezliği ama her şeyi görebilirliği, ulaşamadığı yerin olmayacağı, hem rahman hem cezalandıran olduğu, asla ortak kabul etmediği vb. Biçiminde 99 sıfatla silahlandırıp, kemale erdirmesidir. (Syf:154)”

Bu ifadesinden de anlaşılacağı üzere tanrının 99 adı, ona göre 99 silahıdır. Bu bile tek başına onun dinler ve Allah hakkında ki fikirlerini özetlemeye yetiyor.

– Apo’nun silahsız mücadele çağrısı samimi midir? Demokrasi anlayışı nedir? Apo’dan barışçı özgürlükçü demokrasiden yana bir lider yaratılabilir mi?

Sorunuzu en sonundan yanıtlamakla başlayayım. Apo’dan lider yaratmak için liderlik vasıflarının olması gerekiyor ki; bu yok. İddia ettiği barışçıl, özgürlükçü misyonunu yüklenmesi ve ayrıca demokrasi anlayışı onun başka başka maskeleridir. Ona göre devletin küçülmesi, demokrasinin gereğidir. Onun demokrasiden ne anladığını yine kendi ifadesini vererek izah edeyim. İmralı’ya giden heyete aynen şöyle demiştir: “ Öyle direkt devlete karşıyım denmez, demokrasi denir.” Bu ifadesinden dahi Apo ve AKP’nin demokrasi anlayışı birbiriyle örtüşüyor. Okumasını yaptığımızda şunu anlamamız gerekiyor; onlar demokrasi dediklerinde biz, devlete karşı olduklarını anlamalıyız. Bugün Ortadoğu’ya barış, huzur, demokrasi ihraç eden emperyalizm, çetelesini tutamayacağımız sayıda insan katliamı yaptı, yapmaya da devam ediyor. Sadece Irak işgalinde iki milyona yakın insan katledildi ki; resmi rakamlar daima kuşkuludur ve açıklanan rakamların üstündedir. Şimdi bunların demokrasi anlayışıyla katledilen bu insanlar demokrasi şehidi mi oluyor?

Silahlı mücadele çağrısı Türk kamuoyunu aldatmak için kullanılan bir yöntem, mesajdır. IŞİD adında bir terör örgütü öyle birden bire ortaya çıkmadı. Bunun altında yatan gerçek, IŞİD bahanesiyle PKK’yi silahlandırmak ve meşrulaştırmaktı. Türkiye dahil hepsinin arkasında dolaylı veya direkt olarak uluslararası güçler vardır. Bu konuya ilişkin öngörüm ise şudur; ABD artık BOP’u sonuçlandırmak istiyor. O nedenle terör örgütleriyle her türlü işbirliğine gidiyor, yeni örgütler yaratıyor silah, mühimmat, lojistik gibi tüm desteği açık ve aleni yapıyor. Bu durum, silahsız mücadelenin palavra olduğu gerçeğini önümüze koyuyor ama görmek istersek tabi. Kamuoyuna silahsız, çatışmasız bir süreç yürütüldüğü pompalanıyor. Peki Apo’nun “Kandili buradan uyarıyorum. Gerillacılık oynamasınlar, aktif savunma yapsınlar. Pasif savunmayı artık bıraksınlar.” Şeklindeki uyarısından silahsız mücadele çağrısı yaptığına dair bir anlam çıkarabilir miyiz? Ahmet Davutoğlu’nun PKK’nin çekilmediğini biliyorduk, süreç sekteye uğramasın diye sesimizi çıkartmadık şeklindeki itirafı bence en önemli kanıttır, delildir.

– PKK’nın ABD ve İsrail ile stratejik ilişkiler içinde olduğunu iddia ediyorsunuz. Marksist-sol kökenli olduğunu iddia eden bir örgüt ABD gibi emperyalist bir ülke ile neden işbirliği yapar? Bütün Kürt isyanları arkasında bu tarz güçler mi olmuştur?

Kitabımda Apo’nun PKK ve kürtleri dul bir kadına benzettiğini, çıkarları kiminle örtüşürse onunla nikah kıyabileceğine değinmiştim. Daha iyi anlaşılması için dilerseniz yine bu sorunuza ilişkin kendisine ait bir ifadesine yer verelim. Kimlerle ilişki içinde olduğunu veya olabileceğini şu ifadeleriyle açıklıyor: “Kürtler, Türkler yerine başka bir güç ile işbirliğine giderse- Kürtlerin İran, Arap, İsrail, AB, ABD, Rusya, Ermeni, Yunan olmak üzere talipleri çoktur. En çok kaybedenin Türk ulusu olacağı açıktır. (Syf-331)” İfadesinde görüldüğü gibi eğer Türkiye damatlığı kabul etmezse, taliplileri çoktur ve herkesle işbirliği içine girebilir diyor. İsrail ile işbirliği yapmak onun özgür iradesiyle seçtiği bir tercih değildir. Kürdistan’ın masal olduğuna vurgu yapmamın bir nedeni de kurulması planlanan Büyük İsrail projesidir. Yani bugün sözde Kürdistan olarak gündemdedir ama BOP, büyük İsrail demektir. Tıpkı demokrasi örneğinde olduğu gibi. Direkt Büyük İsrail denmez, şimdilik Kürdistan denilir.Yani Kürdistan dediklerinde de bizim Büyük İsrail’i anlamamız gerekmektedir.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir tarikat mensubu olduğunu iddia ediyorsunuz. Hangi tarikata mensup acaba? Bu mensubiyet AKP’nin Kürt politikasının temel belirleyici unsuru mudur sizce? Ve bu bir yıkım projesi midir?

Tayyip, Nakşibendi tarikatının İskender paşa dergahına mensuptur. İskender Paşa dergahı aynı zamanda Amerikancılar ile batıcıların kolu ve savunucusudurlar. Nur tarikatı veya diğer adıyla “Nurcular”da Nakşibendi tarikatının diğer bir koludur. En bilineni ise Fethullah Gülen tarikatıdır. Kürt politikasında belirleyici rol oynadığı kesindir.Türkiye’nin de dahil edildiği ve Ortadoğu’yu yeniden biçimlendirme, şekillendirme projesi olan BOP, din ve etnik köken üzerine temellendirilmiştir. Cumhuriyet öncesi ve sonrasında da emperyalizm daima bu iki kartı oynamıştır. Yani din ve etnik köken ayrımcılığı. Tayyip de bu iki kartı oynayarak yerini sağlamlaştırmıştır ve AKP içindeki birçok milletvekili ve bakan bu tarikat mensubudur veya o kökten, gelenekten gelmektedir.

Yıkım projesidir çünkü Türkiye demokrasi perdesi adı altında sessizce işgal edilmektedir. Emperyalizmnin Ortadoğu için öngördüğü politika küçük kukla devletlerdir. Irak’ı işgal etmesinin nedeni sadece petrol değil, İncirlik’ten sonra Ortadoğu’yu gözetleyebilecek yeni bir gözetleme kulesi kurmuştur. Dolayısıyla Türkiye bu coğrafyada jeopolitik öneme sahiptir. Türkiye’nin yıkılması, BOP’un amacına ulaşması demektir. Aksi halde Türkiye’nin ne aşırı laikleşmesine, nede aşırı dindarlığına izin vermezlerdi.

– Bu noktada ANAP ve AKP benzerliği kuruyorsunuz? Ayrıca Apo ‘nun 1979 da kaçmasına neden göz yumuldu sizce? PKK’nın önünü açan Özal’mıdır?

En başta bizzat Tayyip’in kendisi biz Özal’ın devamıyız demiştir. Kaldı ki Turgut Özal’ın eşi Semra Özal, AKP politikalarını “ Turgut’un yapamadığını, tayyip bey yapıyor” şeklinde övmüştü. Ayrıca Özal, ilk defa Kürt sorununu ortaya atmış, devlet kontrolünde kürtçe yayın yapacak olan “Trt Gap” televizyonundan sözetmişti. AKP’de tıpkı onun yolunu izleyerek önce medyadan başlayarak “Trt Şeş” televizyon yayınını başlattı. Ve daha birçok benzer örnekler…

Apo’nun 1979’da yeri bilinmesine rağmen operasyon yapılmamış olması bugün hala gizemini koruyor. Gerek emniyet ve gerek MİT’in tutanakları, ortada bir devlet zafiyetinin olmadığını, bilerek kaçmasına göz yumulduğu kuşkusunu güçlendiriyor. Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde PKK’nin ilk eylemini yapması ve Özal’ın “bir avuç serserinin işi” diyerek önemsememiş olmasıda bu iddiayı güçlendiriyor. Yine Apo’nun ifadelerinden PKK’nin çözülme ve dağılma sürecine girdiğini ama ANAP’ın kurulmasıyla toparlandığını okuyoruz. Ayrıca 1990’ların sonunda PKK’nin ikinci defa çözülme süreci yaşadığını ama bu seferde AKP’nin imdadına yetiştiğini hem Apo’nun itiraflarından okuyoruz hem de bizzat yaşayarak teyid ediyoruz.

– Apo’nun RTE’yi 2. Yavuz Sultan Selim ilan etmesinin sebebi nedir? 3. Köprünün ismi ile bir ilişkisi var mı acaba?

Böyle bir benzerlik kurmasının elbette geçmişte önemli nedenleri vardır. Yavuz Sultan Selim’in politikası doğudaki Türk-İslam devletlerini bir çatı altında toplamak ve halifeliğini ilan etmekti. Mesela; Çaldıran Savaşı sonrası Dulkadiroğlu beyliğine son verildi ve böylece Diyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı topraklarına katıldı. Ayrıca Suriye’nin kapıları da Mercidabık zaferi sonrası Osmanlıya açılmış oldu. Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı topraklarına kattığı Diyarbakır, Mardin, Bitlis ve Suriye Apo’ya göre hala Kürdistan topraklarıdır da ondan.Yani işgal edilmiştir. Bir diğer neden ise hilafetin Abbasilerden Yavuz Sultan Selim ile Osmanlı’ya geçmesidir. Yani Yavuz Sultan Selim ile birlikte yeni bir dönem başlamış oldu. Artık o hem halife hemde padişahtı. Yavuz Sultan Selim 1517’de Kahire’yi aldıktan sonra Mekke ve Medine’nin hizmetkarı ünvanını devraldı ve böylece bütün Müslümanların dini ve siyasi lideri oldu.

Dikkat ederseniz Tayyip de Mekke ve Medine’nin hizmetkarı demiyor ama biz bu milletin hizmetkarıyız argümanını sıkça kullanıyor. Yani Tayyip aslında Yavuz Sultan Selim rolünü oynuyor veya onu taklit ediyor. Aslında tüm hukuksuzluğa rağmen Kaç-Ak sarayı yaptırmasında ki ısrarı kendisini halife gibi görmesidir.Bu benzerliklerin yanı sıra genel olarak Yavuz Sultan Selim ile Recep Tayyip Erdoğan’ın uygulama ve politikalarının benzerliğini Apo da eleştiriye tabi tutmuş ve Tayyip’e sultan bendenesi demiştir.

– Yayıneviniz ve siz MHP’lilerden tehditler almışsınız. Apo’nun gerçek yüzünü ortaya koyan bir kitap neden milliyetçilerden tehdit alır acaba?

En başta şunu söylemeliyim ki, yayıncım İsmail Arlı son derece cesurmuş. Tehdit aldığı için değil, böyle bir kitabı yayınladığı için. Bana da sosyal medya üzerinden tehdit içerikli mesajlar gelmişti fakat ciddiye almamıştım. Sahte (fake) profiller açarak tehdit yoluyla sindirilebileceklerini zanneden, makinaların ardına saklanan zavallılar olarak değerlendirdim. Fakat İstanbul Kitap Fuarın’da İsmail Arlı, bizzat gizli telefonlardan aranarak bir kaç defa tehdit edildiğini söyleyince ciddiyetin önemini anladım. Birilerinin kuyruğuna basmıştık.

Kitap henüz yayınlanmadan önce PKK ve onun kuyrukçularından hatta AKP’lilerden benzer tehditler gelebileceğini zaten öngörüyordum. Ancak kesin olmamasına rağmen tehdit edenlerin MHP’li olduğundan İsmail beyin şüphelenmesi beni sadece şaşırtmadı. MHP’nin eleştirilere hoşgörüsünün kalmadığını, kendi gerçekleriyle yüzleşmeye cesaretinin olmadığını, yanlış ve hatalarını ifşa edenleri tehditlerle sindirme, susturma yoluna gidebileceğini şaşkınlıkla karşıladım. Adındanda analaşılacağı üzere “Apo’nun Kürt ve Din Maskesi” ni düşürmek, gerçekleri kendi ifadeleriyle aktarma amacı olan bu kitaptan dolayı Apocular değilde MHP’li ülkücülerin tehdit etmesi tam bir durum komedisidir.
– Acaba tehditlerin MHP’nin BOP çerçevesinde sizin kitabınızda yaptığınız ‘Truva atına yele olma’ benzetme ile alakası olabilir mi?

– Kitapta MHP ile ilgili bölümde vardır ama zaten bu kitabın amacı, Büyük Ortadoğu Projesinde direk veya dolaylı yollardan rol üstlenenleri bizzat kendi ifadelerinden yola çıkarak gerçekleri araştırmak ve kamuoyunu bu konuda aydınlatmaktı. Bunu yaparken de mutlaka bir neden-sonuç ilişkisine dayandırarak olası polemiğe fırsat vermek istemedim. Tahlillerimi bu verilerden üzerinden yaptım ve Truva atına benzettiğim BOP’a yele olmakta MHP’ye düştü.

Detaylıca irdelediğim konulardan birisi de siyasi partilerdir. Kitapta sadece MHP değil, AKP, CHP, DSP ve bu zamana kadar kurulmuş ve yine tekrar ediyorum PKK’nin siyasi çatısını oluşturan yirminin üzerinde kürt milliyetçisi parti de vardır.Tuhaflığa bakın ki, 173 sayfadan oluşan kitapta en fazla MHP ile ilgili bir sayfa varken, telefonla arayıp tehdit edecek kadar paniklemişler. Çirkin, düzeysiz, tehdit ve küfür savuranlar her kim ise bu kaba ve ilkel tavırlarıyla haklarında yazdıklarımı bizzat kendileri teyid etmiş oluyorlar.

Oğuz Kemal Özkan / KitaptanSanattan.com

Kitap devrimi hayatt

Yazarımız Veysel Boğatepe’nin kitaplarına buradan ulaşabilirsiniz:
http://kitapdevrimi.com/index.php?route=product/search&search=veysel%20Bo%C4%9Fatepe

Veysel Boğatepe Kitapları

BU HABERLER DE İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı