SÖYLEŞİ

Işık Gençoğlu: ‘Sanat Ayrıcalık Değil, Kolektif Bir İhtiyaç Ve Vicdani Bir Bağ’

Söyleşi: Elif Doruk

Işık Gençoğlu:
‘Sanat Ayrıcalık Değil, Kolektif Bir İhtiyaç Ve Vicdani Bir Bağ’

Türkiye’de galericilik, çoğu zaman görünenden çok daha fazla anlam taşır;
yalnızca duvarlara asılan eserler değil, bir kültürün, bir vicdanın, bir hafızanın yeniden inşasıdır.

Bu karmaşık yapının içinde kendi yolunu tamamen bağımsız bir çerçevede oluşturan isimlerden birisi de Istanbul Concept’in kurucusu Işık Gençoğlu.

Yaklaşık yirmi yıldır küratöryel üretimin ve sanat yönetiminin tam merkezinde duran Işık Gençoğlu, galeriyi bir mekândan çok “kolektif bir öğrenme alanı” olarak tarif ediyor. Onun için sanat, estetikten önce bir düşünme biçimi; galericilik ise hem etik hem de toplumsal bir sorumluluk.

Bu söyleşi, Gençoğlu’nun hem kendi yolculuğunu hem de Türkiye’de galericiliğin dönüşümünü bütün açıklığıyla anlattığı kapsamlı bir sohbet. Bir sanatçının keşfinden bir serginin kurgusuna, genç koleksiyonerlerden dijitalleşmeye, Türkiye’deki kültür ikliminden uluslararası sanat piyasasına kadar pek çok konuya temas ediyor.

Ancak belki de en değerli olan, tüm bu anlatıların arkasında duran tavır:
Bilgiyi saklamayan, paylaşmayı güç olarak gören, sanatı toplumsal aklın bir parçası sayan bir yaklaşım.

KitaptanSanattan.com / Elif Doruk

Işık Gençoğlu: 'Sanat Ayrıcalık Değil, Kolektif Bir İhtiyaç Ve Vicdani Bir Bağ'

‘Istanbul Concept bir okul gibi;
öğrenmenin, görmenin ve paylaşmanın kolektif merkezi’

    • Sanat galerisi açma yolculuğunuz nasıl başladı ve bu yolculuğun başında sizi en çok etkileyen şey neydi?

Bu yolculuğa planlı bir kariyer hedefiyle başlamadım. 2004’ten beri küratör olarak sergiler üretiyor, farklı kurumlar, oteller ve uluslararası organizasyonlar için projeler geliştiriyordum. 2006’da aile şirketimizi kurduk ve 2007’de Istanbul Concept markasının lansmanını yaptım. Yani bugün gördüğünüz yapı, uzun yıllara yayılan birikimin üzerine kuruldu. 2017 ise benim için bir kırılma yılıydı. Yıllardır başkalarının mekânlarında sanat üreten birisi olarak, kendi vizyonumu tamamen bağımsız bir çatı altında kurma kararı aldım. Böylece Istanbul Concept, sadece bir marka değil, kendi modelimi hayata geçirdiğim bir alan hâline geldi. Ve çok kısa sürede fark ettim ki:
Istanbul Concept aslında bir okul gibi; öğrenmenin, görmenin ve paylaşmanın kolektif merkezi.

Merak mı ediyordum? En güvendiğim isimlere soruyor, merak edenlerle öğrendiklerimi paylaşıyordum. Bir sanatçıyı mı keşfetmek istiyordum? Onu davet edip, görmek istediğim her şeyi herkese gösterebiliyordum. Anlatmak isteyenler mi vardı? Onları bir araya getirip anlaşılmayı mümkün kılıyordum. Zamanla anladım ki, burası yalnızca bir galeri değil; hedeflerimi büyüttüğüm, sanatla düşünmenin bir yaşam biçimine dönüştüğü bir merkez. Çünkü Istanbul Concept’te sanat yönetimi, tasarım ve sosyal etki birbirini besliyor. SCAD gibi öğrenmek, üretmek ve sergilemenin aynı çatı altında buluştuğu bir dünya hayal etmiştim — ve onu kendime kurdum.

Bugün “deneyim tasarımı” deniyor, ama biz ilk günden beri şunu yapıyoruz: Deneyim kişisel değil; kolektif bir öğrenme ve birlikte dönüşme alanı. Ben açık bilgiye inanıyorum. Bilgiyi paylaşmak benim için saflık değil, sanatı örgütleyen toplumsal aklın bir parçası olmak demek. Çünkü bilgi paylaşıldığında güçlenir; koşulsuz.

    • Galeri sahibi olmanın en zor yanı ve en keyifli yanı sizin için nedir?

Türkiye’de bir galeriyi ayakta tutmak çoğu zaman bir dayanıklılık meselesi. Kira, personel, üretim süreçleri, lojistik ve teknik giderler… Bir yandan tüm bu sistemi yönetiyorsunuz, diğer yandan sanatın niteliğinden asla ödün vermemek zorundasınız. Benim için en zor yan tam da bu: Sanatı koruyarak sistemi yönetmek.
Çünkü ben hiçbir zaman satış baskısıyla seçim yapan bir galeri olmadım. Piyasaya göre şekillenen bir yapı değiliz; sanatın hak ettiği özgürlükte var olmasına önem veriyorum.

En keyifli yanı ise, tüm bu zorluklara rağmen hâlâ inandığım işleri özgürce sergileyebilmek. Bir sanatçının gerçek potansiyelini görmek, izleyiciyle kurduğu bağı güçlendirmek, bir düşünceyi dolaşıma sokmak… Bunlar benim için çok kıymetli. Bir sergi kurduğunuzda aslında sadece eser göstermiyorsunuz; bir yaklaşımı görünür kılıyor, bir fikri topluma açıyorsunuz.

Ve en sade hâliyle şunu söyleyebilirim:
“Zorluklar işin parçası. Ama ben işimi hep inandığım şekilde yapıyorum. Beni besleyen de bu.”

Işık Gençoğlu: 'Sanat Ayrıcalık Değil, Kolektif Bir İhtiyaç Ve Vicdani Bir Bağ'

‘Galeri, sanatçının üretimini koruyan ve koleksiyonun geleceğine yön veren profesyonel yapıdır’

    • Sizce bir galeriyi “başarılı” kılan şey nedir: Sanatçı seçimi mi, sergi kurgusu mu, yoksa izleyiciyle kurulan bağ mı?

Bir galerinin başarısı tek bir unsura bağlı değil; sanatçı seçimi, sergi kurgusu, izleyiciyle kurulan bağ ve koleksiyonerle yürüyen süreç birbirini tamamlayan bir yapı. Ancak bunların hepsinin çalışabilmesi için galeri–sanatçı–koleksiyoner üçgeninin etik ve profesyonel şekilde ilerlemesi gerekir.

Sanatçı seçimi galeri kimliğinin temelidir; sergi kurgusu o kimliğin nasıl okunduğunu belirler; izleyiciyle kurulan bağ ise galerinin topluma açıldığı noktadır. Ama koleksiyonerle ilişki de aynı ölçüde önemlidir.
Çünkü galeri yalnızca sergi açan bir mekân değildir; aynı zamanda sanatla yol alan insanların yanında duran bir yol arkadaşıdır. Benim için koleksiyonerle kurulan ilişki yönlendirme değil, eşlik etme ilişkisidir. Galerici; koleksiyonerin evine, kurumuna ya da uzun vadeli koleksiyon vizyonuna eşlik eden kişidir. Hatta kimi zaman koleksiyonerin “kutsal alanına” — yaşamına, zevkine, hafızasına — girme izni verilen kişidir. Bu yüzden bu ilişki güvene, etik ilkelere ve uzun vadeli bir bakışa dayanır. Bu nedenle galeri bypass edilerek yapılan yöntemlerin nitelikli ekosistemlerde karşılığı yoktur. Görmüş geçirmiş koleksiyonerler, eserin nereden ve hangi bağlamla alındığının önemini bilir; çünkü galeri, sanatçının üretimini koruyan ve koleksiyonun geleceğine yön veren profesyonel yapıdır. Benim için başarılı galeri, bütün bu süreci aynı ciddiyet ve etikle yürütebilen galeridir:
Sanatçısıyla şeffaf, koleksiyonerine eşlik eden, izleyiciye karşı sorumlu, piyasaya karşı ise bağımsız. Ki aksi düşünülemez.

    • Bir sergiyi planlarken nelere dikkat ediyorsunuz? Eser seçiminde ve kurguda en belirleyici unsur ne oluyor?

Bir sergiyi planlarken benim için en belirleyici unsur, önce ne söylediğimizdir. Sergi; rastgele bir eser dizisi değil, güncel hayata dokunan, izleyicinin kendinden parçalar bulabileceği bir bütün olması gerektiğine inanıyorum. O yüzden her sergiyi bir tür habercidir diye düşünürüm; kendi döneminin meselelere verdiği bir yanıt, bir kayıt, bir tanıklık.

Eser seçiminde özellikle şuna dikkat ederim: Sanatçının ne söylediği ile dönemin ne söylediği birbirine temas ediyor mu? Eser sadece estetik olarak değil, hakikatiyle mi var? Kurgunun içinde doğru yerini buluyor mu?

Benim için kurguyu belirleyen şey, sanatçının popülerliği ya da satış ihtimali değil; o işin meseleyi nasıl taşıdığıdır. Çünkü iyi bir sergi, izleyicinin zihninde yeni bir alan açmalıdır. Sadece “güzel” olanı değil, doğru soruyu göstermelidir. Ayrıca serginin ritmi, akışı ve mekânla kurduğu ilişki de çok önemlidir. Mekân, işi taşır; iş de mekânı anlamlandırır. Bu nedenle her sergiyi, eserlerin birbirine konuştuğu bir yapı olarak kurarım.

Sonuç olarak benim için belirleyici olan şey şudur: Sergi, izleyicinin içeriye girer girmez kendine dair bir şey fark ettiği, dönemiyle konuşan ve sanatçının gerçekliğini koruyan bir dünya kurmalı.

    • Yıllardır birçok sergiye ev sahipliği yaptınız. Bu süreçte sizi en çok heyecanlandıran an ya da unutamadığınız bir sergi hangisiydi?

Yıllar içinde birçok sergi kurdum ama bazıları hem profesyonel hem de kişisel anlamda bende çok derin bir iz bıraktı. Bunların başında, 360 Dereceden Aşk Festivali kapsamında gerçekleştirdiğimiz “Unutma” sergisi gelir. Dünyaca ünlü, beşi yurt dışından, yirmisi Türkiye’den olmak üzere toplam yirmi beş foto muhabirinin uluslararası medyada manşet olmuş haber fotoğraflarını — yani sanat eseri niteliği taşıyan o kadrajlarını — Şerefiye Sarnıcı’nda sergilemiştik. Üç metreyi bulan dev baskılar, tarihi sarnıcın atmosferi, ışığın yukarıdan aşağıya süzülüşü… İnsanlık hikâyelerinin, savaşın, mülteci olmanın, bekleyişin ve kavuşmanın hafızasını aynı mekânda buluşturdu. Açılıştan kısa süre sonra on binlerce ziyaretçiye ulaştı ve benim için “sanatın toplumsal vicdanı nasıl taşıyabileceğine” dair en güçlü örneklerden biri oldu.

Benim için unutulmaz olan bir diğer sergi ise “Anadolu Toprakları’ndan Hikâyeler”in Seattle ayağıdır. 186 etkinlik arasında Türkiye’den katılan tek platformduk ve 23 sanatçıyı temsil ediyorduk. Beş gün içinde 6.000 ziyaretçiye ulaşarak rekor kırdık. Bu sergide birlikte yaşama kültürünü, toleransı ve Anadolu’nun derinliklerinde saklı kalmış hikâyeleri anlattık. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” yaklaşımını evrensel bir dile çevirmeye çalıştık. İzleyiciler arasında duygusal tepkiler, hatta gözyaşları oldu. Ardından Amerikalı kurumların davetiyle aynı sergiyi Houston’da tekrar açtık. Bu da uluslararası ölçekte iz bırakan deneyimlerimden biridir.

Bu iki sergi benim için sadece birer sergi değildir; sanatın doğru kurulmuş bir bağlamda insanı nasıl dönüştürdüğünü hiç unutmadığım anlardır.

Işık Gençoğlu: 'Sanat Ayrıcalık Değil, Kolektif Bir İhtiyaç Ve Vicdani Bir Bağ'

‘Sanatın bir ayrıcalık değil, bir ihtiyaç olduğuna dair güçlü bir farkındalık oluştu’

    • Türkiye’de sanat galerilerine olan ilginin yıllar içindeki değişimini nasıl gözlemliyorsunuz?

Türkiye’de sanat galerilerine olan ilgi yıllar içinde doğrusal değil, dalgalı bir seyir izliyor. Ekonomik koşullar, sosyal dinamikler ve gündelik hayatın ağırlığı izleyicinin galeri ziyaretini doğrudan etkiliyor. Ancak buna rağmen, özellikle son 10 yılda sanatın bir ayrıcalık değil, bir ihtiyaç olduğuna dair güçlü bir farkındalık oluştuğunu gözlemliyorum. Pandemiden sonra bu durum daha da belirginleşti. Kendim dahil çoğumuzun fark ettiği şey şuydu: Asıl zenginlik, yaşadığımız mekânın bizimle bütünleşmesiydi. Evlerimiz kişisel sergi alanlarına dönüştü; duvarlarımızdaki işler bize güç verdi. Bu yüzden hep söylüyorum: Aslında herkes kendi evinin küratörüdür. Diğer yandan kitleler artık sanatın “etkinlik” tarafından çok içeriğine odaklanıyor. Burada tabii ki eser önü özçekim yapan kitleden bahsetmiyorum. Hikâyesi olan, toplumsal bir meseleye dokunan, düşünce üreten sergilere ilgi belirgin şekilde arttı. Bu ilgi, galerilerin daha bilinçli ve sorumluluk sahibi içerikler üretmesine de alan açıyor.

Türkiye’de uzun yıllar “galeri = kapalı kapılar” gibi bir algı vardı. Biz Istanbul Concept olarak bunu kırdık. Sokağa açılan vitrinimiz, ücretsiz erişim politikamız ve izleyiciyle kurduğumuz şeffaf iletişim bu algıyı değiştiren en önemli unsurlar oldu. İlgi bu yüzden yalnızca nicelik olarak değil, nitelik olarak da dönüştü.

Öte yandan, sergilerin gelir getirdiğini fark eden bazı kurum ve kuruluşların ücretsiz olması gereken girişleri ücretliye çevirmesi; hatta kültür içeriği açısından genel kültür düzeyini aşmayan, sanat eseri niteliği taşımayan baskıları “eser” gibi sunarak izleyiciyi yanıltması da söz konusu. Buradaki ölçütleri izleyiciye ne kadar anlatabilirsek, onlar da “bana ne sundun ve bunun karşılığı ne?” sorusunu daha bilinçli sorabilir.
Neredeyse her yanlışla tek tek ilgilenmek zorunda kalıyoruz; çünkü sağlıklı bir sanat okurunun oluşması benim için galericilikten daha büyük bir sorumluluk. Bu, kişisel bir duruş.

Bugün gelen izleyici ise serginin estetiğinden çok, söylemine ve taşıdığı niyete bakıyor. Bu da bence çok değerli bir dönüşüm.

‘Birçok sanatçı başka ülkelere açılmadan önce Türkiye’yi “ilk adım” olarak kullanıyor’

    • Türkiye’de galericilik anlayışıyla yurt dışındaki galericilik anlayışı arasında ne gibi farklar var?

Türkiye’de galericilik tek bir çizgiden ibaret değil; aynı anda birkaç farklı model var. Uluslararası yetkinlikle çalışan, sözleşme, arşiv, temsil ve kurumsal işleyiş açısından çok güçlü galeriler kesinlikle mevcut. Bunun yanında daha esnek, zaman zaman kişisel ilişkilere dayalı bir yapı da var. Ben kendimi bu iki uç arasında, kendi ihtiyaçlarıma ve sanatçıyla kurduğum ilişkiye göre şekillenen bağımsız bir modelin içinde konumlandırıyorum.

Yurt dışında — özellikle Avrupa, Amerika ve Hong Kong’da — sistem çok daha oturmuş durumda. Galeri yalnızca sergileme alanı değil; sanatçının üretimini, iletişimini, satışını ve koleksiyonerlere açılan yolunu yöneten kurumsal bir yapı. Beklentiler ve sorumluluklar çok net.
Türkiye’de ise yapı daha katmanlı. Galeri çoğu zaman yalnızca sanatçının temsilcisi değil; mekânın işletme maliyetini, iletişimi, operasyonu, ziyaretçi ilişkilerini ve çoğu defa tüm sürecin duygusal yükünü aynı anda üstlenen bir aktör. Türkiye’de galeri işletmek, kapıyı açtığınız anda başlayan çok katmanlı bir maliyet döngüsüdür: kira, personel, teknik altyapı, enerji, güvenlik… Bunlar galerinin var olabilmesi için üstlendiği doğal sorumluluklardır. Bu nedenle Türkiye’de galericilik, güncel koşullar göze alındığında yurt dışına kıyasla daha çok emek ve daha çok dayanıklılık gerektirir.

Bugün Amerika, Hong Kong ve Avrupa’da sanat piyasası profesyonel bir zeminde ilerlerken, sıcak para akışının yeni merkezi açıkça Ortadoğu. Büyük müzelerden özel koleksiyoner ağlarına kadar herkesin odağı orada. Türkiye büyük satın alım pazarlarından biri olmayabilir; fakat görünürlük açısından hâlâ çok stratejik bir durak. Birçok sanatçı başka ülkelere açılmadan önce Türkiye’yi “ilk adım” olarak kullanıyor; ardından Londra, Dubai veya başka merkezlere geçiyor. Buna kendi yeteneklerimiz de dahil. Ve burada hepimizin omzunda net bir sorumluluk var:
Burada üretilen değerin gerçekten değer olduğunu göstermek ve bu topraktan çıkan sanatçının başka bir ülkeye ihtiyaç duymadan var olabilmesini sağlamak.

Cumhuriyet’in bana verdiği en büyük güç, kendi kaderimi seçebilme özgürlüğüdür. Ne annesi, ne babası, ne de eşi galerici olan birisi olarak bu sektörde kendi yolumu çizdim. Bu nedenle uluslararası disipline saygı duyuyor ama birebir kopyalanması gerektiğine inanmıyorum. Kendi coğrafyamızın dinamiklerine uygun, özenli, profesyonel ama bağımsız bir yapı kurdum. Bugün Istanbul Concept’in durduğu yer tam olarak bu:
Uluslararası galericiliğin profesyonel disiplinini, Türkiye’nin kültürel gerçekleriyle birleştiren bağımsız bir model.

‘Bir eseri dijital ortamdan görmek, onu deneyimlemek anlamına gelmiyor’

    • Dijital sergiler hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu akım, galericiliğin geleceğini nasıl etkileyecek?

Dijital sergiler özellikle pandemi döneminde hepimize önemli bir şey öğretti: erişim mekânla sınırlı olmak zorunda değil. İnsanların fiziksel olarak gelemeyeceği zamanlarda sanatın görünür olması, eğitici ve kapsayıcı bir alan yaratması çok değerliydi. Dijital, zaman ve mekân eşitleyen güçlü bir araç. Ancak benim için bir eseri dijital ortamdan görmek, onu gerçekten deneyimlemek anlamına gelmiyor. Bir işin ışığıyla, ölçeğiyle, dokusuyla ve mekânla kurduğu ilişkiyle karşılaşmak bambaşka bir gerçeklik. O yüzden dijitali galerinin yerine geçecek bir “alternatif” olarak değil, tamamlayıcı bir güç olarak görüyorum.

Dijitalleşmenin görünmeyen bir tarafı daha var: çok yüksek bir enerji tüketimi. Yüksek çözünürlüklü görsellerin saklandığı sunucular, veri depolama alanları ve sürekli çalışan sistemler ciddi bir enerji maliyeti yaratıyor. Yani dijital, fizikselin yerine geçtiğinde otomatik olarak çevreci olmuyor; sadece farklı bir enerji yükü doğuruyor. Bu nedenle dijitali bilinçli ve sürdürülebilir bir yaklaşımla kullanmak gerektiğini düşünüyorum.

Benim için önemli olan, dijitalin sanatçıyı koruyan, eserin bağlamını bozmayan ve kolay tüketim kültürüne teslim olmayan bir yapıda olması. Doğru kullanıldığında dijital galericiliği tehdit eden bir unsur değil; tam tersine sanatı daha geniş bir izleyiciyle buluşturmayı mümkün kılan değerli bir araç.

‘İzleyici, sanatla vicdani bir bağ kurmak istiyor’

    • Sizce günümüzde izleyicinin sanattan beklentisi nedir? Daha çok estetik mi, sosyal/duygusal bir karşılık mı yoksa maddi, egosal bir şey mi arıyorlar?

Günümüz izleyicisinin sanattan beklentisi tek boyutlu değil; ancak çok belirgin bir dönüşüm yaşandığını söyleyebilirim. Artık izleyicinin büyük bir kısmı sanatla vicdani bir bağ kurmak istiyor. Bunun temel bir sebebi var: dünya hızlandı, insanlar yoruldu, haber akışı yanlı ve herkes kendi ruhunu bir yerden tutmaya çalışıyor.
“Güzel” olan, tek başına yeterli gelmiyor. İnsanlar kendi hayatındaki kırılmayı, soruyu, çelişkiyi, sıkışmayı sanatta görmek ve bir tür doğrulanma, anlam ve rahatlama yaşamak istiyor. Bu vicdani bağ talebi toplumun içinden doğan doğal bir ihtiyaç.
Elbette estetik arayan, duygusal karşılık peşinde olan ya da eserin maddi değerine bakan izleyici profilleri de var; bunların hepsi sanat ekosisteminin bir parçası. Ancak benim gözlemim şu:
İyi izleyici de, iyi koleksiyoner de, artık niyeti ve vicdanı ayırt ediyor.
Sanatın hangi yerden konuştuğu, sanatçının neyi taşıdığı ve eserin neden üretildiği çok önemseniyor.

Ben küratör olarak vicdani ihtiyaçlarımıza alan açan sergiler kuruyorum. Ve o yüzden şunu açıkça söylemek isterim:
Sanatı duygusal, düşünsel ve vicdani bir yerden okuyan izleyiciyi çok önemsiyorum.
Koleksiyonerliği sadece satın alma gücü değil, bir sorumluluk ve bilinç alanı olarak görenleri ise özellikle takdir ediyorum. Ve günün sonunda:
İzleyicinin ve alıcının sanatla kurduğu bağ ne kadar derinse, o ülkenin sanat ekosistemi de o kadar güçlüdür.

Işık Gençoğlu: 'Sanat Ayrıcalık Değil, Kolektif Bir İhtiyaç Ve Vicdani Bir Bağ'

‘ “Genç sanatçı” kategorisi bizde yetenek, niyet ve sahicilik üzerinden şekillenir’

    • Galerinizin, genç sanatçılara alan açma konusunda nasıl bir politikası var? Keşfettiğiniz ve desteklediğiniz genç sanatçılar oldu mu?

Galerimizin genç sanatçılara bakışı, yaş odaklı bir “gençlik politikası” değil. Benim için belirleyici olan yaş değil; sanatçının gerçekliği, üretimindeki dürüstlük, sanatla kurduğu yaşam bağı ve taşıdığı mesele. O yüzden bizde “genç sanatçı” kategorisi yetenek, niyet ve sahicilik üzerinden şekillenir. Klişelere ve piyasaya oynayan yapaylığa mesafeli duruşumuz nedeniyle yalnızca “yeni” olduğu için bir sanatçıya alan açmayız. Ancak gerçekten keşif niteliği taşıyan, görülmeyeni görünür kılan sanatçılarla çalışmak beni çok heyecanlandırır. Bu yaşla ilgili bir şey değil; bir varoluş biçimi.

Galerimizi özellikle kültür–sanat dünyasındaki profesyoneller takip ettiği için, burada yer verdiğimiz sanatçıların görünürlüğü hızla artıyor. Fuarlar, başka galeriler, kurumlar ve bağımsız küratörler, bizde gördükleri sanatçıları daha sonra kendi projelerine davet ediyorlar. Bu, sanatçının sanat yaşamının devamlılığı açısından çok değerli.

Evet, yıllar içinde pek çok keşif niteliğinde sanatçıyla çalıştım. Onların üretim süreçlerini yakından takip ediyor, Türkiye ve uluslararası projelerde yanlarında olmaya gayret ediyorum. Bu benim için bir temsil ilişkisi değil; sanatçının kendi yolculuğuna katkıda bulunmakla ilgili bir sorumluluk.

    • Farklı disiplinlerden sanatçıları aynı çatı altında topladığınızda nasıl bir denge kuruyorsunuz?

Farklı disiplinlerden sanatçıları aynı çatı altında toplarken benim için belirleyici olan disiplin değil; sanatçının taşıdığı mesele, dili ve niyetidir. Bir sanatçı tuval, seramik, fotoğraf ya da video üretebilir; önemli olan bu üretimin taşıdığı mesele, perspektif ve dürüstlüktür. Ben her sanatçıya kendi evreniyle yaklaşırım. Teknikler farklı olabilir ama mesele ortaksa, o işler zaten kendi içinde bir tutarlılık kurar. Bu nedenle sergilerimde “aynı disiplinden işler” arayışım yoktur; aynı soruyu büyüten işler arayışım vardır.

Teknik tercihlere gelince… Video işlere büyük saygım var; doğru mekânda, doğru altyapıyla inanılmaz güçlü işler ortaya çıkıyor. Ancak her mekân her tekniği kaldıramıyor. Bu nedenle kişisel bir not olarak şunu söyleyebilirim:
Teknik altyapı gerektirmeden, her koşulda izlenebilir, zamansız işler beni her zaman biraz daha cezbediyor.
Bu bir ilke değil; sadece kişisel bir hassasiyet.

Sergilerdeki dengeyi sağlayan şey teknik uyumu değil; meselelerin birbirini beslemesi, işlerin izleyiciyi ortak bir soruya doğru taşımasıdır. Disiplinler birbirine benzemek zorunda değildir; birbirini açmaları, birbirinin üzerine düşünmeyi mümkün kılmaları yeterlidir. Benim için iyi sergi, farklı disiplinlerin bir araya geldiği değil, farklı seslerin aynı meseleyi kendi doğruluğuyla kurduğu sergidir.

‘Piyasanın gürültüsü değil, sizin sezginizdir koleksiyonunuzu inşa edecek şey’

    • Uzun yıllardır sanatçıların yolculuğuna tanıklık eden birisi olarak, genç-yeni koleksiyonerler ve sanatseverlere ne tavsiye edersiniz?

Önce genç koleksiyoner kavramını açalım: Buradaki gençten kasıt yaş değil. Bu alana yeni başlayan, kendine bu yolu seçen herkes için geçerli. Ve işte onlara naçizane tavsiyem şu:
Gözünüzü eğitin ve seçim kararınıza güvenin.

Sanatla kurulan ilişki yalnızca estetik bir beğeni değil, aynı zamanda düşünsel ve etik bir tercih meselesidir. Bir eseri seçmek, aslında bir okuma eylemidir. Bunun için akademik altyapı gerekmez; dikkat ve samimiyeti sezebilmek yeterlidir. Koleksiyonerliği değerli kılan şey, trendleri takip etmek değil, gerçeklik ve niyeti fark edebilme becerisidir. Koleksiyonerlik bir satın alma eylemi değil; bir yaşam alanı açma biçimidir; sizinle birlikte büyüyecek, sizi değiştirecek, evinizde bir ses, bir düşünce, bir hafıza olarak var olacak bir ilişki.

Ve en büyük manevi hazlardan biri şudur: Bugün sezgiyle seçtiğiniz bir işin yarın başkaları tarafından da fark edilmesi. Bu, hem sanatçının yolculuğunu hem de sizin seçme gücünüzü doğrular.

Küratöryel bir yerden baktığımda ise yeni başlayan koleksiyonerlere hep şunu söylerim:
Bir eseri seçerken sadece görüntüsüne değil, hangi meseleden beslendiğine, sanatçının niyetine, taşıdığı etik duruşa bakın. Eserin sizi nasıl düşündürdüğünü, nelerle yüzleştirdiğini, hangi soruyu büyüttüğünü fark edin. Bu farkındalık, zamanla kendi koleksiyon dilinizi kendiliğinden kuracaktır.

Sanat size sadece estetik değil, düşünsel ve vicdani bir alan açar. Her sergiden bir iz bırakmasına izin verin; bu izler zamanla sizin kendi sanat hafızanızı oluşturur. Sanatı izlerken korkmadan yaklaşın. Soru sorun, merak edin, izleyin. Cesur olun. Piyasanın gürültüsü değil, sizin sezginizdir koleksiyonunuzu inşa edecek şey.

    • Sanatın sizin için kişisel anlamı nedir? Bunca yılın ardından sanat size ne kattı?

Sanat benim için yalnızca estetik bir alan değil; dünyanın karmaşık yapısıyla ilişki kurmanın, onu okumanın ve yeniden düşünmenin en güçlü biçimlerinden biri. Sanat, hayatı tek bir perspektiften değil, çok katmanlı bir bilinçle görmeyi mümkün kılıyor. Aynı zamanda bitmeyen bir yolculuk; insanı dönüştüren, her adımda yeni bir öğrenme ve sorgulama biçimi. Bu yolculuk kimi zaman bilinmeyene adım atmayı gerektiren cesur bir maceraya da dönüşüyor. Benim için sanat; duyguyu, düşünceyi ve zamanı yeniden yorumlayan, gerçekliği dönüştürme kapasitesine sahip bir eylem alanı. Ben sanatla sadece sergi kurmuyorum; hafızayı büyüten, görme biçimlerini değiştiren, kimi zaman da toplumsal yaraya ayna tutan alanlar kuruyorum. Bu yüzden sanat benim için bir alan açma pratiği, bir tanıklık biçimi ve etik bir duruş.
Sanat bana cesaret kattı diyebilirim. Her proje, her sergi, her iş birliği insanla, şehirle ve zamanla yeni bir ilişki kurmak demek. Yıllar içinde şunu anladım: Sanat, hem kendi yolumu hem de başkalarının yolculuğunu dönüştürme gücü taşıyor. Bu yüzden de benim için bir meslek değil, bir hayat biçimi.

Işık Gençoğlu: 'Sanat Ayrıcalık Değil, Kolektif Bir İhtiyaç Ve Vicdani Bir Bağ'

‘Istanbul Concept’in işi yalnızca sanat üretimi değil;
kültürel temas kurmak, sınırları aşmak ve yeni bir kültür hareketi inşa etmek’

    • Bundan sonraki dönemde galerinizde gerçekleştirmek istediğiniz özel bir proje ya da hayaliniz var mı?

Önümüzdeki dönemde beni en çok heyecanlandıran şey, Istanbul Concept’in yalnızca bir galeri değil, sınır-ötesi bir kültür platformu olarak büyümeye devam etmesi. Bu uzun zamandır üzerine çalıştığım bir dönüşüm. Yalnızca sergiler düzenlemek değil; sanatçıları, koleksiyonerleri ve kültürel üretimi farklı coğrafyalarda buluşturan bir yapıyı kurdum ve artık bunu daha özgür hareket edebilen bir modele evriltmek istiyorum. Hem Türkiye’den çıkan üretimi uluslararası dolaşıma sokmak hem de dünyadaki güncel sanat pratiklerini buraya getirerek iki yönlü bir kültürel etkileşim yaratacağız. Londra ve Dubai bu anlamda stratejik duraklarımız. Daha önce Seattle ve Houston’da hayata geçirdiğimiz projelerde olduğu gibi, farklı şehirlerde kolektif bir belleğe katkı sağlayacak çalışmalar planlıyorum.

Kişisel küratöryel hedefim ise zamanla kültürel hafıza üreten ve yeni okumalar açan sergiler gerçekleştirmek. Anadolu Toprakları ve Unutma gibi projelerde olduğu gibi, yalnızca bugünü değil, geçmişi ve geleceği aynı anda tartışmaya açan üretimlere alan yaratmak istiyorum.

Bu süreçte beni heyecanlandıran çalışmaların başında Şubat ayında gerçekleştireceğimiz Yonca Saraçoğlu’nun kişisel sergisi geliyor. Sadece güçlü bir sanatçıyla çalışmak değil; onun üretimlerinin farklı coğrafyalarda izleyici ile karşılaşmasını da önemsiyorum. Saraçoğlu’nun zamansız ve dönüştürücü yaklaşımı, disiplinler arası üretimi ve ele aldığı meselelerin derinliği yalnızca bir sergi değil, kapsamlı bir sanat okuması vadediyor.

Ayrıca yıllardır sürdürdüğümüz uluslararası 360 Dereceden Aşk Festivali’nin farklı şehirlerde, farklı izleyicilerle buluşması için çalışıyoruz. Festival benim için yalnızca bir etkinlik değil; toplumsal iyileşmeye, duyarlılığa ve kültürlerarası diyaloğa açılan bir alan.

Uzun vadede Istanbul Concept’i çok daha güçlü bir uluslararası ağın parçası hâline getirmek istiyorum. Çünkü Istanbul Concept’in işi yalnızca sanat üretimi değil; kültürel temas kurmak, sınırları aşmak ve yeni bir kültür hareketi inşa etmek.

    • Tüm bu çalışmalarınızda ve hedeflerinizde başarılar dilerim. Bu ufuk açıcı sohbet için ayrıca teşekkür ediyorum.

Ben de teşekkür ederim.

KitaptanSanattan.com / Elif Doruk

Işık Gençoğlu: 'Sanat Ayrıcalık Değil, Kolektif Bir İhtiyaç Ve Vicdani Bir Bağ'

Işık Gençoğlu takılar: Selda Okutan

Lütfen not edin / Save the date

1 Şubat 2026 Pazar 12.00 itibariyle Love360Fest Festival sergileri açılış / Istanbul Concept Gallery

Lütfen not edin/ Save the date

3 Şubat 2025 Salı, 17.00-20.00 Yonca Saraçoğlu kişisel sergisi “Untold Tales” / Galeri Işık, Nişantaşı

Umut Yıkmanın Döngüsü

2 Yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir



Başa dön tuşu